ABD’nin Türkiye’den vazgeçme lüksü yok

22 Temmuz 2019

Trump’ın S-400, F-35’ler konusunda önce olumlu, sonra kafa karıştıran farklı açıklamaları ve Pentagon ile Dışişlerinden gelen çıkışlar nedeniyle yine hangi Trump ya da hangi ABD tartışmasına odaklandık. Aynen Suriye’den çekilme, Menbiç konusunda uzlaşma veya bir telefon görüşmesinde artık YPG’ye silah verilmeyeceğine dönük sözlerde olduğu gibi.. Yani yine tipik bir Amerikan klasiği durumu söz konusu. Dolayısıyla buna bazılarının dediği üzere çelişki nitelendirmesi yapmanın ya da hangi ABD’ye güvenelim veya muhatap alalım gibisinden boş işlere kafa yormanın anlamı yok. Her ne kadar Trump son dönemde küstah tavrını olumlu yönde değiştirse de.. Çünkü sonuçta ABD’nin niyeti ve attığı adımlar ortada. Bu açıdan bakıldığında da evet ABD’nin içinde farklı güçler, sorunlara farklı bakanların varlığı doğru ama tek bir ABD olduğu da çok net. O da doğrudan ABD’nin çıkarları. O nedenle de hiçbir ABD, Türkiye için güvenilir değil... Ki bu da Türkiye-ABD ilişkilerinin hepten kopma, Türkiye’nin eksen değiştirme olasılığına dönük bir başka tartışmayı tetikliyor. Gerçekten böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Soruya MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, yanıt veriyor:  

“Devletlerarası ilişkiler öyle kopacak noktaya zor gelir. Hele hele ABD gibi bir süper güç NATO sistemi içerisinde yer almış küresel ekonominin dinamolarından birisi ve Türkiye’yle hem askeri, siyasi hem de ekonomik bakımdan çok ciddi ilişkileri olan bir ülke ile hiçbir iktidar ilişkisini koparamaz. Bazı kesimlerden ifade edildiği gibi koparız gideriz Rusya tarafına geçeriz, eksen değiştiririz bunlar boş hayali laflar.”

ABD Türkiye’den vazgeçer mi?

“Vazgeçmez. ABD’de Türkiye’den vazgeçmez. Ama o bir küresel güç olduğu için ve küresel gücün ortaya çıkardığı etkinin diğer ülkeler tarafından da dikkate alınmasını her zaman gözeten bir yapıdadır. Türkiye’nin S-400 girişimi, gelişmeler ABD’nin karizmasını  çizmiştir. ABD bu çizilen karizması karşısında da kendi gücünü kendi imkânlarını Türkiye’ye yönelik uygulayacaktır ve zaten şu andaki başkanlık seçimlerinde iç politikaya yönelik davranışları da bunu yapacağını gösteriyor bize.”

ABD çizilen krizmasını onarmaya çalışıyor yani?

“Süper güçler karizmasını çizdirmemeye çalışır. Çünkü küresel liderlik sorunu var. Zaten küresel liderliği ABD’nin zafiyete uğramış durumda gerek Rusya karşısında, gerek Çin karşısında. Onun için yeniden toparlama , yeniden ekonomik ve askeri gücünü ön plana çıkarma arayışı içerisinde. Trump’ın amacı da bu. Toparlamaya çalışıyor hem küresel boyutta hem Türkiye karşısında. S-400 olayı askeri stratejik bir olayın dışında bir ticari olayla da ön plana çıkmış vaziyette. Türkiye’yi örnek alan bazı ülkelerin de S-400 alma gibi girişimleri olur Trump bunu da önlemek istiyor.”

Öneş, ABD’nin tüm bu gelişmeler rağmen Türkiye’den neden vazgeçmeyeceğini de şöyle özetliyor:

“Türkiye çok büyük bir ülke. Askeri açıdan NATO’nun ikinci büyük ülkesi. NATO’nun stratejik hedefleri içerisinde coğrafyası bakımından çok önemli bir yere sahip. Stratejik açıdan, siyasi açıdan Türkiye önemli bir ülke ayrıca ekonomisi açısından 16-17 ülke arasında yer alıyor. Gelişme potansiyeli de güçlü bir ülke o bakımdan her devlet Türkiye’yi ciddiye almak durumunda. Hele hele Ortadoğu’da, Kafkaslar’da ve Avrupa’da hedefleri olan bir süper güç Türkiye’nin bu stratejik imkânlarından, potansiyelinden faydalanmak zorunda. Türkiye’den vazgeçme lüksü hiçbirinin yok. Ama ABD için önemli olan kendi çıkarları istikametinde hareket eden hükümetler yaratmak bunun için zaman zaman darbeler bile yaptırmıştır. Türkiye’deki darbelerin büyük çoğunluğunun arkasında da ABD vardır. Meseleye o böyle çıkarları açısından bakıyor...”

Yazının devamı...

Kandil nasıl sönecek?

20 Temmuz 2019

Erbil’deki alçak saldırının ardından Kandil’e yapılan son dönemdeki en geniş çaplı hava harekâtlarıyla terör örgütüne ağır bir darbe indirildi. Pençe Harekâtı kapsamında da Irak’ın kuzeyindeki terörist temizliği ve sığınak imhaları devam ediyor. Yani TSK havadan, karadan teröristlere göz açtırmıyor. Hedef Kandil’i bir daha alevlenmemek üzere söndürmek. Dolayısıyla da art arda gelen “Pençe”leri sadece askeri bir hamle olarak görmek eksik kalır. Çünkü bu jeopolitik önemi de çok büyük olan kapsamlı bir harekât. Şöyle ki; Silahlı Kuvvetler son 35 yılda Kuzey Irak’a 20’ye yakın küçük, orta veya büyük çaplı sınır ötesi operasyon yaptı. Ama hepsinde de belirli bir süre sonra arama tarama, temizlik faaliyeti bitirilip geri dönülüyor, sonrasında da teröristler o bölgeyi tekrar işgal ediyordu. Şimdilerde ise tek tek inlerine girip yapılan terörist temizliğiyle birlikte kontrol altına alınan yerlerde üs bölgeleri oluşturuluyor ve Silahlı Kuvvetler unsurları konuşlandırılıyor. Böylece de PKK’nın alan hakimiyeti daraltılıyor, engelleniyor. Tüm bunların ne anlama geldiğini de Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı, Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin anlatıyor:
“Bu üs bölgeleriyle Kandil’den Türkiye’ye giden yollar ve ikmal bağlantıları kesiliyor. TSK o bölgede Pençe harekâtı yaparken hem de Irak’ın kuzeyindeki PKK’nın diğer kamplarını vuruyor. Bu konuda büyük ihtimalle Neçirvan Barzani’nin de bilgisi var. Yine Irak merkezi hükümetiyle anlaşıp Sincar bölgesi de temizleniyor. Yani hem Irak’ın kuzeyini temizlemeye hem de Suriye ile Irak arasındaki bağlantıyı kesmeye yönelik bir hamle bu. Dolayısıyla da o bağlantı kesildiği zaman ister istemez Kandil’in fonksiyonu bitecek. Bir de Kandil’e yönelik bu operasyonlar yapılırken istihbarat çalışmalarıyla oradaki sözde yöneticilerin MİT tarafından yerleri belirleniyor, daha sonra İHA ve SİHA’larla takip edilip uçaklar tarafından vuruluyor. Böyle üçlü dörtlü bir mekanizma var orada. Bütün bu operasyonların amacı ABD’nin kurmaya çalıştığı o PYD devletçiğini engellemek. Hem batıdan hem de Irak üzerinden tecrit etmek suretiyle onu yaşayamaz hale getirmek...”
Mehmetçik orada kalıcı yani?
“Kalacaklar, üs bölgeleri tesis edilecek yoksa operasyonun bir anlamı yok. Bu arada da Irak kuzeyindeki PKK varlığı da yavaş yavaş hallediliyor. Özel kuvvetlerimiz ya da komandolarımız tarafından gerekenler yapılmak suretiyle Sincar’a kadar bölge temizleniyor. Sonuç olarak hem Bağdat Merkezi Hükümeti hem Bölgesel Kürt Yönetimi’yle ilişkileri geliştirmek suretiyle bu operasyon yapılıyor.”
Peki ya merkezi hükümet ve bölgesel yönetimin ABD’ye olan yakınlığı, bağlantıları? Pekin devam ediyor:
“Öyle ama siz her fırsattan faydalanmak durumundasınız. Şu anda İran ambargosu var ve onlar İran’la ABD arasında sıkışmış vaziyette bir sürü şeye ihtiyaçları var. Türkiye bu ihtiyaçları sağlarken, o arada terörle mücadelede kazanımlar elde etmek istiyor, ona çalışıyor. Onların amacı da Birleşik Kürdistan’ı kurmak ama Türkiye her fırsatı kullanmak suretiyle kendi stratejisi istikametinde birtakım faaliyetleri geliştiriyor. Buna böyle bakmak lazım. Bu ila nihai olacak bir şey değil yarın, birkaç ay sonra durum değişir, adam size yapamazsın der. Türkiye fırsatı bulmuşken bunu yapmak durumunda. Aslında PKK’nın orada olması onların egemenliğini, hakimiyetini de sarsan bir şey.”
Kuzey Irak’ta PKK’nın sonu geliyor diyebilir miyiz?

Yazının devamı...

FETÖ’cüler kaçıyor MİT kovalıyor

18 Temmuz 2019

Fetullahçı Terör Örgütü’ne yönelik yürütülen soruşturmalar ve açılan davalar sebebiyle yurt dışına kaçan ve haklarında yakalama kararı olan çok sayıda kişi var. Ve bunların hepsi de kendilerine kucak açan ülkelerin hamiliğinde Türkiye aleyhine faaliyetlere devam ediyorlar. Üstelik de Türkiye tarafın-dan ısrarla yinelenen iade edilme taleplerine rağmen. Dolayısıyla da FETÖ temizliğinde yurt içinde TSK başta olmak üzere devletin tüm kadrolarına sızan kriptoları bulmak kadar yurt dışına tüyen bu hainleri getirip adalete teslim etmek boyutu da önemli. Hem yapanın yanına kâr kalmaması hem de bu niyetteki kişilere “İhanet ettiğimiz zaman benden bunun acısını çıkartırlar” korkusunun sinmesi açısından. Nitekim bu bağlamda da geride bıraktığımız üç yılda MİT nefes kesen operasyonlar yaptı ve 18 ülkeden 100 civarında FETÖ’cüyü paketleyip Türkiye’ye getirdi... Diğerlerinin de yerleri, yurtları belli ve her an paketlenmek üzere MİT’in nefesi hepsinin enselerinde... Dahası, bu hainlerin bulun-dukları yerde etkisiz hale getirilme olasılığı bile konuşuluyor. Yani o karanlık geceden bu yana üç yıl geçmesine rağmen yurt içinde olduğu gibi yurt dışında da daha görülecek çok hesap var. Ki dün bu durumu konuştuğum üst düzey bir istihbarat yetkilisinin sözleri de MİT’in bu konudaki kararlılığını çok net ifade eder nitelikteydi:

“Bunların kesinlikle cezalandırılması lazım çünkü suç işlediler. 251 kişi öldürüldü. Bunlar muhalif falan değil, fiilen suç işlediler darbeye katıldılar. Bunların getirilmesi lazım ki kamu vicdanı rahatlasın. Başta Fetullah Gülen olmak üzere liderlerinin hepsi ortalıkta yok, dolayısıyla bunlarla hesaplaşmanın bir şekilde sonuna kadar devam etmesi gerek ve edilecek.”

Peki ya bunların bulundukları yerde etkisiz hale getirilme olasılığı?

“Mümkün ama diplomatik krize sebep olurlar. Mesela İngiltere ile Rusya arasında bir zehirlenme olayı nedeniyle yaşananlar malum. Onun için Almanya’da, İngiltere’de ve ABD’de bunları yapamaz-sınız. Şu olabilir; orada bulacağınız insanlara bunları yaptırabilirsiniz ama bu örtülü olur. Resmi olma-yan birileri gider yapar, yani bir taşerona yaptırırsınız bu işi. Ancak daha sonra o taşeronlar başınıza bela olabilir. Geçmişte bunun örnekleri var. Susurluk skandalı ve mafyavari örgütlenmeler gibi. Onun için o ülkelerle daha farklı bir yöntem bulunması lazım. Sonuçta onların hepsinin elinde öldürülen 251 kişinin ve 2 bin 194 yaralının kanı var. Yani Almanya’da cinayet işlemiş, Türkiye’ye kaçmış bir adamı politik gerekçelerle Türkiye vermemezlik edemez, veriyor zaten. İki konunun ayrılması lazım; siyasi muhalif ayrı ama fiilen suçu sabitlenmiş darbeye katılanların ve elinde kan olanların mutlaka Türkiye’ye getirilmesi lazım ve onlar bu korkuyla yaşamalılar...”

Özetle; yurt dışındaki FETÖ’cüleri paketleyip getirme konusunda MİT son derece kararlı ve bu bağ-lamda da nefesi enselerinde ama o hainlerin CIA, MOSSAD, BND, MI6 gibi dünyanın sayılı gizli servis-leri tarafından korunup kollandıkları da bir gerçek... Çünkü henüz kullanım süreleri dolmuş değil. O nedenle de MİT’in işi oldukça zor ancak bu sadece hainlerin hesap verme zamanının belki biraz gecikebileceği anlamında...

Yazının devamı...

FETÖ’nün beyin takımı hâlâ sır

15 Temmuz 2019

15 Temmuz hain darbe girişiminden bu yana geçen üç yılda Fetullahçı Terör Örgütü’yle yapılan mücadelede önemli mesafeler kat edildi ama tehdit bitti demek mümkün değil. Hem kripto FETÖ’cüler hem de örgütün beyin takımına dönük fluluklar nedeniyle. Evet, yakalanan, aranan ve yurt dışına tüyen kimlikleri saptanmış çok sayıda “İmam”, “Abi”, “Abla” var ama bu tam anlamıyla örgütün beyni deşifre edildi anlamına gelmiyor. Özellikle de yapılan temizliğin boyutu dikkate alındığında. Çünkü en fazla FETÖ’cü tespitinin yapıldığı TSK’da dahi oranın henüz üçte birlerde olduğu söyleniyor. Yani daha orduya sızmış ama kendini saklayan binlerce Fetullahçı var. Aynı durum, emniyet, yargı ve diğer kamu kurum ve kuruluşları için de geçerli ki orada tespit edilen FETÖ’cü sayısı da TSK’ya göre devede kulak. Dolayısıyla da FETÖ’nün şifreleri çözüldü hele de beyin takımı tamamıyla deşifre edildi demek zor.

Niyesini Hava Kuvvetleri Komutanlığı eski Başsavcısı emekli Albay Ahmet Zeki Üçok anlatıyor:

“Biz sanki tutuklananların hepsini kripto, beyin takımı olduğunu falan düşünüyoruz ama tutuklanmayan, yakalanmayanlar içerisinde bunlardan olmadığını bilmiyoruz ki. Belki de TSK içerisinde yakalanmayan örgütün çok kritik adamları var. Biz onları bilmiyoruz, daha tespit etmedik. Ondan sonra mesela TSK’da rütbesi yüksek olunca örgütte de yüksek yer işgal ediyor anlamına gelmesin. Daha geçtiğimiz yıllarda hatırlayın Petkim Genel Müdürü, aynı işyerinde çalışan elektrik teknisyeninin emrindeydi onun verdiği talimatlara uyuyordu. O yüzden kimin önemli ya da önemsiz olduğu konusunda üst düzeyler yakalandı veya yurtdışına kaçtı, gitti falan yanlış. Belki de Silahlı Kuvvetler içerisinde bir uzman çavuş en önemli kişi onu da bilemiyoruz. Sadece kamuoyunun gözünün önünde olanlar kaçtılar gittiler ama kamuoyunun önünde olmayanları zaten arıyoruz...”

Beyin takımı hâlâ sır anlamında mı?

“Elbette gitmeyenlerin içinde en az onlar kadar önemli kişiler olup olmadığını bilmiyoruz. Onları daha henüz tespit etmedik. Kamuoyunda FETÖ’nün beyin takımı kaçtı, üst düzey adamları yurt dışında diye bir algı oluştu ama bundan çok emin olmayalım. Belki hâlâ bu geride kalanların içerisinde en az yurt dışına kaçanlar kadar önemli olan kişiler vardır. Çünkü eğer ki TSK’ya sızan 60 bin kişiden söz ediliyorsa bunun içerisinde yakalananların iki katı kadar daha önemli insanlar var demektir.”

Peki ya o gece yaşananlara ilişkin detaylar, her şey tam anlamıyla açıklık kazandı mı? Üçok devam ediyor:

“FETÖ’yle mücadele sadece FETÖ’cülerle mücadele şeklinde algılanmamalı. FETÖ’yle mücadelede bir kere kimin ne yaptığı Silahlı Kuvvetler, Emniyet Teşkilatı ve MİT açısından ortaya konmalı. Çünkü onlar bu ülkenin güvenliğini sağlamakla mükellef kurumlar, neler yaptılar o gece ne yaptıklarını bizim ortaya koymamız lazım. Nineler, genç kızlar, çocuklar tankların önüne yatıyor ama bu ülkeyi korumakla görevli olanlardan kimse yok sokakta kimse yok derken mücadele eden çok cüzzi bir grup var onların da hakkını teslim edelim ama geri kalanlar neredeydiler?..”

Daha aydınlanacak ve alınacak çok yol var yani?

Yazının devamı...

Misilleme Fırat’ın doğusuna operasyon

13 Temmuz 2019

Rusya’dan satın alınan hava savunma sistemi S-400’lerin 1. grup malzemeleri Ankara’ya geldi, şimdi dikkatler konuşlanacağı yer ve sistemin aktif durumuma getirilip getirilmeyeceği noktasında. Bu arada da Suriye’de Fırat’ın doğusuna denk gelen sınır hattındaki askeri hareketlilik yine ivme kazanmış durumda. Aslında buna Fırat’ın doğusuna yönelik güçlü harekât emareleri demek daha doğru. Çünkü ABD-İsrail ikilisinin terör kuşağındaki varlığına ek olarak İngiltere, Fransa ve diğer bazı AB ülkeleri de bölgeye asker gönderme ya da var olan asker sayısını artırma niyetinde. Bu da doğrudan Türkiye’nin müdahalesini önlemek için terör örgütü YPG/PKK’ya kalkan olmaya dönük son derece kirli bir kumpas anlamına geliyor... Dahası, G-20 zirvesinde herkesin anlayabileceği bir dille S-400’ler konusunda Türkiye’nin haklı olduğunu bütün dünya kamuoyuna açıklayan, hatta olası yaptırımlar konusunda oldukça yumuşak mesajlar veren Trump’tan şimdilerde sözlerinden çark etme gibi bildik sinyaller de söz konusu. Yani S-400’lerin konuşlanması hele de aktif duruma getirilmesiyle birlikte Trump’ın gerçek yüzü bir kez daha ortaya çıkabilir. Dolayısıyla, tüm bunlar da Fırat’ın doğusuna dönük operasyon olasılıklarını güçlendiriyor. Tabii Trump’ın takınacağı tavırla bağlantılı olarak. Nasılını İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi ve strateji uzmanı, emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“S-400’lerin konuşlanmasının ardından ABD’den gelecek yaptırım şiddetine göre karşılık vermek açısından Fırat’ın doğusuna operasyon yapma ihtimali olabilir. Yani çok sert yaptırımlar uygulanırsa, Türkiye ‘Kendi ulusal çıkarlarımı, ulusal güvenliğimi korumak için Suriye’de var olan bu terör tehdidini ortadan kaldırmam gerekiyor ve bu benim meşru hakkım’ diyerek operasyon yapabilir. Yine Doğu Akdeniz’de gerginlik tırmandırılıp, Türkiye’nin yetki alanlarının yok sayılmasında ısrar edilirse, ‘Bizde buraya operasyon yapıyoruz’ gibisinden misliyle başka bir coğrafyada karşılık durumu da söz konusu olabilir.”

Fırat’ın doğusuna operasyon konusunda kritik eşik ABD’nin tavrı yani?

“Aynen çünkü ABD biliyorsunuz Fırat’ın doğusunda henüz Türkiye ile orta yolu bulamadı. ABD oraya İngiltere, Fransa, Almanya’yı(karşı çıktı) davet etti. Bu, Türkiye’ye ‘Askeri varlığının güvenli bölgede olmasına karşıyım’ anlamında açık mesaj. Türkiye bu yönüyle de bir operasyon sinyali vermiş olabilir.”

Olası bir operasyonda ABD ve Fransız askerlerinin TSK’nın karşısına çıkmayacağını, maşa olarak kullandıkları terör örgütüyle zarar vermeye çalışacaklarını belirten Babüroğlu devam ediyor:

“Olası bir operasyonda TSK muhtemelen Telabyad’dan güneye doğru 30-35 kilometreye kadar gider, Fırat’ın doğusunu ikiye böler. Eğer Süleyman Şah Türbesi’ni eski yerine konuşlandırmayı planlıyorsa Telabyad’ın batısında Aynel Arap ya da Kobani denilen yerden güneye doğru bir kama harekâtı yapar ve uluslararası anlaşmalar gereği zaten Türk toprağı sayılan yere türbeyi konuşlandırır ve orayı ikiye böler, sonra da bölgeyi emniyete alır. Aslında bunda geç bile kalındı. Türkiye bu operasyonu çok önce yapmalıydı, gecikmiştir. Özellikle Süleyman Şah Türbesi’ni çoktan konuşlandırmalıydı. Konuşlandırsaydı, Menbiç gibi bir olay olmayacaktı.

Peki ya ABD ile anlaşma olasılığı?

“S-400’ü alıp aktif duruma getirmezseniz anlaşırsınız. Yaptırım uygulanmaz ama şu var: PYD/PKK’ya olan yardımı azaltamazsınız, Güvenli Bölge’de yine askerinizi konuşlandıramazsınız. Doğu Akdeniz’de ABD’nin Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi yanındaki tavrını değiştiremezsiniz. Yani ABD hiçbir şeyden vazgeçmez. Hiçbir şeyden...”

Yazının devamı...

Sıradaki Bayık mı Karayılan mı?

11 Temmuz 2019

PKK’nın en tepe isim-lerinden sözde başkanlık ve yürütme konseyi üyesi Diyar Garip Muhammed’in etkisiz hale getirilmesi Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığının yanı sıra imkân ve kabiliyetini bir kez daha çok net ortaya koydu. Çünkü Diyar Garip Muhammed de birkaç gün öncesine kadar yeri bulunamaz, hele de kendileri açısından karargâh olarak gördükleri Kandil’de ona kimse erişemez diye gizemli havaya sokulan lider kadrosundaki teröristlerdendi. Ama ne oldu? İninden kafasını çıkardığı anda onu adım adım takip eden MİT daha önce “Mam Zeki Şengali” kod adlı KCK yürütme konseyi üyesi İsmail Özden ve Cemil Bayık’ın en yakın adamlarından Rıza Altun’da olduğu gibi, bulunduğu yeri noktaladı, TSK da anında işini bitirdi... Hem de o bölgede cirit atan ve artık alenen PKK’yı koruyup, kollayan CIA, MOSSAD’a rağmen... Yani MİT ve TSK öyle gizli, öyle seri hareket etti ki bölgedeki ABD ve İsrail ajanlarının dahi haberi olmadı, olmuyor... Dolayısıyla da akla gelen soru da şu:

Sıradaki isim Murat Karayılan mı Cemil Bayık mı ya da Duran Kalkan mı?.. Soruya terör ve güvenlik uzmanı, eski bordo bereli Abdullah Ağar yanıt veriyor:

“Onlar hep sıradalar zaten. Yaşıyorlarsa hâlâ çok iyi korundukları için, çok iyi gizlendikleri için yaşıyorlar. Sürekli yer değiştiriyorlar, iz bırakmıyorlar, gizlilik esaslarına göre hareket ediyorlar. Şaşırtma, aldatma tekniklerini çok iyi uyguluyorlar. Bunu yaptıkları için hayattalar yani. Bu adamların tespit edilmeleri halinde takip edilip anında vurulması çok kısa fırsatlarla yakalanıyor öyle her an fırsat var gibi bir şey de yok. Şimdi böyle bir mücadele içerisinde bunlardan bir tanesi temizlendi. Bunun örgütte çok ciddi bir moral çöküntüsüne sebebiyet vereceği aşikâr, bir koltuk kavgasını da tetikleyecektir.”

Nasıl?

“Düşünsenize en erişilemez adamlar bunlar. PKK’nın başında oturan 7 barondan bir tanesi. Bunlardan bir tanesini avlıyorsunuz, şimdi diğerleri de bunlardan psikolojik olarak çok etkilenecek. Sonra bunun bir iletişim ağı var, o çökecek. Sırları vardı, sırlarıyla beraber gitti. Bağlantıları vardı. PKK’nın hiyerarşisi içinde çok önemli bir pozisyon, para, güç, silah ve terörist trafiğini yönetiyor, operasyonları yönetiyor, karar veriyor bu adam. Bunların hepsi akamete uğrayacaktır. Yani üst ve alt bağlantıları var bu adamın, bunların hepsi çökecek, kopacaktır. Yeniden onarmaya çalışacaklar, çok zaman geçecek falan.”

Sırlarıyla gitti derken?

“İnsanlar karşı karşıya kaldıkları ayak kaydırma, yok etme tehditlerini bildikleri için herkesle paylaşmadıkları sırları vardır. Bu bir örgüt, adamın hem kendini güçlü hissetmek hem de angaje olduğu alan açısından hesapları var. Bu anlamda sırlar yani.”

TSK’

Yazının devamı...

S-400 kimden koruyacak bizi?

8 Temmuz 2019

ABD ile NATO’nun tehditlerine rağmen bağımsız ve ciddi bir devlet olarak S-400 kararından vazgeçmeyen Türkiye artık teslimat için gün sayıyor. Bu arada da S-400’lerin konuşlandırılacağı yer ve radarının aktif olup olmayacağına dönük tartışmalar yapılıyor. Dahası bu füzelerin stratejik değil, taktik ve operatif bir silah olduğunu savunanlar da oluyor. O nedenle de S-400’lerin Türkiye açısından önemini ve ne anlama geldiğini bir kez daha irdelemekte yarar var. Çünkü tüm bu tartışmalar da aslında S-400’lerin ne kadar kritik ve stratejik bir silah olduğunu gösteriyor. Özellikle de S-400’lerin aynı zamanda askeri açıdan istihbari faaliyetleri de dikkate alındığında… Yani bu sistem olası uçak ve füze taarruzlarını önlemenin yanı sıra hassas radarlarıyla bölgedeki tüm hareketlilikleri izleyerek sürpriz ya da baskın saldırı riskini de ortadan kaldırıyor. Nitekim ABD’nin bu kadar çok ses çıkarma nedenlerinden biri de bu… Dolayısıyla bu noktada en çok tartışılan bir başka konu da şu:

S-400’ler bizi kim ya da kimlere karşı, nasıl koruyacak? Soruya Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, yanıt veriyor:

“Yunanistan’ın muhtemel hava taarruzu olabilir. İsrail uçakları ve anti balistik füze saldırıları olabilir. Başka, İran var şu anda düşman değil ama yarın ne olacağını bilemezsiniz sonuçta ellerinde 2000-2500 kilometre menzilli balistik füzeleri var. Ermenistan tarafından da gelebilir. Bütün bunlara karşı Türkiye’nin hava örtüsü yok. Bizim omuzdan atılan 7-8 kilometre menzilli stingerler ve uçaksavar toplarımız var mesela ama bunlar kara birliklerinin yakın hava savunmasını sağlıyor. Yine Deniz Kuvvetleri’nde gemilerin yakın korumasını sağlayan sistemler var. O da her gemide yok. Hava Kuvvetleri’nde de uçakların bir kısmını bombardıman bir kısmını da av uçağı olarak hazırlamışsınız. Yani uçakları karşı tarafa gönderiyorsunuz, gelen uçakları da ya havadayken ya da yerdeyken imha ediyorsunuz. Ama şimdi şartlar öyle değişti ki, uçaklar 150-200 kilometre menzilden bomba atıyor. Örneğin Tel Aviv’den kalkan bir uçak hiç sınır ihlali yapmadan Türkiye’ye doğru 150-160 kilometre menzilli bir füze atabilir. Şimdi bu gibi saldırıları önleyecek sisteme ihtiyacınız var, sadece uçaklarla olmuyor. Yani düşman kim olursa olsun etrafımıza bakıyoruz tehdit yükseliyor.”

Peki ya kısıtlı sayıda füze ve Rusya’ya bağımlılık iddiaları?

“F-35 aldığımız, Patriot aldığımız zaman nasıl ABD’ye bağımlı oluyorsak bu konuda da Rusya’ya bağımlı olacağız. Ama şu var Türkiye’de bunu geliştirmeye çalışıyor. Şu anda bir ölçüde teknoloji transferi de alınıyor. O teknoloji transferiyle beraber belki bu zaman içerisinde Türkiye kendi hava savunma sistemine sahip olur. Türkiye bunu yapacak, yapmak durumunda.”

ABD’nin elinde çok sayıda taarruz füzesi var, ya gelip bir sürü füze atarsa gibisinden tezler de var ama?

“Türkiye’nin ABD ile savaşma gibi bir niyeti yok ki. ABD’nin de Türkiye ile savaşma gibi bir niyeti yok zaten. Olursa da Türkiye başka tedbirler alır asimetrik bir savunma sistemini öngörür anasından emdiği sütü burnundan getirir. Yani ABD füze atar ama ondan sonrasını kendi düşünür. Bu ABD’nin kafasındaki dünya liderliğinin de sonu olur.”

Özetle;

Yazının devamı...

BM de Trump’laştı

6 Temmuz 2019

Terörle mücadelede ön sırada bulunması gereken BM’nin bir terör örgütüyle anlaşma yapması hiçbir şartta kabul edilebilir değil. Bu durum aynı zamanda BM’nin terörizmle ilgili aldığı kararların bizzat kendisi tarafından açık bir ihlali anlamına da geliyor. Çünkü BM’nin Terörle Mücadele Eylem Planı’nın ilk satırında “BM için, terörizm, dünyamızı tehdit eden ve mutlaka mücadele edilmesi gereken küresel bir sorundur” deniliyor. Dahası, BM Genel Sekreteri Guterres’in sıkça yinelediği “Toplumların ve devletlerin terörist ideolojileri reddetmek ve onları benimseyenlere meydan okumak gibi ortak bir amaç için bir araya gelmesi gerekiyor” şeklinde vurguları da var. Dolayısıyla da aynı Guterres’in özel temsilcisinin hangi gerekçeyle olursa olsun terör örgütüyle, teröristle masaya oturması, anlaşma yapması tam anlamıyla ikiyüzlülük. Hele de bir harf değişikliğiyle SDG’yi PKK’dan farklıymış gibisinden yutturma pervasızlığı dikkate alındığında. O nedenle de buna BM de Trump’laştı denilebilir. Hem PKK eşittir PYD/YPG eşittir SDG gerçeğini bilip de bilmezden gelme hem de ilke kural tanımama açısından... Dün BM’nin bu görüntüsünü emekli Büyükelçi Onur Öymen’e sordum. Yanıtı şuydu:<#comment><#comment>
“Bunlar olacak şeyler değil. Uluslararası ilişkilerde maalesef bütün kurallar göz ardı ediliyor. Trump bir moda yarattı, önce ABD diye ne anlaşmaları tanıyor, ne ilkeleri tanıyor, ne BM yasasını tanıyor, şimdi öyle anlaşılıyor ki BM Genel Sekreteri de bu havaya girdi. Hem PKK konusunda hem de Hafter ile temas etmişler ya da konuşmuşlar, neyse. Yani uluslararası ilişkiler biraz rayından çıktı gibi geliyor... Evet, uluslararası ilişkilerde menfaatler öncelikli tamam da eğer bütün ilkeleri de bir tarafa bırakırsanız uluslararası ilişkilerden söz edilemez. Yani uluslararası alanda güvenilir ilişkilerden, hukuktan hiç bahsedilemez. Böyle bir durumda da uluslararası toplum bundan çok şey kaybeder. Bütün ülkeler teröre karşı kararlı mücadelede birleşmezse en sonunda herkes kaybeder.”
BM’nin yaptığı skandal yani?
“Gayet tabii. Kabul edilebilecek bir şey değil. Ama onlar da işte ABD’den falan güç alıyorlar, belli. BM Genel Sekreteri’nin geleneksel olarak ABD’nin biraz etkisinde olduğu bilinir.”
Peki, bu durumda BM’ye karşı yapılacak bir şey var mı? Öymen devam ediyor:
“Çıkıp açıkça ilan edeceksiniz BM’nin politikalarından duyduğunuz rahatsızlığı. Ama böyle kimseyi incitmeyecek bir üslup kullanırsanız mesajınız yerine varmaz. Biz de BM’nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımlarını gözden geçirebiliriz diyeceksiniz mesela.”
Tanımıyoruz falan gibi mi?

Yazının devamı...