ABD terör devletçiğine ebelik yapıyor

19 Ağustos 2019

Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge tesisi için ABD ile varılan mutabakatta öngörülen Birleşik Müşterek Harekât Merkezi tam kapasiteyle bu hafta devreye girecek. Türkiye 32 kilometre derinlikteki bölgenin YPG/PKK’lı teröristlerden arındırılması ve ağır silahların toplanmasına dönük adımlar atılmasını istiyor. Ki bu bağlamda böyle olmadığında zorunlu olarak tek başına harekât seçeneğinin devreye gireceği de deklare edilmiş durumda… Yani Türkiye açısından beklenti, hatta bir adım sonrasında dönük olası hamle çok açık ve net. Ancak aynısını ABD açısından söylemek mümkün değil. Çünkü ABD bir yandan Türkiye ile anlaşarak müttefiklik(!) ruhu havası veriyor, bir yandan da PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG’yi silahlandırmaya devam ediyor. Kafasındaki derinlik (5-15 kilometre) planı da malum. Dahası  ABD açısından Ortak Harekât Merkezi’nin Türkiye’nin olası bir harekâtını engellemek, TSK’nın hareketlerini izlemek, kontrol etmek amacıyla düşünüldüğü, yani oyalama taktiği olduğu iddiaları da söz konusu. Dolayısıyla bu noktada en çok tartışılan konu da verdiği sözleri tutmama konusunda sabıkası bilinen ABD’nin terör örgütünü kollamaktan asla vazgeçmeyeceği, onun içinde masadaki görüşmelerin boşa zaman kaybı olduğu... Gerçekten öyle mi? Soruya İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi ve strateji uzmanı, emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğluyanıt veriyor: 

“Türkiye son ana kadar biz diplomatik ilişkilere, işbirliğine dikkat ettik, ancak bu girişimlerimizin hiçbiri sonuç vermedi durumuna getirmek istiyor. Diplomatik ilişkileri sonuna kadar kullandık demek uluslararası platformda Türkiye’nin haklılığına, haklarına katkıda bulunur. Türkiye hem ABD’ye hem NATO ülkelerine daha rahat cevap verir. Yani biz sürekli ABD’nin bütün önerilerine açık olduk, tartıştık son ana kadar, ancak ABD bütün iyi niyetimize rağmen PYD/PKK’yı korumakta devam etti sorusunun cevabı olur. Ama bu çok uzun sürmemeli. Orada PYD/PKK tahkimat yapıyor arazi kazıyor mayın döşüyor zırhlı araç desteği alıyor korugan yapıyor. Türkiye’nin olası operasyonuna karşı direnç sağlayacak bu sistemleri geliştirmesine müsaade etmemek lazım.”

ABD’nin masadaki önerisinin güvenli bölge değil tampon bölge olduğunu belirten Babüroğlu devam ediyor:

“ABD’nin kafasındaki plan PYD/PKK’yı meşrulaştırma adımıdır. Zaten orada bir devletçik kurulmuş. Bu devletçikte 60 bin silahlı terörist maaş alıyor 30 bin polis var ve 140 bin kamu görevlisi maaşlı. ABD’de şu anda bu devletçiğin doğumuna ebelik yapıyor. ABD’nin görüşmelerdeki
amacı bu. Türkiye bunu bilmeli. Dolayısıyla bu görüşmeler uzun sürmemeli Türkiye açısından.”

Operasyon geliyor yani?

“Operasyon yapılmadır diyorum. ABD’nin bu kadar zaman kazanma, oyalama stratejisine dur denmelidir. Bir devletçiğe ebelik yapan bir devlete dur denmelidir diyorum. Göz göre göre bu doğum gerçekleştirilmemelidir diyorum. Ama operasyon olursa gerginlik had safhaya ulaşacak, ekonomik, silah, CAATSA yaptırımları olacak. Türkiye’nin bu maliyeti hesaplamış olması lazım.”

Yapmazsa?

Yazının devamı...

İstanbul boşaltılır mı boşaltılmaz mı?

17 Ağustos 2019

17 Ağustos 1999’da yaşadığımız acının 20. yılında da en çok tartışılan ve merak edilenlerin başında İstanbul’daki olası depremin zamanı ve büyüklüğü kadar önceden belirlenip belirlenemeyeceği var. Gerçi olası depremin zamanı 1999’dan itibaren 30 yıl içinde (artı eksi 10-15 yıl) gibi periyot olarak belli ve felaket senaryosu açısından kum saati doluyor, belki de doldu ama hâlâ net tarih üzerine bildik tartışma sürüyor. Bu noktada da bazı deprem bilimciler “Asla önceden bilinmez, Japonlar bile öngöremiyor” derken, buna karşılık jeofizik uzmanı Yard. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu ise “Deprem Öncü İşaretleri İzleme Ağı” kapsamında kurulan istasyonlardan gelen verilerle olası depremin yeri ve büyüklüğünü iki üç hafta öncesinden bilmenin mümkün olduğunu savunuyor. Hem de uzunca bir süredir ve ısrarlı bir şekilde. Örneğin, beş yıl önce bu yöndeki sorumuza (28.08.2014 tarihli yazımız) yanıtı şu olmuştu:

“Buna yönelik projenin birinci aşamasında ağırlıklı olarak Marmara Bölgesi’nde her türlü sismik hareketliliği izleyen istasyonlar kuruldu. Şimdi ikinci aşamada ek parametrelerle ölçümler daha hassas hale geliyor. Öncesinde bile 5 ve 5’ten büyük depremlerde tahmin yüzdesi 80’lerdeydi. Tahmin diyorum çünkü kesinleşmesi demek depremi net bilmektir ve o aşamaya doğru gidiyoruz.”

Gündoğdu, bundan üç yıl sonra da “Önceden depremi net olarak bilme aşamasına gelindi mi?” sorumuz üzerine (17 Ağustos 2017 tarihli yazımız) şöyle demişti:

“Evet. İşaretleri görürsek ulaşacağız hedefe çünkü 17 Ağustos 1999’dan önce elektromanyetik parametrelerin değişmesi, deprem sayılarının artışı gibi işaretler oldu. Bunların tekrar olacağını düşünüyoruz. Tabii büyük, yani yıkıcı 7 civarındaki depremleri kastediyoruz. Şu ana kadar bazı işaretler var ama onlar çok önemli değil. Ancak diğer parametrelerde de benzer şeyler göreceğiz ki bu yönde bir karar verelim.”

Peki ya bugün? Sistem artık randımanlı mı? Dahası, varsayalım böyle bir tespit olursa ne yapılacak? Dün bir kez daha konuştuğum Gündoğdu’nun bu sorulara yanıtları da şunlar:  

“Aynı şekilde veri toplamaya devam ediyoruz. Tuzla’dan Saros Körfezi’ne kadar olan yerde 40 civarında istasyonumuz var. Bugüne kadar çok fazla anormal bir durum tespit etmedik Bir iki ufak 3,5- 4 büyüklüğünde depremler hakkında belirtiler oldu, onlar da çok fazla endişelendirmedi bizi.”

Önceki konuşmalarımızda çok büyük hareketlenmeler olursa bir iki hafta öncesinden uyaracağız demiştiniz?

“Evet. Marmara’da üç yıldır durum biraz farklı yani endişe verici şekilde gelişiyor ama büyük deprem öncesinde belirtiler çok daha fazla olacaktır. Sonra bu konu üzerinde çalışan insanlarla tartışılacak, ardından da AFAD’a bildirilecek, o da gereğini yapacak. Bu aşamaya gelmedik henüz.”

Yazının devamı...

ABD kollamasaydı FETÖ biterdi

15 Ağustos 2019

Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan gerilim doğrudan terör örgütleriyle bağlantılı. Daha doğrusu, ezeli dost ve müttefik(!) ABD’nin PYD/YPG/PKK ve FETÖ’yle olan anlaşılmaz ilişkilerine odaklı. Yani lafa geldiğinde “teröre ve teröriste” karşı olduğunu söyleyen ABD samimi olsa sorunlar aşılacak. Ama ABD tam aksine her iki örgüte de açıkça ve ısrarla kol kanat geriyor. Evet, şimdilerde Türkiye’nin baskısıyla Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturulmasına yönelik varılan mutabakat ve gelişmeler bağlamında ABD’nin YPG/PKK’lılara desteğini çekme konusunda beklentiler, hatta  adımlar var ama samimiyet konusu yine flu. Aynı durum FETÖ bağlantısı için de geçerli. Çünkü o cenahta da bayram arifesinde AKP, CHP, MHP ve İYİ Parti TBMM gruplarının ABD’ye yaptıkları “Fetullah Gülen ve FETÖ mensuplarının Türkiye’ye en yakın zamanda iade edilmeleri için gerekli adımların atılması” şeklindeki ortak çağrı da yanıtsız kaldı. Yani ABD bu konuyu yine hepten kulak arkası yaptı. Dahası, alenen onları korumaya devam ediyor. Bundan cesaretlenen FETÖ’cüler de mutasyon hesaplarıyla yeni kirli oyunlar peşinde koşuyor. Tabii ABD’nin şemsiyesi altında ve yönlendirmesiyle. Nasılını FETÖ mağduru ve son zamanlarda yine örgütün hedefinde olan Hava Kuvvetleri Komutanlığı eski başsavcısı, emekli Albay Ahmet Zeki Üçok anlatıyor:

“ABD’nin sahiplenmesi olamasaydı dünyanın 160 küsur ülkesinde böyle bir örgütlenme başarılabilir miydi? Kaldı ki son süreçte FETÖ’nün arkasında durmalarıyla yetinmediler, bir de onları neler yapmaları konusunda da yönlendirdiler. Bunun en somut kanıtı da 15 Temmuz sonrası yaşananlar. Biliyorsunuz, bunların hepsi 15 Temmuz sonrası yakalandık-larında itirafçı oluyor, son derece açıklayıcı beyanlarda bulunuyorlardı. Fakat ABD ‘Bizim arkadaşlarımız gözaltına alınıyor, biz bu darbenin arkasında FETÖ’yü görmüyoruz’ gibi açıklamalar yapıp, İngiltere, Almanya istihbarat başkanlarından da benzer sözler gelince, bütün FETÖ’cüler fikir değiştirdiler ve sustular. Yani darbeyle ilgili ilk sarsıntıyı atlattıkları Aralık 2016’dan beri ABD’liler yine örgütü kontrol ediyor, yönlendiriyor, nasıl hareket edeceklerini işaret ediyorlar. Bir de bununla ilgili Almanya’da bir toplantı yaptılar, o toplantıda aldıkları kararları uyguladılar. Yani örgüt hâlâ faal, çalışıyor, bizim onlara karşı bu kadar çalıştığımız ise maalesef söylenemez.”

ABD, İngiltere ve Almanya gizli servisleri bu mesajları vermeseydi çözülme daha mı hızlı olurdu?

“Kesinlikle daha şiddetli olurdu, çok çabuk olurdu. ABD arkasında durmasaydı, onları kontrol edip yönlendirmeseydi, bugün FETÖ’nün bittiğine bile tanık olabilirdik. Çünkü sadece cesaretlendirme değil, arkasında durarak onların hepsini korumaya aldı. Bütün AB ülkeleri, ABD hiçbirini iade etmiyor, dokunamıyorsunuz, onlarla ilgili yasal süreçleri yürütemiyorsunuz. Ve bunun tam aksine, onlara hem AB ülkelerinde hem ABD’de iş verdiler, para, ev verdiler.”

ABD, Fetullah Gülen’i vermez yani?

“O bitti artık. ABD, her yıl yayımladığı Terörizm Ülkeler Raporu’nda bu bir terör örgütü değil diyerek verip vermeyeceğini alenen ve resmen ilan etmişti zaten. Öyle ki ABD ‘Türkiye’de bunun terör örgütü sayılması doğru değildir, terörle mücadeleyi etkiliyor’ diyerek bırak dünyayı, Türkiye’deki mücadeleye de engel olmaya çalışıyor...”

Yazının devamı...

35 kilometrede ısrarın nedenleri

12 Ağustos 2019

Türkiye’nin kararlı tutumu, ABD’nin de müttefiki ile sahada karşı karşıya gelmeme arzusu Suriye’nin kuzeyinde oluşacak güvenli bölge konusunda uzlaşıyı sağladı. Tabii kafada bir sürü soru işaretleriyle beraber. Çünkü güvenli bölge hattının sınır boyunda nerede ve kaç kilometre derinlikte olacağı henüz netleşmiş değil. Dahası bölgede kontrolün kimin yetkisinde ve nasıl olacağı da flu. Somut olarak tek bildiğimiz mutabakat arifesinde Türkiye’nin güvenlikli bölgenin 460 kilometre genişliğinde 30-35 kilometre derinliğinde olma konusundaki ısrarı, buna karşı ABD’nin ise 140 kilometre genişlik 10-15 kilometre derinlik önerisi. Ki mutabakat sonrasında sızan bilgilerde Türkiye’nin bu konudaki tutumunu koruduğu, ABD’nin de önerisinde daha da genişlemeye dönük sinyaller verdiği şeklinde. Dolayısıyla da bu derinlik kavramlarının ne anlama geldiğini irdelemekte yarar var. Hele de terör örgütü YPG/PKK’nın elindeki silahların gerçekten toplanıp toplanmayacağına dönük endişeler dikkate alındığında... Konuya üst düzey bir askeri yetkili        açıklık getiriyor:

“30-35 kilometre arası olursa Telabyad’ın güneyindeki Ayn İssa ve Resülayn’ın güneyindeki Tel Temir’de güvenli bölge içerisinde kalır. Bunlar ulaştırma merkezleri, ulaştırma yollarını kontrol ediyor. Mesela Menbiç’ten, Irak’tan, Halep’ten, güneyden gelen yolların birleştiği yer, dolayısıyla askeri açıdan stratejik öneme sahip. 10-15 kilometre derinlikte bunların hiçbirisi kontrol edilemez. Derinliğin artması, yakınlığı ateş menzili açısından da kritik. 10-15 kilometre derinlikteki bölge PYD/PKK terör örgütünün elinde bulunan bazı silahların menzili içinde kalıyor. Yani herhangi bir silahla atış yaptığında Türkiye’ye dönük ateş etkisi olabilir. En önemlisi de 10-15 kilometre dediğiniz zaman terör örgütü nereye gidecek? O hattın hemen güneyine, yani sizinle komşu olacak. Ama 30-35 kilometre gittiğinizde o bölgedeki PYD/PKK terör örgütünün ağır silahlarını oradaki tahkimatı, mevzilerini de bir noktada etkisiz duruma getiriyorsunuz.”

10-15 kilometre derinlik mevzi kazanma anlamında kazanç denilemez mi?

“Hiçbir kazanç değil. Doğusunda, batısında PYD/PKK devam ediyor. ABD’yle beraber belki devriye faaliyeti yapacaksınız ama siyasi hedef karşılanmıyor. Yani terör örgütü etkisiz duruma getirilmiyor. Hatta orada bulunan PYD-PKK’ya bir nevi de koruma görevi sağlıyorsunuz. Dolayısıyla ABD’nin önerdiği güvenli bölge Türkiye için tuzak. Çünkü 1991’de kuzey Irak’ta bunun dersini aldık.”

Peki ya Türkiye-ABD yakınlaşması? ABD bir müttefik gibi davranmadı mı? Askeri yetkili devam ediyor:

“Yakınlaşma değil. Zaten müttefikiz. Türkiye ABD’ye müttefik gibi hareket et diyordu. Türkiye’nin endişelerini gidermek adına ABD geri adım attı ve bir orta yol bulundu… Yani ipler atılmadı. Çünkü Türkiye gerçekten ABD’nin küresel çapta düşündüğü faaliyetleri yapmasında çok kritik bir öneme sahip. Öyle olunca olayı sadece bölgesel bazda düşünmemek gerekir. Bu bağlamda da Türkiye önemli bir ortak. Dolayısıyla bir orta yol bulundu ama Türkiye’nin gerekirse kendi başına gireceği konusu bir tarafta duruyor. Bunların hangisinin olacağı da ABD’nin niyeti ve bu mutabakatı uygulama konusunda ne kadar samimi olduğuna bağlı. Yani Türkiye Menbiç’te olduğu kadar sabretmez...”

Özetle; güvenli bölge konusu an itibariyle beklemede gelişmelerin seyrine, daha doğrusu ABD’nin tavrına göre olacak ya da olacak...

Yazının devamı...

Trump’ın yendik dediği DAEŞ’i Pentagon hortlattı

10 Ağustos 2019

Güvenli bölge konusunda Türkiye ile mutabakata varan ya da müttefik gibi davranan ABD’nin Suriye’deki varlık gerekçesi neydi? DAEŞ’i yok etmek. Ama ABD ne yaptı? Teröristlerle mücadele adı altında bir başka terör örgütü YPG/PKK’yı silahlandırıp eğitti, dahası onlara alan açtı. Bir başka deyişle ABD Fırat’ın doğusuna dönük kurguladığı kirli tezgâhını uygulamak için DAEŞ’i bahane etti, kullandı hâlâ da aynı kafada. Çünkü bir süre önce DAEŞ’in tamamen yenilgiye uğratıldığını açıklayan Trump, daha geçen ayki bir kabine toplantısında “Halifeliğe karşı harika bir iş çıkardık. Halifeliğin topraklarının yüzde 100’ünü geri aldık ve hızla Suriye’den çıkıyoruz” demişti. Bu konudaki son gelişme ise Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı)’dan geldi ve o da Trump’ın tam aksine terör örgütü DAEŞ’in Suriye’de “yeniden canlandığı” ve eylem düzenleme kapasitesini artırdığına dikkat çekti. Yani Trump’ın yendik, bitirdik dediği DAEŞ’i Pentagon hortlattı. Ya da ABD Suriye’de varoluş ve YPG/PKK’yı silahlandırıp, kollama bahanesini yeniden ısıttı. Ki bu bağlamda terör örgütünün gücünü artırmaya dönük gelişmeler de söz konusu. Dün bu durumu üst düzey bir istihbarat yetkilisine sordum. Yanıtı şuydu:

“ABD bölgedeki hedeflerine henüz ulaşmış değil. Kendi çıkarları doğrultusunda sınır değişiklikleri, hâkimiyet alanlarını genişletmek ve korumak için yaptıkları çalışmalarda gerek çatışma gerekse de dış politika alanlarında DAEŞ’i sürekli kullanacak. Ta ki Suriye’de istediği düzeni ele geçirinceye kadar.”

DAEŞ’in ipleri ABD’nin elinde yani?

“Kesinlikle ABD’nin elinde ve sadece o değil. Suriye’nin güneyinde, Ürdün sınırında Tanf bölgesi var; ABD orada da radikal cihatçıları, El Kaide türevi unsurları destekliyor. Çünkü bu sayede haritaları daha kolay değiştiriyor. Sadece onları kullanmıyor, askeri şirketleri, paralı askerleri de kullanıyor.”

Ya radikal İslam motifi?

“Lider kadrosunda vardır o, diğerlerinde yoktur. Alttaki savaşanlar yani adam öldürenler, onlar paralı, satılık aktörler. Kim fazla para veriyorsa, onun adına savaşır. Örneğin, bugün DAEŞ’te savaşır, yarın 150 dolar verdiğinde El Nusra’ya, Heyet Tahrir Şam’a gider, bu renkteki, motifteki terör gruplarında sizin için çatışır.”

DAEŞ’in, ABD için her yerde, istediği şekilde kullandığı, kullanacağı İngiliz anahtarı gibi verimli bir araç olduğunu belirten istihbarat yetkilisi devam ediyor:

“DAEŞ, El Nusra, Taliban, PKK, YPG/PYD gibi terör örgütleri para karşılığı o devletin postalı oluyor, onun adına işler yürütüyor. DAEŞ’te böyle yürütüyor. Şimdi DAEŞ ABD’ye yardımcı oluyor, Suriye’de kalmasına bir yardım, yani bir kılıf. Artı PYD/YPG’yi silahla desteklemek için bir kılıf, kalkan ve ABD’nin desteklediği terör örgütünü efsaneleştirmek için bir alet. İsrail’in projelerinin yerine getirilmesi için bulunmaz bir maşa. Onun için İsrail de DAEŞ’in yok edilmesini istemiyor.”

Yazının devamı...

Harekât olasılığı her zaman var

8 Ağustos 2019

Türkiye ile ABD arasında Fırat’ın doğusuna dönük görüşmelerde kritik eşik neydi? Türkiye, terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG’nin kontrolünde bulunan alanda “güvenli bölge” hattının sınır boyunca 30-40 kilometre derinlikte olmasında ısrar ediyor, ABD ise 10-15 kilometre derinlik öneriyordu. Yani Türkiye’nin kararlılığını anlayan ABD hiç değilse harekâtı sınırlandırayım çabasındaydı. Dahası masadaki pazarlığı etkilemeye dönük olarak en yetkili ağızlarından “Türkiye’nin operasyon düzenlemesi kabul edilemez” şeklindeki bildik oyalama çıkışları da oldu. Hatta böyle bir durumu engellemek gibisinden kendilerinin de inanmakta zorlanacağı taktiksel sözler sarfetti. Tabii bu arada bir yandan da Avrupa’Fırat’ın doğusuna asker göndermeye ikna etmeye çalıştı.. Açıkçası ABD, yerel ortağım dediği terör örgütü PYD/YPG/PKK’nın güvenliğini sağlamak adına elinden geleni yaptı. Tüm bunlara karşı Türkiye’nin ABD’ya mesajı da “gerçek müttefik gibi davran” diye kısa ve netti. Dolayısıyla da geldiğimiz nokta itibariyla görüşmelerden çıkan orta yol formülü ve tesis edilecek güvenli bölgenin bir barış koridoru olmasında mutabık kalınması ABD’nin müttefikliğini nihayet anımsaması açısından önemli ama yine de bazı soru işaretleri yok değil. Özellikle de Menbiç örneğinde olduğu gibi bu konudaki vukuatları dikkate alındığında...O nedenle mutabakatın henüz açıklanmayan detayları kadar, uygulama konusunda ABD’nin samimiyeti, tavrı da son derece kritik önemde. Niyesini Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, anlatıyor:   

ABD Türkiye’nin kararlılığını gördü geri adım attı diyebiliriz ama bu geri adım sonunda böyle bir sistem uygulamaya girecek mi? Girdiği zaman uygulanacak mı? ABD’nin bize böyle vukuatı var. Menbiç’de de aynı şeyi yaptı geri adım attı. Mesela orada da bir sürü devriye dolaştı, plan hazırlandı ancak o planı uygulamadılar. Herhalde Türkiye Menbiç’den de aldığı derslerle bu konuda çok daha farklı bir sistem yapmıştır. Yani ABD geri adım attı ancak aması var...”

Bu harekât yine gündeme gelebilir anlamında mı?

“Gelebilir. Şöyle gelebilir Türkiye o bölgede yaptığı yığınağı geri çekmez en azından ABD’nin verdiği sözleri tutacağı ya da  mutabakata vardıkları planı yürürlüğe koyup koymayacağı konusunda emin olmak ister... Dolayısıyla Türkiye’nin harekât olasılığı her zaman var bu açık. Türkiye bu mutabakatla beraber bu konuda uzlaşmacı olduğunu, konuyu savaşarak çözmek istemediğini açık ve net herkese göstermiş oldu. Ama ABD anlaşmaya uymazsa yapılan yığınak harekât planına dönüşebilir, o bir kenarda duruyor. En önemli caydırıcı güç o. Bir de ABD bu konuyla ilgili eğer yanlış bir şey yaparsa Türk halkı yüzde yüzüyle harekât yapılmasının arkasında durur ve o zaman Türkiye harekâtı yapar. Herkes de destekler bu harekâtı desteklemeyenler de destekler. Böyle de bir güç oluşur Türkiye’nin elinde. Türkiye ABD’nin davranışına bakacak, ondan sonra kararını verecektir. Şu aşamada ABD’nin Türkiye’ye tatmin edici bir şeyler vermesi lazım.”

Neler mesela?

“Bir tampon bölge vermesi lazım. PYD/PKK’nın desteklenmesinin önlenmesi, ağır silahların toplanması lazım. Bölgede bir devletçik kurulmasının önüne geçecek tedbirler alınması lazım. Yani Türkiye’ye tehdit teşkil eden tüm sorunların ortadan kaldırılması ve bu konularda Türkiye’nin rahatlatılması gerekiyor.”

Yoksa harekât mı yani?

“Kesinlikle. O konu bir tarafta duruyor. Ne olacağı konusu ABD’nin niyeti ve ne kadar samimi olduğuna bağlı. Yani Türkiye Menbiç’de olduğu kadar sabretmez...”

Yazının devamı...

Kandil ABD’nin kontrolünde

5 Ağustos 2019

Türkiye Fırat’ın doğusunda güvenli bölge konusunda kararlı. Dahası terör örgütü YPG/PKK’ya verilen silahların geri alınmasında ısrarlı. Bunu geçenlerde Savunma Bakanı Akar, dün de Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kez daha çok net dillendirdi. Tabii aynı kararlılığın Irak’ın kuzeyi özellikle de Kandil için geçerli olduğunu da. Yani Türkiye, PKK ve Suriye’deki türevleri PYD/YPG konusunda asla taviz vermeyeceğini söylüyor ve kartlarını açık oynuyor. Bu bağlamda da ABD’yle süren diplomatik görüşmelerin ve pazarlıkların tansiyonunu kestirmek hiç de zor değil. Çünkü ABD de hem tavır hem de söylemleriyle PYD/YPG’nin hamiliğinden vazgeçmeyeceğini defalarca ortaya koydu, koyuyor. Bunun son örneğini de daha bir kaç gün önce “Türkiye NATO’daki dostumuz PYD/YPG yerel dostumuz” gibisinden abuk sabuk sözlerle bir kez daha fütursuzca gösterdi. Dolayısıyla bu noktada kafa karıştıran soru da şu:

Fırat’ın doğusuna müdahaleye karşı çıkan, terör örgütüne kol kanat geren ABD, Kandil’e dönük operasyonlar karşısında pek fazla ses çıkarmayarak ne gibi hesaplar peşinde? Soruya eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş yanıt veriyor: 

“ABD’nin PKK ortadan kalksın YPG/PYD meselesi Suriye’de gündeme çıksın, legalleşsin ve Türkiye bunu meşru bir şekilde kabul etsin diye arayışları var. Yani bunlar ABD’nin kafasındaki büyük resim içinde önemli noktalar öyle bakmak lazım. Büyük resim geliştikçe meseleye teşhis koymak gerekiyor o bakımdan ABD bazı militanların yakalanması konusunda yardım da edebilir ya da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimine yardım da ettirebilir. Görüşmeler içinde bunlar da konuşuluyordur.”

ABD PKK’yı sildi o zaman?

“O zaten Öcalan’ı teslim ettiği zaman bu süreci başlatmıştı. ABD’nin bu yürüyüşü Öcalan’ı teslimiyle başlamıştı ama Ortadoğu’daki Kürdistan politikası değil. Suriye’de bir Kürt bölgesini yaratmak istiyor hala da ısrarlı. PYD/YPG’yi de bunun için silahlandırdı ve vazgeçmeyeceğini de bugüne kadar söyledi.”

Öcalan’ın PKK üzerinde etkisi var mı hala?

“Vardır ama tabii ki kontrol altında olan bir şahıs manevi etkinliğinin olmadığını söylemek mümkün değil. Özellikle Türkiye’deki PKK’nın etkilediği HDP çevresinde, Kürt çevresinde Öcalan’ın manevi etkinliğinin sürdüğünü söyleyebiliriz.”

Peki ya

Yazının devamı...

CHP huzuru buldu sıra yeni elbisede

3 Ağustos 2019

CHP’deki kronikleşmiş genel başkan tartışmaları, o gitsin ben geleyim hesapları, çekişmeleri 31 Mart, özellikle de 23 Haziran seçimlerinden sonra askıya alındı. Partinin genel havası oldukça sessiz ve dingin. Evet şimdilerde CHP’li bazı belediye başkanlarının eş, kardeş, akraba kayırmaları ile Muharrem İnce’ye dönük “ince” hesaplardan kaynaklanan sıkıntılar var ama onlar da daha çok parti dışından gelen tepkiler şeklinde. Yani parti içinde her iki konuda da kızgın, kırgın ve eleştirel üsluplardan ziyade daha çok olmasa iyi olurdu gibisinden bazı cılız çıkışlar söz konusu. Dolayısıyla da bu ne kadar sürer bilmem ama CHP’de uzunca bir zamandır pek fazla tanık olmadığımız kadar Kılıçdaroğlu’na destek ve tek ses görüntüsü hâkim. O nedenle de parti programını değiştirmeye dönük adımlar ivme kazanmış durumda. Ancak bu noktada halka sorulması düşünülen program değişikliği kadar CHP’nin yeniden yapılanma konusuna öncelik vermesi gerektiğini savunanlar da var. Örneğin eski genel başkanlardan(SHP) Murat Karayalçın diyor ki:   

“Bence CHP kendisinin siyasi mimarisini değiştirecek yeni bir çalışma dönemi içine girmeli. Yeniden yapılanmasına ihtiyaç yok diyen arkadaşlarımız da olabilir. Ben partinin örgüt yapısının yenilenmesi gerektiği düşüncesini savunan bir CHP’liyim, siyasetçiyim. Bunu hem merkez hem de taşra örgütleri için söylüyorum. Bir bütün olarak CHP kendisini yenilemelidir. Bu da bir yeni örgütlenme tasarımının ortaya konulmasıyla, tartışılmasıyla olanaklı olabilir. Önce bu konuda mutabakata varmalıyız, sonra tüzük değişikliği çok kolaylıkla yapılabilir. 4 yıl sonra Cumhurbaşkanlığı, TBMM seçimi var, partimiz bir an önce bunu yapıp seçimlere odaklanmalıdır. Bir de program konusu var. En son 2008’deki kurultayda parti programımızı yenilemiştik. Bana göre biz parti programını biraz daha basitleştirmeliyiz. Ben çok büyük bir program olmasından yana değilim. İlkelerimizi, duruşumuzu, dünyaya ve Türkiye’ye nasıl baktığımızı ortaya koymakla yetinmeliyiz. Bu da tabi ki Cumhuriyetçilik, Atatürkçülük, sosyal demokrasi ilkelerine dayanmalıdır. Sonra her seçimin özelliğine ve o günün koşullarına göre; o ilkelerimizden hareketle bir seçim bildirgesi yayınlamalıyız. İşleyiş böyle olmalı. Bunun için zamanımız var ve bizde çok iyi bir dönemin içindeyiz. Artık CHP’de kurultay kavgası, huzursuzluk, hizip tartışmaları yok…”

Bu durumun doğrudan son seçimlerdeki başarıyla bağlantılı olduğunu belirten Karayalçın, devam ediyor:

“Şimdi bir başarı sağlandı. Burada imza sahibi Kemal Kılıçdaroğlu. Kemal Bey’in 2017’ den bu yana izlediği siyasetin sonucu olarak elde edildi bu kazanımlar. Doğal olarak da bunun altında bunu işleyen Kılıçdaroğlu’nun imzası olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu durumda bizim yapmamız gereken bu başarımızı Cumhurbaşkanlığı ve Meclis seçimlerine taşımaktır. Genel Başkan diyor ki erken seçimi gerektiren bir durum yok. Doğru diyor. Dolayısıyla seçimin dört yıl sonra yapılacağını dikkate alarak bizim rahat rahat çalışabilmemiz gerekiyor. Ben parti içindeki ortamı böyle görüyor ve bunu yenilenmenin gerçekleşmesi için çok büyük fırsat olarak niteliyorum. Yani bu fırsat kolay kolay ele geçmez. Bizim partide kavga, çekişme eksik olmaz. Ama şimdi öyle değiliz parti içinde bir sükûnet, huzur var. Bundan yararlanarak. Eksiğimizi gediğimizi tamamlamalıyız, söküklerimizi dikmeliyiz. Hatta daha iyi, daha şık bir elbise hazırlamalıyız. Yani iyi bir örgüt yapısını kendimiz için tanımlamalıyız.”

CHP’de yeni bir seçime kadar genel başkanlık tartışması olmaz yani?

“Sanmıyorum olacağını sanmıyorum. İsteyen arkadaşımız olabilir ama sanmıyorum. Böyle bir gelişmeyle karşılaştığımız kanısında değilim. Şu anda bir genel başkanlık seçimi yarışı ortamının olmadığını da görüyorum partimizde...”

Yazının devamı...