Koku özürlüsü olmayan herkes şiir döktürür

Burnunuzu değdirmeye bile gerek yok bardağa. Turunçgiller ailesinden sevdiğiniz ne kadar meyve varsa sanki özleri bardağın içinde

Koku özürlüsü olmayan herkes şiir döktürür

“En sevdiğin ve potansiyeline inandığın iki üzüm nedir?” diye sorsalar “Riesling ve
Pinot Noir” derim. Kayra bunlardan yapılan kıymetli şarapları Türkiye’ye getiriyor

Tamam, anlıyorum.
“Ben pek şaraptan maraptan anlamam. Benim için iyi ve kötü şarap vardır sadece. Ama kırmızı içerim içersem de. Züppelikten de hoşlanmam. İki saat şarabı burnuna götürüp evirip çeviren tiplere gülerim” diyorsunuz.
Ama damak zevkiniz de var hani. Hanım köfteyi yoğururken lezzet versin diye azıcık kimyon eklese şıp diye fark edersiniz. Güzel bir tarhana çorbasını da kaşıklamadan önce o nefis kekremsi kokuyu uzun süre içinize çekmek büyük keyif veriyor.
Şimdi önünüzde iki şişe Alman şarabı var. Riesling üzümünden. Diyelim birincisi 2009 Donhoff. Nahe bölgesinden. İkincisi ise 1982 J.J. Prum Wehlener Sonnenuhr. Mosel bölgesinden.
Her ikisini de şöyle bir koklayıp isterseniz bir yudum almanız söyleniyor size. Diyelim rica eden, sevdiğiniz bir arkadaşınız.
“İşine git kardeşim, hanımın ısrarı ile lokantalarda çok beyaz şarap denedim ama burunda öyle cilalı tahta kokusu dışında pek bir şey bulamadım” diye geçirdiniz içinizden ama arkadaşınızı da kırmak istemediniz.
Aslında haklısınız ama uzman olmadığınız için haklı olduğunuza emin de değilsiniz.
Üç senelik şarabı çevirip burnunuza götürdünüz.
Allah Allah.
Tam tarif edilmesi zor ama mis gibi, insanın içini açan, sanki baharın müjdecisi kokular. Bir de her sabah hanım “Kapsül alma, C vitamini natürel olmalı, seni gripten korur” diyerek sabah kahvaltınızda içine yarım limon sıkarak taze greyfurt suyu içiriyor ya size... Sanki ona benzer belli belirsiz bir de aroma var şarapta.
Merak edip 20 senelik şaraba yöneliyorsunuz.
Ama koklamadan önce rengi dikkatinizi çekiyor.
Birileri söylemiş. Yıllandıkça beyaz şarabın rengi koyulaşır, koyu sarı ve hatta portakal rengine döner.
Acaba etiket mi yalan söylüyor?
Bu şarap hâlâ açık sarı.
İyice merak edip burnunuza götürüyorsunuz.
Burnunuzu değdirmeye bile
gerek yok bardağa.
Koku özürlüsü olmayan herkes şiir döktürür.
Turunçgiller ailesinden sevdiğiniz ne kadar meyve varsa sanki özleri bardağın içinde.
Hani kayısı ve şeftali gibi yaz meyveleri aklınıza geliyorsa çekinmeyin. Onları da dile getirin.
Bir de...
Evet. Evet.
Söyleyin, söyleyin, utanmayın. Kimse sizle alay etmez.
Benzin. Mazot. Az bir şey mazot mu kokuyor?
Tebrikler vallahi.
Bırakın şimdi daha fazla analizi.
Birer yudum alın bu iksirlerden.
Gelin, görün, bakın.
Hilesiz, hurdasız, manipüle edilmemiş, gerçek şarap ne demekmiş.
Bir de şarapta, denge, derinlik, teruar diye bir şeyler duyduğunuzu hatırlıyorsunuz.
Yudumladığınız şarapta tatlı ve ekşi lezzetler arasında süper bir uyum var.
Her yudum damağınızda farklı bir lezzet bırakıyor.
Tuzluluk mu desek, metalimsi bir tat mı, dilinizin ucundan genzinize doğru kayıp giden tarifi zor, bir nevi kızgın taş-mermer nüansı mı?
Şarapta buna mineralite deniyor. Pek az şarapta olan bir özellik.
Dünyanın en iyi şaraplarında bulunan bir özellik.

Kokluyorsunuz, çocukluğunuzda yediğiniz Osmanlı çilekleri gibi...
Şimdi ikinci senaryoya geçelim.
Orta yaşlı, zarif bir bayansınız. Sevdikleriniz için yemek pişirmeyi seviyorsunuz. Herkes size el kararınızın iyi olduğunu söylüyor. Gerçekten de öyle fazla tariflere falan bakmadan pişirir, pişirirken de tadarsınız. İçgüdünüzle hareket eder ve bazen barbunya fasulyeye pişerken portakal suyu eklemek gibi başkalarına tuhaf gelen ama tadınca da hoşlandıkları değişik işler yaparsınız.
Kocanız rakı ve şarap sever ve yakınlarda bir de şarap kursuna gittiği için lokantalarda şarap listesi önüne konunca paniğe kapılmıyor. Siz daha çok sosyal içicisiniz. Partilerde ve dışarı akşam yemeğe gittiğinizde en fazla bir kadeh. Daha çok da beyaz ve roze seviyorsunuz. Kırmızılardan bir tek Kalecik Karası hoşunuza gidiyor. Size acı gelen şaraplara da buz ekliyorsunuz. Kocanız sizle dalga geçiyor ama olsun. Bir iddianiz yok ki. Eşiniz ölçüyü kaçırmadan içsin. Aile mutlu olsun.
Paris’e kaçamak yaptınız eşiniz ile. İlkokul üçteki cici kızınız ve ergenlik dönemindeki sizi zaman zaman üzen oğlunuz bir hafta anneanne ve dede ile. Çoktandır hak ettiğiniz bir tatil bu.
Paris sandığınız kadar pahalı da değil. Eşinizle gittiğiniz Le Balzar adlı bistroda size köşe masa verdiler. Yanak yanağa. Tavsiye üzerine günlük menüden ‘boeuf bourgignon’, Burgonya usulü dana yahni ısmarladınız.
Someliye eşinize bununla bir şarap tavsiye etti. Eşiniz duymamış ama fiyat 40 avro. Aşırı sayılmaz. Kabul etti.
Eşiniz tadına bakmadan rengine bakıyor şarabın. Fazla açık bu diyor. Şarap dediğin boğa kanı gibi olur.
Sonra bir yudum alıyor. Yüzünü ekşitiyor. “Fazla hafif bu. Senin hoşuna gidebilir Azize.”
Someliye şişeyi kaldırmadan bakıyorsunuz. Üzerinde ‘Volnay Premier Cru’ gibi bir şey yazıyor. 2003 yılı.
Burnunuza götürüyorsunuz.
İlginç.
Çocukluğunuzda yediğiniz Osmanlı çilekleri gibi bir aroma.
Bir de... bir de... Hani mutfakta baharatları yerleştirdiğiniz bir tezgah var ya.
Zaman zaman pişirdiğiniz yemeğe zenginlik katar mı diye kapaklarını açıp koklarsınız çeşitli baharatları.
Öyle bir koku. Sanki hepsinin bileşimi.
Dayanamayıp bir yudum alıyorsunuz.
Kadife gibi bir dokusu var. Şarap sek ama damakta tatlı bir izlenim bırakıyor. Çocukluğunuzda çok sevdiğiniz ve Kastamonulu babanıza köyden gönderilen yabani mantarlardan yemiş gibi bir de lezzet kalıyor geriye. O anda kocanız da masa altından hafifçe baldırınızı okşuyor. Hâlâ âşık olduğunuz ve hafif göbeklenmesine ve saçlarının azıcık seyrelmesine rağmen çok yakışıklı bulduğunuz kocanızın stratejik noktaları iyi bilen dokunuşları teninize işlerken şarabın arta kalan lezzeti ruhunuza işliyor. Ürperiyorsunuz. Mutluluk ürpertisi bu. Tensel ve tinsel haz bir arada.
“Ben bu şarabı sevdim Murat” derken hafifçe kızarıyorsunuz. Şarabı bilen o.
Murat gülümsüyor. Someliyenin yeni getirdiği Cote du Rhone şarabını gösterip mırıldanıyor: “Şarap bu işte. Renge bak.”
Ama Murat anlayışlı, toleranslı ve kendi görüşlerini empoze etmeyen ve cömert biri. Onu bu kadar sevmenizin nedenlerinden biri de bu. Someliyeye dönüp ilk şarabı da masada bırakmasını rica ediyor. Siz Volnay’inizi yudumlarken o Syrah-Grenache-Mourvedre karışımı Cote du Rhone şarabı içecek.
Şaraptan anlamıyor olabilirsiniz ama sevildiğinizi iyi biliyorsunuz. Önemli olan bu.
Hayır, siz şaraptan da anlıyorsunuz Azize hanım.
En azından zevkiniz bana, yani
Vedat Milor’a benziyor.

Bu kadar az bilinen şarapları getirmek cesaret istiyor

Zor bir değerlendirme ama bana “Bir beyaz, bir kırmızı, en sevdiğin ve potansiyeline inandığın iki sepaj nedir?” diye sorsalar “Riesling ve Pinot Noir” derim.
İkisinden de pek çok kötü şarap yapılır.
Ama iyisi olunca...
Maalesef ülkemizde pek bilinmeyen ve yerli üreticilerin pek yüz vermediği, deneyince de pek başarılı olamadığı şaraplar bunlar.
Bir yerden başlamak lazım.
Ülkemizde bilinmediği için cesaret ister bu şarapları ithal etmek.
Kayra’yı bu cesareti gösterdiği için tebrik ediyorum.
İthaline başladıkları Adam Riesling Reserve 2008 Fransız ve Alsace bölgesinden. Sek bir Riesling. Burunda yeşil elma ve laym aromalarına ek olarak hafif mazot aroması da azıcık gelişmiş. Alman Riesling’leri kadar zarif ve mineralite açısından zengin olmasa da daha gövdeli (yüzde 12 alkol Riesling için epey yüksek) ve bitim uzunca. Fiyatı 62.50 TL.
Yeni Zelanda’dan getirdikleri Nobili Icon Pinot Noir 2009 da bu çok kompleks sepaja iyi bir giriş şarabı. Burunda bu sepajın iyi örneklerine özgü kurutulmuş yaban mantarı ve topraksı aromalar, oldukça olgun ama reçelimsi olmayan kırmızı orman meyveleri aromaları ile birlikte hissediliyor. Damakta da haz veriyor ama bitimdeki azıcık vejetal notlar ve yeşilimsi tanenler-astringency şarabın sıcak iklim özelliğini vurguluyor (dünyanın en iyi Pinot Noir’ları daha soğuk bir iklime sahip olan Fransiz Bourgonge-Burgonya bölgesinden çıkar). Fiyatı 86 TL.
Ayrıca her iki şarap da birçok yemek ile uyumlu. Riesling her türlü suşi, saşimi, marine balık, deniz mahsüllü salata, Ege otları hatta beyaz etler ile uyumlu. Fransızlar bu şarabı choucroute ile de çok sever, siz de isterseniz lahana kapuska ile de deneyin.
Pinot Noir ise özellikle av etleri için biçilmiş kaftan ama danaya göre daha av etimsi lezzeti olan güzel bir kuzu yemeği ile deneyin.
Eğer dana ile denerseniz sosa Pinot’daki aromalara uyum sağlaması için çilek ya da frambuaz ve hafif tatlı baharatlar eklemenizi tavsiye ederim.
Bizde az bilinen ama her şarapseverin tatması gereken bu şarapları ithal etmeye başladıkları için de Kayra’ya teşekkür ederim.