NATO’nun sonu

“NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti.”

Geçtiğimiz hafta Fransa Cumhurbaşkanı Macron, The Economist dergisine verdiği mülakatta bu sözleri sarf etmiş. Yani 1949’da Sovyet Bloku’na karşı kurulan NATO’nun resmen ölüm ilanını vermiş. Bunun için biraz erken davranmış olsa da, o kaçınılmaz son sanki hızla yaklaşmakta.

Batı içindeki yarık

Macron’un bu çıkışı aslında kimseyi şaşırtmadı. Fransa lideri zaman zaman başını çıkarıp böyle “çıkıntılık”lar yapıyor ve “rol çaldığı” için de ABD Başkanı Trump’ın sinirlerini yerinden oynatıyor. Hakeza, Macron bu teşhisinin ana müsebbibi olarak Trump’ı göstermiş. ABD’nin Avrupa ile koordinasyon eksikliğinden dem vurmuş.

Gerçekten de Trump ne zamandır Fransa ve Almanya ile didişiyor. Hatta “stratejik ilişki” kavramının vücut bulmuş hali olan ABD-İngiltere ilişkisini bile irdeliyor. İşi, ülkesini NATO’dan çıkaracağını söylemeye kadar vardırdı. Yakındığı ana başlıklar ise İran’la yapılan nükleer anlaşma, Rusya ile ilişkiler ve NATO’ya ayırdıkları bütçe.

Buna rağmen hem Trump, hem Almanya Başbakanı Merkel gibi bazı Avrupalı liderler zaman zaman İttifak’a hayat öpücüğü veren açıklamalar yapıyorlar. Trump, en son, haziranda, Normandiya Çıkarması’nın 75. yıl dönümü için gittiği Londra’da şöyle demişti: “Bu, tarihin gelmiş geçmiş en büyük ittifakıdır. Asla yok edilemez!”

NATO’yu henüz dağıtmak istememelerinin asıl sebebi ise, yaşadıkları güç kaybı. Dünya çok hızlı bir değişimden geçiyor. Güç dengeleri yeniden oluşuyor. Çin ve Rusya birbirine kenetlenerek yükselirken ve güç merkezi Batı’dan Doğu’ya kayarken... Avrupa kendi içinde bölünüyor. ABD içine kapanıyor. İkisi arasındaki uçurum da açılıyor. Bu da Batı’nın zaten kaybetmekte olduğu gücün daha hızlı kayıp gitmesine sebep oluyor.

Ancak zevahiri kurtarmaya yönelik NATO-sever çıkışlar yine de Macron’un ilan ettiği kaçınılmaz sonu önleyemeyecek gibi görünüyor. Neden mi?

Zemin kaybı

Antik Yunan tarihçisi Thucydides vakti zamanında, “Ortak korkular bir ittifakın tek sağlam temelidir” demiş. Bugün NATO’nun verdiği test de işte tamamen bu. Üyelerinin ortak bir düşmanı yok. Hepsinin derdi tasası ayrı. Birbirinden gayrı.

Soğuk Savaş döneminde Batı’nın Sovyet Rusya’ya karşı kurduğu NATO, bugün bambaşka bir güvenlik ortamı içinde. Soğuk Savaş biteli neredeyse 30 yıl olacak. Artık tehdit, tek bir devlet ya da belli bir coğrafi bölge değil. Bugünün tehditleri küresel. Terör, mülteci sorunu, siber güvenlik, kitle imha silahları, iklim değişikliği... Bunlardan bazıları birkaç ülkeyi, bazıları ise tüm dünyayı ilgilendiriyor.

Dolayısıyla, bu yeni tehditleri sadece NATO üyeleri paylaşmadıkları için, üye olmayan ülkelerle de (Rusya dahil) iş birliği yapmak gerekiyor. Bununla birlikte, farklı tehditlere maruz kalan ülkeler, kendi aralarında farklı güvenlik grupları oluşturuyor. Mesela Doğu Avrupa ülkeleri Rusya tehdidi etrafında kümelenirken, güneydekiler mülteci krizine odaklanıyor.

Kısacası, NATO bugünün şartlarına hitap etmiyor. Geleneksel, miadını doldurmuş bir güvenlik anlayışıyla hareket etmesi de artık mümkün değil. Benzer bir çelişkiyi ve bölünmeyi bugün Avrupa Birliği de yaşıyor. Yeni koşullara uyum sağlayamadığı için savruluyor.

Bu yüzden Soğuk Savaş zamanının bu kurumları ya raf ömrünü tamamlamış olan eski paradigmayı değiştirecekler ki böyle bir vizyon ve kararlılık ufukta görünmüyor ya da zamanla devre dışı kalacaklar. Zira artık ortak bir korku etrafında toplanmaları imkânsız gibi.

Kıssadan hisse; güvenliği sağlamak için kurulmuş bir savunma ittifakı olan NATO, şimdilerde kendi hayatını savunmaya çalışıyor desek yeridir.