İktisattan çıkınca

"İktisattan Çıkış" adlı değerli kitabın yazarı Prof. Dr. Emre Alkin, kimsenin önem vermediği çok önemli ekonomik konuları gündeme getiriyor. Bunlardan biri çevre felaketi. Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler’in hazırladığı rapora göre, yılda 9 milyon kişi çevre kirliliği sebebiyle ölüyor. İkinci ölüm sebebi ise, sigara ve tütün kullanımı ve neredeyse yılda 8 milyona yakın insan bu sebepten ölüyor. Üçüncü sırada AIDS, sıtma ve tüberküloz yer alıyor; tam olarak 3 milyon kişi bu hastalıklardan ölüyor. Alkol kullanımından dolayı 2.5 milyon kişi, az beslenme veya kötü beslenme sebebiyle 2 milyon kişi ölürken, trafik kazaları sebebiyle 1.5 ile 2 milyon arasında kişi ölmekte. 1 milyona yakın kişinin uyuşturucudan öldüğünü görüyoruz. Savaş, silahlı çatışma veya cinayet sebebiyle ölenlerin sayısı ise 500.000 civarında.

Gerçek tehlikenin nerede olduğu açıkça görülüyor: Çevre felaketi.

Trump bunları biliyor

Siyasi iktidarların merkez bankalarını eskisine göre daha fazla eleştirmelerinin sebebi basit. Artık, merkez bankalarının misyonu sona eriyor. Bunun en ciddi kanıtı da kripto paraların ortaya çıkışı.

ABD ekonomisi şu an küresel gelirin neredeyse %25’ini yaratıyor. Toplam 19.4 trilyon dolarlık bir ekonomiden söz ediyoruz. Hemen arkasından gelen Çin ekonomisi 15 trilyon dolar civarında bir milli gelire sahip.

ABD’nin Apple ve Microsoft gibi şirketlerle dünyada hegemonya kurması, Google ile tamamen gücü ele geçirmesi, Facebook, Twitter, Instagram üçlüsüyle de zirveye oturması Japonya’yı saf dışı bıraktı. Sony bile mali açıdan zor duruma girdi.

Trump’ın 290 milyon civarındaki Amerikan nüfusunun kendi kendine yetmesi için Merkantalist dönemden kalma tezler ürettiğini de sanmıyorum. Büyük ihtimalle yurt dışında yatırımları olan ABD şirketlerinin sağladığı istihdam gücünü tehdit olarak kullanarak 3. ülkelerin diz çökmesine çalışıyor olabilir.

Diğer taraftan, Türkiye gibi ülkelerin Çin’de üretilen ABD markalarının ürünlerine ilave gümrük vergisi koymaları açıkçası hiçbir işe yaramıyor. Vatandaş yine bu markaları tercih ediyor ve pahalı olmasına rağmen satın alıyor. Trump bu gerçeği de mutlaka biliyor.

Borçluluk

Japonya’nın bugünkü borç/milli gelir oranı %239. Hemen arkasından Yunanistan %181 ile geliyor. Lübnan %149, İtalya %132 ve Portekiz %130 gibi oranlarla ilk 5’e girmiş durumda. %100’ün üzerinde borç/milli gelir oranına sahip bir ülkenin büyüme hızını sürekli olarak yüksek tutması gerekiyor ki bunun da enflasyon ve finansal krizler gibi yan etkileri olabiliyor.

“Türkiye’nin borçluluk oranı bu ülkelere göre oldukça küçük, neden krize girelim ki?” diyebiliriz. Maalesef, Türkiye’nin borcunun vadesi düşük ve faizi çok yüksek. Milli gelire oranla %40 civarında olan kamu borcu/milli gelir oranı ilk bakışta içimizi rahatlatsa da, Türkiye’nin dünyaya sunduğu herhangi bir hikâye olmaması, düşük vadede çok yüksek faiz teklif etmesi “riskli ülke” olarak değerlendirilmesine sebep oluyor.

Yanlışlıklar

Ekonominin içine matematiği karıştırıp, pratiğinden uzaklaştığımızda, analiz yanlışlıkları ortaya çıkabiliyor:

Zamanında, IMF uzmanları kısa vadeli bir analize bakarak yanıltıcı bir rapor yayımlamış; Harvard akademisyenleri ise borç-büyüme ilişkisinin analizini eksik bırakmışlardı.

IMF’nin o sıralarda yöneticisi olan Stanley Fischer, 2000’li yılların sonuna doğru yazdığı bir makalede, 1999 yılında Türkiye ile imzaladıkları standby düzenlemesindeki şartların birçoğunun yanlışlığına işaret etti. Örneğin, “sürüklenen kur” politikasının faydadan çok zarar getirdiğini itiraf etmesi önemlidir. Halbuki o zamanlarda Fischer bunu savunanlardan biriydi. Standby düzenlemesi, kısa vadeli bir rahatlama ve kredibilite artışı getirse de 2000 yılının sonuna doğru ekonominin hızla krize doğru sürüklenmesine sebep olmuştur.