Geri Dön

'Çocukluğa gereken kıymeti vermiyoruz'

“Oyuncu anne” Şermin Yaşar, “Çocukluk bizim toplumumuzda kıymet gören bir zaman dilimi değil, o yüzden büyümeye bu kadar meraklıyız” diyor.

'Çocukluğa gereken kıymeti vermiyoruz'
Ceyda Ulukaya / ceyda.ulukaya@milliyet.com.tr

 

Şermin Yaşar, namı diğer “Oyuncu anne” dokuzuncu çocuk kitabı “Oh ne âlâ memleket”le karşımızda. Yetişkinler için de yazıyor olsa da, çocuklara hitap etmeyi çok daha anlamlı bulanlardan. Aynı zamanda çocuklara da danışarak yazmak gibi bir alışkanlığı var. Çünkü, çocukluğa kıymet verenlerden. Son kitabında, “Okul neden var ki?” sorusuna kafa yoran bir grup afacanın, okul yönetimini ele geçirdikten sonra bulduğu yanıtı konu ediyor; tam da karantina nedeniyle okullarından uzak kalan çocukların, okulla, evle, arkadaşlarıyla ve oyunla ilişkisinin dönüşüme uğradığı döneme denk gelen, gerçekçi bir kurguyla. Yaşar’la Doğan Egmont Yayınları’ndan çıkan “Oh ne âlâ memleket”le başlayıp çocuk ve yetişkin olma hallerini konuştuk.

- “Oh ne âlâ memleket”, “Okul neden var?” sorusu üzerine düşündüren bir kitap. Karantinada mı yazıldı?

Karantinadan önce yazmıştım. Fakat 23 Nisan’da yayınlamak üzere saklıyorduk, bu yıl 100. yıl dönümü olduğu için bir armağan olsun istemiştim. Hem kitaptaki olay örgüsü de 23 Nisan’ın 100. yıl dönümüyle  örtüşüyor. Pandemi olunca basamadık; çünkü ne olursa olsun çocuklar kitabı almak isteyecek ama internet üzerinden alacak, bu durumda hem kargocular çalışacak hem eve kargo girecek ve risk teşkil edecekti. O yüzden baskıyı erteledik ama 23 Nisan niyetimizden uzaklaşmamak için o tarihte sesli kitap olarak ücretsiz yayınladık. Normalleşmeyle birlikte basılı kopyasını çıkardık.

- Okula gitmek istemeyen bir grup çocuğun hikâyesini anlatıyorsunuz. Gerçekte de karantina nedeniyle okuldan uzak kaldı çocuklar. Bu dönem, onların okulla ilişkisini etkiledi mi sizce?

Okulların kapanması çocukların hayalidir, bunu biliyoruz. Kurgusunu biraz buradan alan bir kitap. Biz yetişkinler olarak okulu sadece eğitim alınan bir yer olarak kodluyoruz ve çocuklara da böyle empoze ediyoruz ama aslında orası çocuğun sosyalleşebildiği, kendini var edebildiği bir yer. Ve okulun olmaması, çocuğun bunlardan da mahrum kalması demek. O yüzden bu süreçte, itiraf etmese de pek çoğu özledi okulu. Kitapta da farklı senaryoları yaşayıp okulun aslında ne demek olduğunu ve kendilerine nasıl fayda sağladığını anlıyorlar. Yaşadığımız pandemi sürecine denk gelmesi, hikayeye bu anlamda gerçekçilik kattı.

- Yetişkin bakış açısı okul sevmeyen çocuğu onaylamıyor ve bu bir çatışma sebebi. Siz bu çatışmanın nasıl çözülebileceğine dair de fikir veriyorsunuz. Yetişkinler bu çatışmada neyi kaçırıyor sizce?

Bence yetişkin olarak gözden kaçırdığımız en önemli şey empati. Biz hemen büyüyen bir toplumuz. Hele anne baba olunca çok büyüdük sanıyoruz ve kendi çocukluğumuzu unutuyoruz. Kendi çocukluğuna baktığında sen koşa koşa mı gidiyordun? Çok mu düzenli bir öğrenciydin? Ebeveynliğin genelinde empatiyi merkeze oturttuğun zaman çok daha anlayışlı oluyorsun. Hayatın genelinde de bu böyle. Değişim de ancak empatiyle mümkün olabiliyor.

- Peki çocukluğumuzu neden unutuyoruz?

Benim gördüğüm ve hep de şikayet ettiğim şey şu: Çocuk olmak bizim toplumumuzda çok da sevilen bir şey değil. Örneğin çocuk kelimesini bile hakaret gibi kullanırız, negatif anlamı vardır: Çocukluk etme, çocukça konuşma... Çocukluğa gereken kıymeti vermiyoruz. Çocuk yetiştirirken de bir an önce içinden çıkılması gereken dönem gibi bakıyoruz. Örneğin küçük çocukları olan insanlar teselli edilir. Gider deriz ki, “Sık dişini, birkaç seneye kurtulursun, büyüyecek”. Çocukları büyümüş olanları da tebrik ederiz, “Maşallah kurtarmış o artık kendini” deriz. Bu çok acıklı bir senaryo aslında. Beni, yaşları birbirine yakın üç çocuğum olduğu için yıllarca şöyle teselli ettiler: “Ama sen toptan büyüteceksin, toptan kurtulacaksın”. O yüzden çocukluk kıymet gören bir zaman dilimi değil. Bir an önce bitsin gitsin istiyoruz. Ve hepimizin dilinde şu var çocuklara karşı: Ah bir büyüseler de rahat etsek. Böyle bir ortamda çocuk da büyümeye odaklanıyor. O yüzden çoğumuz büyümeye bu kadar meraklıyız. O zaman da çocukluğu çok gerilerde bir yerlerde bırakıyoruz. Halbuki dönüp bir düşünsek acaba en son ne zaman sokakta oynadık? Çünkü bir gün bunun sonuydu. Azalıp bitti ve geri dönmedik. Ve doğal olarak çocuğu anlamıyoruz.

Çocukluğa gereken kıymeti vermiyoruz

- Bugünün çocukları Alfa kuşağı. Ebeveynlerinin çocuklukları onlara göre farklı bir dönemde geçti. Bu da bir engel olabilir mi?

Çocuklar bin yıldır oyun oynuyor, koşuyor, merak ediyor, soru soruyor... Temelde ihtiyaçlar değişmiyor. Bizim o ihtiyaçlara verdiğimiz yanıtlar farklılık gösteriyor. Bugünkü çocukların yaşadığı her şeyin izdüşümü bizim çocukluğumuzda da var. O yüzden ortak bağ kurabilmek önemli. Çocuklar ve çocuk kalanlar deriz ya... Çocukluk öyle bir şey ki, zaten senden ayrılmıyor. Bırakabildiğin bir şey değil. Nasıl ki insan olmayı bir kenara bırakamıyorsan, çocukluk da senin bir parçan. Bugünün çocuklarına bakmadan önce ilk bakmamız gereken yer bence kendi çocukluğumuz.

- Siz çocukluğunuzda neler okurdunuz?

Maalesef, kitaba ulaşmakta bugünkü kuşaklar kadar şanslı değildim. Köyde geçirdim çocukluğumu. “Dedemin Bakkalı” kitabım, aslında benim kendi çocukluk öykümdür. Bakkal bekliyordum. Fakat bu, bütün ilköğretim müfredatını hızlandırılmış bir şekilde öğrenmek demek. Kapıdan giren herkesle konuşuyorsun bir kere ve dinliyorsun. Bir şey tartıyorsun, para üstü veriyorsun, toplayıp bölüyorsun... Okul orada devam ediyor bir anlamda. Hayatı okuyor olmak da çok değerli. Örneğin çocuklarımdan biri kitap okumaktan hoşlanmıyor. Ben de, peki diyorum, bir noktada hoşuna gidecek ama o zamana kadar şunu yapalım: Her gün benimle gel ve birlikte koruda bir saat yürüyüş yapalım. Gördüklerin hakkında konuşalım. Bunu okumaktan sayacağım diyorum, çünkü bu da okumak. Bazen camdan bakıp bir ağaç hakkında da konuşabilirsiniz. O ağacın meyvesi, düşen yaprakları, yaşı, geçirdiği hastalıkları, kimin diktiği ve bundan sonra ne olacağıyla ilgili. Bütün bunlarla tek bir ağaç da çocuk kitabı olabilir zaten. Bazen de tersten gitmek gerekiyor.

“Çocuklar ideal kahramanlara gıcık oluyor”

- Yazar gözüyle çocuk kitabının olmazsa olmazları neler size göre?

Benim kitaplarımda mutlaka olmasını istediğim şey, mizah duygusu. İkincisi güncel bir bağlamı olsun istiyorum, bugün çocuklar ne konuşuyor? Gelenek mutlaka olsun. Bir öncesinde ne vardı? Babaanne, teyze, nine motifi. Bu size Anadolu’yu da getiriyor, çocuğun belki uzak olduğu kültürden tatlar da veriyor. Tabii iyi bir dil kullanmaya gayret ediyorum, ona birtakım kelimeler kazandırması için. Ve belki en önemlisi çocuğun kahramanı kendisiyle örtüştürebilmesi, onunla bir duygu bağı kurup “tam da benim gibi biri” diyebilmesi. Çünkü o zaman anlaşıldığını hissediyor. Öyle olduğunda kitabı seviyorlar zaten. Bazen yetişkinlerden gelen yorumlarda şu olur: “Ama kahraman çok yaramaz.” E gerçeği bu. Benden beklenen ideal bir çocuk tipi çizmekse, ki ideal çocuk nedir? Bu daha büyük bir tartışma... Sabah kalkıp kahvaltısını kusursuz eden ve okula koşarak gidip derslerini güzel güzel yapan çocuksa, hayatın gerçekliğinde yok ya da çok az. Kaldı ki çocuklar ideal kahramanlara da gıcık oluyorlar. Ben de öyleyim.

“Eski bayramlar hâlâ yaşanıyor”

- Kitaplarınızda geleneğe de yer vermeyi önemsediğinizi söylediniz. Önümüz bayram. Ve bayramlar da gitgide çocukluğumuza ait bir nostalji gibi hatırlanır oluyor. Siz bayramları nasıl geçiriyorsunuz? Çocukların bayram anısı/ geleneği oluşması için özel bir çabanız oluyor mu?

Biz bayramlarımızı -pandemi dolayısıyla geçen bayram gidemedik, bu bayram da gitmeyeceğiz- hep köyde geçiririz. Orada eski bayramlar hâlâ yaşanıyor. Dolayısıyla çocuklara anlatmaya gerek kalmadan, yaşayarak öğreniyorlar zaten. Geçtiğimiz bayram gidemedik. Fakat yine erken kalktık, yine bayram sofrası kurduk, yine bayramlaştık, harçlıklar verildi. Buradaki komşularımız da evlerindeydi. Hepimiz aynı saat için haberleştik, saat tam 12.00’de kapımızın önüne çıkıp karşıdan birbirimizle bayramlaştık. Bu da zorunlu olduğumuz ama farklı bir tecrübeydi. Bayramlar hâlâ yaşanıyor. Yaşanmıyor diyorsak gerekli çabayı sarf etmediğimiz için olabilir.

Adetler, gelenekler, bayram yemekleri, bayramlıklar, bayram harçlıkları hepsi yerinde duruyor. Bizi artık eskisi kadar heyecanlandırmıyor olabilir ama çocuklar için öyle değil. Onlar biz çocukken nasıl heyecan duyuyorsak öyle heyecan duyuyor, merak ediyorlar.

Üç bacaklı sokak köpeği ile temizlik işçisinin yürek ısıtan dostluğuİzmir'in Karşıyaka ilçesinde temizlik görevlisi Mustafa Sağsöz (51) ile 3 bacaklı sokak köpeği "Kola", 5 yıldır hiç ayrılmadan birbirlerine yol arkadaşlığı yapıyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber