Geri Dön

Çan'dan dünyaya yayıldı

Kisveler yok oldu, Akın Grubu doğdu





Hanidir unuttuk onları... Aslında unutan biz değildik, onlar 'unlarını elemenin' mutluluğu ile eleklerini kızlarının, oğullarının ellerine tutuşturmuşlardı. Bizler de eleğin peşinde koşuşturduğumuzdan, sayfalarımızı yeni kuşak işadamı ve işkadınları doldurur olmuştu...
Ancak, 29 Ekim 2003 tarihi geldiğinde bu kez onlar 'Müsaadenizle çocuklar' dediler ve tüm haşmetleriyle yeniden döndüler. Anlatacakları çok şey vardı. Çünkü onlar tanıktılar... Yaşları Cumhuriyet'e yakındı ve son 50 yılın sanayisine onlar imza atmıştı.
Onlar İbrahim Bodur, Mecit Bahçıvan ve Haydar Akın'dı.
Yıllar saçlarını ağartmış, yüzlerindeki çizgileri artırmış... Ama buna karşın kaygılar epeyce azalmış olduğundan kendilerini sıkmadan, neşeyle ve bazen de hüzünle anlattılar bize geçmişi.
Haydar Akın,"Biz çilekeş bir kuşağa aitiz" diyor. İşaret ettiği çilekeş yıllar İbrahim Bodur'un "Yamalı giysilerle dolaşırdık", Mecit Bahçıvan'ın ise "Yiyecek de giyecek de yok, perişanlık yaşardık" diye tanımladığı yıllar. Yani onların da, Cumhuriyet'in de henüz çocuk olduğu 1930'lu yıllar.
İbrahim Bodur, "Sanayi Odası kurucularından hayatta kalan birkaç kişiden biriyim" diyerek o dönem tanıklarının aramızdan ayrıldıklarını hüzünle hatırlatıyor... 'Gidenlerin' anlatamadıkları ne çok şeyler olmalı. 'Ekonomi' dediğin sadece kuru rakamlardan, göstergelerden oluşmuyor ki... Neyse ki onlar aramızdalar ve anlatıyorlar.


Hasret giderdiler
Cumhuriyet'in 80. yılı sebebiyle sanayinin 'duayeni' bu üç isimle Kale Seramik'in Levent'teki yönetim binasında buluştuk. İbrahim Bodur, arkadaşlarına ev sahipliği yapmaktan mutluydu. Çok uzun süredir bir araya gelemeyen 'üç yaşlı kurt' bir yandan hasret giderirken, bir yandan da eski günlere döndüler.
Ve bize hitaben, "29 Ekim gibi özel bir günde, hatırlanmak, eğer bu ülkeye emeğimiz geçtiyse, ne mutlu" dediler.
Anlattıklarına bakılırsa Cumhuriyet'in 80. yılında onlar en çok yarattıkları istihdam ve katma değerle gururlanıyorlar.
İbrahim Bodur, "Geriye baktığımızda Türkiye'ye ne verdik diye konuşuyoruz" diyor.
Yeni ekonomiye inanıyorlar, izliyorlar ama onlara göre ekonomi liginin şampiyonu hâlâ sanayi. Üretim sayesinde insanların geçindiğini, aç kalmadıklarına inanıyorlar. Uzun yıllar öncesinde de kalsa çektikleri onca yoksulluğu unutmamışlar.
Yolsuzluk yaparak 'köşeyi dönenlerden' nefret ediyorlar. "Eskiden 'hap yap, para kap' anlayışı vardı. Bu artık bitti" diyorlar. Geçmişte de kolay para kazananların bulunduğunu ama onların kalıcı olamadıklarını belirterek 'iyimserlik' mesajları gönderiyorlar.


Üç işadamı üç öykü
"Gıda, giyim ve barınma. Bu üçü insana dair en önemli ihtiyaçlardan. Bu anlamda üçümüzü bir araya getirmeniz manidar" diyor İbrahim Bodur. Haklı da. Bu üç sanayici, insanın en önemli ihtiyaçlarını karşılamak için yatırımlar yapmış bugüne kadar. Hatta bu sektörlerin öncüleri olmuşlar.
Bodur, 50 yıl önce Çan'da kurduğu seramik fabrikasıyla banyo ve mutfaklarımızı döşerken; Haydar Akın, ürettiği iplik ve kumaşlarla giyim ihtiyacına imzasını atmış. Mecit Bahçıvan da tam 40 yıldır sadece peynir üretiyor. Bu sayede, topladığı sütlerle, yüzlerce süt üreticisine de istihdam sağlamış.
Üçünün de ortak noktası kendi sektörlerinin ilklerinden olmaları. Bu hem onların girişimci ruhlarını anlatıyor hem de dönemlerinin konjonktürel koşullarını. Çünkü onlar 40 - 50 yıl önce işe başladıklarında Türkiye 'toplu iğneyi' bile üretemiyor.

brahim Bodur, 1928 yılında Cumhuriyet henüz beş yaşındayken Çanakkale'nin Yenice Kazası, Nevruz Köyü'nde doğmuş. Köyünün adı onun için çok önemli çünkü Selçuklu beylerinden birinin adını taşıyan 'Mavruz' köyünün adını Nevruz olarak Atatürk değiştirmiş. Mustafa Kemal Atatürk ile kendisi arasında kurduğu ilişki (köyünün adı bile olsa) onun için çok önemli.
İbrahim Bodur, çocukluğuna döndüğünde şimdiki gençlerin eğitim alma konusundaki olanaklarını gıptayla izliyor. 'Haftada bir Cumhuriyet gazetesi getirilirdi. Biz gazeteyi bayrak yapar sokaklarda dolaşırdık. Bir gazeteye hasrettik' diyor.
Hasreti kendi ailesinin yoksulluğundan değil memleketteki yokluktan. Üstelik ailesinin ekonomik koşulları döneme göre hiç de fena değilmiş. İbrahim Bodur ailesini şöyle anlatıyor: 'Bir ablam, bir de abim vardı. Bizim aileye Boduroğulları denirdi. O zamanlar süpermarket gibi her türlü şeyin satıldığı bir bakkaliye dükkânımız vardı. Halk bakkaliye dükkânından takas mantığı ile alışveriş yapardı. Ayrıca babam bölgeye Virginia tütününe benzeyen bir cins tütünün tohumunu getirmişti. Sonradan tütün ticaretini geliştirdi ve 1933 yılında ihracata bile başladı.'
Görüldüğü gibi ailenin ekonomik durumu gayet iyi ama Bodur, köyde ilkokul olmadığından Yenice'deki okula 'merkep'le gidip geliyor. Merkep'in öyküsü de ilginç. Torununun yürümesine gönlü dayanamayan babaannesi merkep almaya karar veriyor. Kilimle takas ettiği merkebin adını da 'çul' koyuyor. Ve Bodur bu merkebin sırtında üç sene okula gidip geliyor.
Dördüncü sınıfa geçtiğinde ise ona bir bisiklet alınıyor. İlkokuldan sonra Balıkesir Lisesi'ne gidiyor ve ortaokulu burada okuyor. Daha sonra 1944 - 1946 yılları arasında Robert Kolej'de eğitimine devam ediyor. Ardından North Carolina Üniversitesi'nde eğitim alıyor. 1950 yılında genç bir girişimci adayı olarak ülkesine geri dönüyor. Ve geçmişi hiç unutmuyor:
"Biz ekmek karnesi ile büyüdük. Yamalı giysiler giydik. O zamanlar sadece kaputbezi vardı. Fanila yok her şey kaputbezindendi. Topluiğne dahi ithal edilirdi. Atatürk'ün de dediği gibi askeri zaferlerle hürriyeti kazanıyorduk ama bu zaferlerin anlamı ve devamı ekonomik zaferlerle gelirdi."
Bu cümlesinden de anlaşılacağı gibi İbrahim Bodur, sanayiciliğe bir 'nefer ruhuyla' başlıyor.


Çan'da deve damı olur başka bir şey olmaz
1955 yılında seramik sektörüne adım atan Bodur, dört yıl sonra Çan'da üretime başlıyor.
İbrahim Bodur sanayiyi köylere kadar götürmekle haklı olarak övünüyor: "Çan'da elektriği 15 yıl ben verdim. 'Çan'da deve damı olur, bir şey olmaz' diyorlardı. Ama ben yılmadım fabrikayı kurarken şirkete halkı da ortak ettim. Bunun için köy köy, kapı kapı dolaştım. Öylesine zorluk çektim. Ama halk bana inandı. İlk başladığım ortaklıklardan devam edenler var. Dedeleri ile başladım. Babaları ile devam ettim. Şimdi çocuklarıyla çalışıyorum. Çanakkale Seramik'in ismi ile akla I. Dünya Harbi geliyor. Ben şehit kanlarının döküldüğü topraklardan seramik yapıp o ülkelere gönderiyorum."


İşçileri ona BMW aldı
Topraktan katma değer yaratan Bodur bugün, 62 milyon metrekare üretim ile dünyanın üçüncü büyük şirketine sahip.
5 kıtaya ihracat yapan Bodur'un 5 bini aşkın çalışanı var. Yıllık cirosu ise 600 milyon dolar.
Bodur'un tüm bu başarının yanında unutamadığı bir de anısı var. O da işçilerinin kendi aralarında para toplayarak kendisine BMW marka otomobil hediye etmeleri.

aydar Akın ile birlikte Çan'dan daha güneye Denizli Buldan'a uzanıyoruz. Yine aynı yıllar. Haydar Akın, 1926 doğumlu. İbrahim Bodur'dan sadece iki yaş büyük. O Cumhuriyet'e iki sene daha yakın olmakla övünüyor. Haydar Akın da varlığının Cumhuriyet'e bağlı olduğuna inanıyor ve anlattığına bakılırsa da çok haklı görünüyor.
'Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun'un çıkmasından sonra geleneksel kıyafetlerin yerini modern kıyafetlerin almasıyla bir anlamda Cumhuriyet Haydar Akın ve ailesine 'Yürü ya...' demiş.
Bunun hikâyesini ise şöyle anlatıyor:
"Denizli Buldan dokumacılığın memleketidir. Sokaklarından dokuma tezgâhlarının sesi eksik olmazdı. Ses çoksa işler iyi, piyasa hareketli demekti. Ses yoksa piyasa durgun anlamına gelirdi. Dedemden bu yana ailem de dokumacılıkla uğraşırdı. O dönemde peştamal ve kadın paltosu için kumaş dokuyorduk.

40 tezgâhla işe başladı
Babam el tezgâhında dokunan bu kumaşları Türkiye çapında satıyordu. Bu konuda en kaliteli üretim bizdeydi. 1934 yılında çıkarılan 'Bazı Kisvelerin (giysi) Giyilemeyeceğine Dair Kanun' bu kumaşların üretimini yasakladı.
Kanunla birlikte üretimimiz ve satışlarımız durdu. Bunun etkisiyle İstanbul'a gelmeye karar verdik. Abimle beraber Sultanhamam'da mağaza açtık. Bir aile dostumuzun önerisiyle Almanca öğrenmek için Alman Lisesi'ne yazıldım. Ardından İstanbul İktisat Fakültesi'nden mezun oldum."
Akın, abisi Rüştü Akın ile birlikte babasının Denizli'den gönderdiği el dokumalarını satmaya başlar. 1940'lı yıllarda yurtdışına yönelik çalışmalarını artıran iki kardeş, 1956 yılında Akın Tekstil'i kurarlar. 40 dokuma tezgâhı ile başladıkları faaliyetlerine boya, apre, iplik ve konfeksiyonu eklerler.
1968'de iplik fabrikası kurulur. Entegrasyona yönelik bu adım da, bir kilometre taşıdır. Akın, "O yıllarda çok fazla iplik fabrikası olmadığı için, muhtelif kalitelerde iplik alarak yüksek kalite kumaş yapmakta zorlandığımız oluyordu" diyor.


110 milyon euro ciro
Böylece kaliteleri istikrara kavuşur. 1970'li yıllarda ihracat için kollar sıvanır, Avrupa'daki meslektaşlarla boy ölçüşebilmek, onların seviyesinde mal yapabilmek için yeni etütler yapılır, yeni bilgiler öğrenilir ve yeni kimyasallar, boyalar üretilir.
1975 yılında üretiminin yüzde 40'ını ihraç eden bir firma haline geldiklerini söyleyen Akın, 90'ların başlarında Akın Tekstil'in Trakya'da bir yere yerleşmesine yönelik bir karar aldıklarını belirtiyor. Bu kararla birlikte şirket Lüleburgaz'a yerleşir.
Haydar Akın'ın 1956 yılında küçük bir dokuma işletmesi olarak kurduğu şirket bugün, 70 milyon euro ihracat, 110 milyon euro da ciroya sahip. Dünyanın önde gelen moda devlerine satış yapan Haydar Akın, "O günle şimdiyi kıyaslarsam kalite büyük ölçüde değişti. Türkiye'de eskiden kaputbezi gibi ucuz dokuma vardı. Şimdi kalite yükseldi. ABD'deki firmalar eskiden İtalya'dan alıyordu kumaşı, şimdi bizden alıyorlar" diyor.

ecit Bahçıvan bu üçlünün en genç olanı. 1931 yılında doğmuş. Ve de yaşam öyküsüne bakıldığında 'en çileli' geçmişi yaşayan da o.
Çünkü bir göçmen... Ailesiyle birlikte kendilerine yeni bir yaşam kurmak için 1933 yılında Türkiye'ye geldiklerinde, daha uzaklara gitmeye vakit bulamadan Muş'a yerleştiriliyorlar.
Bu aileye Bahçıvan soyadını da dönemin Muş Valisi veriyor. Ancak köklerinde bahçe işiyle uğraşan kimse yok.
Mecit Bahçıvan okula başladığında zorluklar da başlıyor. "Bir günlük öğünü bir ay bulamazdık. Elektrik yok, gaz yağı yok. İş yağından yapılan çıraların önünde ders çalışırdık. Gıda yok, giyecek yok, perişanlık yaşadık. Tenefüslerde bir şeyler satar, harçlığımı çıkarırdım. Yazları dondurma, su satardım. Türkiye'nin en iyi dondurmasını yapardım. Hem okur, hem çalışırdım."
Bahçıvan'ın, o dönemden unutamadığı sadece bir çift potin. Çünkü Bahçıvan dönemin alay komutanının dikkatini çekiyor.
"Alay komutanı 'bu çocuk hem çalışıyor, hem okuyor ama ayakkabısı yok' diyerek bana bir çift potin verdi" diyor.

'Muş küçük geldi'
Yine o dönemde Bahçıvan'ın yolu Diyarbakır'a düşüyor. Orada kaşar peynirini ilk defa gören Bahçıvan, birkaç teker kaşar peyniri alarak Muş'a dönüyor. Peynirin ilk müşterisi askerler oluyor.
Peynirin Kars'ta yapıldığını öğrenen Bahçıvan, "Neden Muş'ta yapılmasın" diyerek kaşar üretimine girişiyor. Hikâyenin gerisini Bahçıvan'dan dinleyelim:
"Bir kalfa buldum, getirdim. Yaptığım peynirleri askerlere satıyordum. Usta iyi değildi. En iyi ustalar Kandıra'daymış. Oraya gittim, ustaları buldum. Muş'a gelmeleri için ikna ettim. Muş'ta kaşar yapımına başlamam böyle oldu. İl il gezerek satmaya başladım. Ankara'da Erzincan peynirini gördüm. İzmir'den keçi derisi aldım. 'Muş'ta da Erzincan peyniri yapılır' dedim, ürettim. Bitlis'e, Van'a açıldım. Muş küçük geldi."
Köylerden merkeplerle (eşeklerle) süt taşıyan Bahçıvan, bunun zorluğu nedeniyle 1957 model Willis marka bir pikap alır.
"Çocuklarımın doğum günlerine yetişemiyordum bile. Çok yoğun çalışıyorduk. Yazın Muş'ta üretim yapıyor, kışın İstanbul'da satıyordum. Nisan'da evden çıkıyor, Temmuz'da dönüyordum" diye anlatıyor.
Trakya'da daha iyisini yapacağına inanan Bahçıvan Lüleburgaz'a gelir. Bir ayağı Trakya'da bir ayağı Muş'tadır. Artık dört tane üretim tesisi vardır.
Bahçıvan'ın ilk peynir markası ise oğlunun ismini taşıyor: 'Erdal'. Bahçıvan, Lüleburgaz dönemini şöyle anlatıyor:


Cenaze yerde kalır ama süt kalmaz
"Sütçülük zor meslek. 1975 yılında Lüleburgaz - Babaeski arasında yer aldım. Oğlum Erdal'ı bu mesleğe sokmak istemedim. Çünkü çok zor. Cenazeyi yerde bırakırsın ama sütü bırakamazsın. Erdal aldığım bu araziye modern bir fabrika kurmayı önerdi. O dönem sadece teneke, tulum, kaşar olmak üzere üç çeşit peynir üretimimiz vardı. Şimdi 60 - 70 çeşit üretim yapıyoruz. Türkiye büyük ilerleme kaydetti. Bizim fabrikayı gören Danimarkalılar, 'Bizimkiler gelsinler de fabrika görsün' diyorlar. Şu anda fabrikada 600 kişi ile çalışıyoruz. Süt tozu, tereyağ, kaşar gibi onlarca çeşit üretimimiz bulunuyor. 400 tonluk üretim kapasitemiz var."

Kale Grubu da, Akın Tekstil de, Bahçıvan Grubu da bugün alanlarında Türkiye'nin en önemli ihracatçılarından. İşletmeleri modern kurallara göre çalışıyor. Ancak işlerini kurarken ve geliştirirken pek çok sıkıntı çekmişler.
Haydar Akın daha kaliteli üretim için Çekoslovakya'dan tekstil makinesi ithal etmek istiyor. Ancak o yıllar, dövizin bol bulamaç olduğu yıllar değil. Haydar Akın, ithalat bedeli için gereken dövizi zorlukla denkleştirmiş ve İtalya'ya gelen makineleri Türkiye'ye getirmek için yola koyulmuştu. Ancak İtalya üzerinden yapacağı yolculukta ilk pürüzü İtalyanlar vize vermeyerek çıkarmışlar.


Eşek sırtında ihracat
Gerisini Akın'dan dinleyelim: "Çaresiz kalınca vizesiz olarak Trieste'ye geçtim. Limanda Cumhuriyet adlı bir Türk vapuru buldum. Malları taşıması için kaptanla anlaştım. Ardından malları taşımak için kamyon aradım. Ama yanımda yeterli döviz kalmamıştı. Nakliyecilere para yerine havlu verdim. Ama bütün bunlarla uğraşırken vapurun kalkma saati de geçiyordu. Kaptana kamyoncuları ikna edeceğimi anlatarak beklemesini istedim. Neyse kaptan bekledi ve mallar vapura taşındı.
Aradan tam 12 saat geçmişti. Vapura binince diğer yolcular kızgınlıktan üstüme yürüdüler. Ben de bunun üzerine onlara bir konuşma yaptım. 'Ben bu vapuru bekletmeseydim, makinelerimi yabancı gemiyle taşıyacaktım. Bu durumda dövizimiz ecnebilere gidecekti. Ama şimdi döviz bizim ülkemizde kaldı' diye anlattım. Beni parçalayacak olan insanlar birden sakinleştiler.
O zamanlar böyle bir dayanışma vardı."
İbrahim Bodur ise 'eşek sırtında ihracat malı taşıdığı' günleri gülerek anlatıyor. Kamyonların giremediği bozuk yollarda Kale Grubu'nun 'kırılmaya müsait' ürünleri eşeklerin sırtına yüklenip, kamyonlara ulaştırılmış.
Bodur "Biz kolaya değil zora talip olduk. Bölge insanımızı toprağından koparmadan, göçe zorlamadan, köyünde ayağına iş ve aş imkânı götürdük. Milli sanayi felsefesine gönül vererek, milli kaynaklara dayalı, Türk işçisinin el emeği ve göz nuru sanayi malı üreterek, alan değil, üreten ve ihraç eden yeni bir ekonominin temellerini attık. Bugün 27 şirket, 5 kıtada 60 ülkeye mal satan ulu bir çınar
gibiyiz" diyor.


Pikapla süt taşıdı
Onlar önlerine çıkan her türlü zorluğa direnmişler... Bodur, eşek sırtında ihracat yaparken, Mecit Bahçıvan da Willis marka bir pikapla yol
yaparak günlerce evinden uzak kalmış. Şimdilerde Willis marka pikap, fabrikasının girişinde saygıyı hak ederek sergileniyor. Gerisini
Bahçıvan anlatıyor: "Muş'ta peynircilik yaparken
sütleri merkep sırtında taşıyorduk. Ancak merkep küçük geldi.
1957 model bir Willis pikap aldım. Bu pikapla durmadan süt topladım. Şu an fabrikada duruyor. 600 kilometre yol yapıyordum. Bu pikaba baktığımda hep nerden geldiğimi hatırlıyorum."

İbrahim Bodur yeni kuşak işadamını şöyle tarif ediyor: 'Bunların dedeleri köyden, tarladan gelmiş. Babaları okumuş. Torunları da üst yönetime gelmiş. Sistemi, teknolojiyi bilen kişiler. Atatürk'ün tarif ettiği gibi eğitimli gençler bunlar.' Bodur genç kuşağın iyi yetiştiği, genç sanayicilerin iyi işler yaptıkları inancını taşıyor ve ekliyor: "Bu ülke, kolay elde edilmedi. Ülkemiz parlamenter sistem ile idare edilen tek Müslüman ülke. Gençlerin bununla övünerek, kendilerine güvenmeleri ve inanmaları lazım. Kararlı olmalılar. Ülkeyi ve bulundukları toplumu daha ileri götürme azminde olsunlar. Ülkenin boşa gidecek parası ve kaynağı yok. Ülkelerini sevsinler. Atacakları her adımı 10 - 100 kere düşünsünler. Bu ülke İstiklal Savaşı'nı hiçbir şeyi yokken kazandı. Bu cevher iyi değerlendirilmeli. İnsanın doğduğu, doyduğu, öldüğü yer önemlidir. Bizim gençlerimiz de doğdukları ve doydukları bu ülkenin değerini bilsinler."


Gözümüz arkada değil
Sözü Mecit Bahçıvan alıyor ve İbrahim Bodur'a hitaben "Gençlerimiz bence ülkemizin değerini biliyorlar" diyor ve ekliyor:
"Gençlik iyi geliyor, iyi yetişiyor. Genç sanayiciler doğru işler yapıyorlar. Bizden sonrakilerin çok daha iyi olmasıyla ülke kalkınacak. Köln'de gıda fuarında tüm yabancılar çok şaşırmış. Oğlum Türkiye'yi çok iyi tanıtmış. İşlerimiz teslim ettiğimiz eller bizden daha iyi. Ben 100 kişiden süt alıyordum, oğlum 500 kişiden alıyor. Gözümüz arkada değil."


Hem sanayici hem baba
Görüldüğü gibi onlar sadece sanayici değil aynı zamanda da birer baba. Ve de işlerini devrettikleri ikinci kuşağın başarısından ötürü de mutlular. Haydar Akın da gençlerden yana umutlu ama yine de birkaç öğüt vermekten kendini alamıyor: "Düşünerek, kararlı, azimli dürüst iş yapsınlar. Aceleci ve heyecanlı davranmasınlar, fizibilite yaparak işe girsinler. Hata yapmaktan korkmasınlar."
Üçü de genç sanayicilere inanç, danışma ve istişareyi tavsiye ediyor. "Realist olmak gerekiyor. Herşey ülke için. Eskiden 'hap yap, para kap' vardı. Ama artık böyle birşey söz konusu değil, dayanışma içinde olsunlar" diyorlar.


Üçü de işinin başında
Üç duayen de bugün hâlâ işlerinin başında. Aktif yönetim çocuklarında ve profesyonel ellerde olsa da onlar, yol gösterici birer kale gibi duruyorlar şirketlerinin başında.
Üçü de geçmişe bakınca 'iyi ki sanayici oldum' diyor. Bodur, "İstihdam, katma değer yaratıyorum. Fabrikada kaç kişi çalıştığı değil, Türkiye ekonomisine yararının ne olduğu önemli. Mesela Bahçıvan süt alıyor, bu nedenle bir çok hayvan besleyen geçiniyor. Sütü sanayide kullanıyor. Akın da yıllarca ürettiği iplik ve kumaşlarla sektöre büyük katkılar
sağladı" diyor.




BUSINESS


MÜSAADENİZLE ÇOCUKLAR
Eskinin izinde, yeninin peşinde
Türk kadını 'ille de siyah Singer' deyince, Hindistan'dan ithal edildi
İlaç reklamında yeni yasal düzenleme şart
'İşveren' olmayı, 'üstün ırk' olmanın sonucu sananlar var
250 trilyonluk okuyoruz
İtalyan şirketi, Harmanlı Deri'nin Güzide Duran'lı 'imaj dia'sını çaldı
Afgan çocuklarının Belkıs ablası
Ankara bürokrasisi direniyor
Fersan'ın ürettiği şalgam suyu Mersinli Saadet Nine'nin kontrolünden geçiyor
'İyi pazarlık yaparım'
Vatandaş ilaçlık fındık yağında patlıcan kızartıyor
Her ay 5 milyon kapı çalıyor
Bazı kurumların KDV sorumluluğu genişledi
Hayattaki en önemli karar
Tüketici Irak korkusunu atlattı, ABD ekonomisi canlandı
'Türkiye'ye küsmedik, daha uzun yıllar buradayız'
Putin, Kazıklı Voyvoda mı yolsuzluk savaşçısı mı?
Dedeman zinciri, 2005'e kadar 50 otele ulaşacak

Emrah Safa Gürkan | RöportajEmrah Safa Gürkan, geçtiğimiz haftalarda yayınladığı Bunu Herkes Bilir kitabıyla gündemde. İnternette tarih videolarıyla dikkat çeken Emrah Safa Gürkan ile hem yeni kitabı hem de tarihi konuları konuştuk.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber