Geri Dön
Kültür SanatAksiyon benim göbek adım

Aksiyon benim göbek adım

Aksiyon filmlerinin ve yüksek bütçeli yapımların marka ismi Michael Bay, “Ambulance/Ambulans”ta 90’lar sinemasına selam gönderirken, seyirciyi saatlerce diken üstünde tutan bir kovalamacaya dâhil ediyor.

Aksiyon benim göbek adım

MÜJDE IŞIL - “Artık banka soygunu yapılıyor mu bu zamanda?” diye soruyor terapist, karşısında oturan danışanı FBI ajanına… Evet, Michael Bay için “Ambulance/Ambulans”ın sırrı işte tam da bu sorunun cevabında. Michael Bay bu filmle “Banka soygunlarının modası geçmez” diyor. Aslına bakarsanız “sıfır kilometre” bir filmden bahsetmiyoruz. Çünkü karşımızda 2005 tarihli ve “Ambulancen” adlı Danimarka yapımının yeniden çevrimi var. Ama orijinali bir saat 20 dakika olan filmi iki saati aşan bir aksiyon şovuna dönüştürmek elbette bir Michael Bay hüneri.

William ve Danny, biyolojik olarak üvey ama ruhen birbirine bağlı iki kardeş. Babasının işlerine bulaşmamak için William, evi terk edip orduya katılmış ve Afganistan’da savaşmış. Ancak eşinin tedavisi için devletten yardım alamayınca ihtiyacı olan parayı, Danny’nin onu apar topar dâhil ettiği banka soygunundan elde etmeye karar veriyor. İşler ters gidince bir ambulansı kaçırıyorlar. Ambulanstaki yaralı polis ve sağlık görevlisi ile birlikte…

“Ambulans” tam bir 90’lar aksiyon klasikleri kolajı. Yönetmen kendi eseri olan “The Rock/Kaya”ya selam yollarken, helikopter kovalamacasıyla "Terminatör 2", araç içindeki ölüm kalım mücadelesiyle "Speed/Hız Tuzağı", başarısız soygun ve Los Angeles konumuyla “Heat/Büyük Hesaplaşma” gibi 90’ların muhteşem filmlerine öykünüyor. Ancak onlar gibi güçlü bir senaryosu yok. Baba-oğul-üvey evlat üçgeninde ve suç geçmişiyle bir Michael Mann olsaydı harika karakterler ve zıtlıklar yaratırdı diyeceğimiz bir hikâye var üstelik. Ancak senaryo, merkezde erkek kardeşlerin mi yoksa sağlık görevlisinin mi olacağında bile kararsız kalırken renkli yan karakterleri de zenginleştiremiyor. Sanki film, senaryodaki açıkların pek üzerinde durulmayıp sadece heyecana bakıldığı eski zamanlarda kalmış gibi… Finali bağlayış şekli bile buram buram ‘80’ler ve 90’lar kokuyor. Bir Michael Bay filminden de fazlasını beklememek lazım aslında.

İzlerken yorulacaksınız

Michael Bay saf aksiyona ve koşturmacaya odaklanıyor “Ambulans”ta. Bunu başarıyor da. Filmin neredeyse 10. dakikasında paldır küldür girdiğimiz kovalamacadan, finale kadar kopamıyoruz. Sanki “Speed”deki otobüsün içindeyiz ve durursak başımıza kesin bir şey gelecek. Ancak söyle de bir gerçek var ki “Ambulans”ın, örnek aldığı o ‘90’lar şaheserleri gibi 2020’lerin aksiyon klasiği olacak kadar güçlü sahneleri yok. Sadece onların benzerleri ve onları anımsatan sahneler var. Klip yönetmenliğinden geldiği için Bay’in tuhaf kamera açılarıyla bir nevi aksiyon klibi havası yarattığı sahneler ilginç sayılabilir. Jake Gyllenhaal, Yahya Abdul-Mateen II ve Eiza González de rollerinin hakkını veriyor.

Aksiyon benim göbek adım

 Annelik neydi, sevgiydi

Pedro Almodóvar kadın dostluklarını, bağlarını ve hatta sinir krizlerini anlatmayı hep sevdi, hâlâ da çok seviyor. Sinemaseverlerin de onu sevmesinin ana nedenlerinden biri bu yaklaşımı. “Madres paralelas/Paralel Anneler” de alıştığımız o “anaç” yolculuğun duraklarından biri. Hem çok tanıdık hem de yönetmenden beklenmeyecek kadar politik söylem içeriyor.

Film bizi yolları hastanede kesişen iki anne adayı ile tanıştırıyor. Yaşça daha büyük olan Janis ile ayrı anne-babanın kızı olan Ana’nın yolları bir daha kesişmeyecek zannediyoruz ama öyle olmuyor. Klişe bir sorun ve sebepten dolayı yeniden karşılaşıyorlar. Bu arada filmin başında, Janis’in Franco rejiminin katlettiği akrabaları ve kasabalılarla ilgili araştırma yaptığını öğreniyoruz. Bu, bir Almodóvar filminden beklenmeyecek kadar politik bir dokunuş. Eserlerinde İspanya İç Savaşı’na ve Franco’nun katliamlarına değinmekten kaçınır genelde. “Paralel Anneler”i ise sanki doğrudan geçmişle hesaplaşmak ve politik eleştiri için çekmek istenmiş de sonradan yolunu kaybetmiş gibi.