Geri Dön
Kültür SanatAyvaz bırak beni gideyim!

Ayvaz bırak beni gideyim!

Dalgaların çarpması yüzünden üstüm başım sırıl sıklam olmuştu. Hava da yağmurlu olduğu için kuruma şansı da yoktu. Bu ıslaklık omzuma iyi gelmeyecekti ve yaram ağrımaya, zonklamaya başlayacaktı. Hemen cebimdeki telefona sarılıp Seza’yı aradım. Ama telefon aksi gibi burada çekmiyordu.

Ayvaz bırak beni gideyim!

 

Allah kahretsin deyip telefonu cebime koydum. Ben de jet skiyi yine lazım olur diye sahilde çalıların arasına güvenli bir yere koydum. Sonra yavaş adımlarla David’i gördüğüm son yere doğru ilerlemeye başladım. Saat altıya geliyordu. Birazdan hava aydınlanacaktı. Bu adam nereye kaybolmuştu? Mutlaka bir yerde saklanıyordu. Beni atlatabilirse yeniden sahile koşup bota atladığı gibi izini kaybettirmeyi planlıyordu büyük olasılıkla. Aklıma önce botunu bulup onu kullanılamaz hale getirmek geldi ama sonra vazgeçtim. Çünkü eğer yakınlarda bir yerde ise ve silahlıysa ben bunu yaparken üzerime mermi yağdırabilirdi. Çok sessiz ve görünmeden hareket etmeliydim.

***

Karaada’da güneşin ışınları karanlığı aydınlığa çevirmeye başlıyordu. Mavi bir deniz uzanıyordu arkamda. Karaada’nın meşhur meteor çukuru gelmişti aklıma. Onun ilginç efsanevi öyküsü de hala bölük pörçük hatırımdaydı. Gergin ortamlarda nedense aklıma böyle garip hikayeler geliyordu. Bunları düşünmek beni biraz ısıtıyor, gerginliğimi azaltıyordu ama dikkatim David’in üzerindeydi. Bir yandan gizlenerek yavaş yavaş yürümeye devam ediyor, bir yandan da bu meteor çukurunun öyküsünü kafamda toparlamaya çalışıyordum. Karaada, Bodrum Körfezi içinde bulunan küçük bir adaydı. Yat turlarının bililen popüler bir durağıydı. Ortaçağ’a kadar Arkos adı ile Yunanlılar tarafından yönetilmişti. Daha sonra Bodrum ile birlikte Rodos Şövalyelerince alınmıştı. Onaltıncı yüzyılda Osmanlı adayı çevresi ile birlikte ele geçirmişti. 1919 yılında uluslararası anlaşmalar gereğince İtalya’ya bırakılan ada, 1932’de Türkiye-İtalya Sözlemesi uyarınca yeniden Türkiye’ye verilmişti. Bu ada, meteor çukuruyla ve Kleopatra mağaraları ile ünlü diye hatırlıyordum. Bu mağaralarda çamur içinde güzellik banyoları da yapılıyordu. Meteor çukurunun öyküsü de aklımda şöyle kalmıştı.

“Tarihin bir zamanında Bodrum en sıcak ve en kurak günlerinden birini yaşıyor, o zamanlar adı Bodrum mudur bilinmez. İnsanlar evlerinden çıkamaz olmuş, keçiler dağlardan şehre iner olmuştur. İşte böyle sıcak bir günün sabahında Bodrumlular gökyüzünde birbirleri ile dans eden iki büyük ışık görürler. Fırıl fırıl dönen ışıklar sonunda birleşir ve ansızın ortadan kaybolurlar. Bununla birlikte balıklar karaya vurmaya, bebekler ağlamaya, hayvanlar huzursuz sesler çıkarmaya başlar. Tam da bu an hava cehennem gibi sıcak olur, yer deprem misali sarsılmaya, deniz ise kabarmaya başlar. İnsanlar dua etmek için gökyüzüne baktıklarında kocaman bir ateş topunun gökyüzünden büyüyerek hızla düştüğünü görürler. Güneşten kopmuş bir parça gibi denize çakılan ateş topunun suyla birleşmesi ile bir gürültü ve gökyüzüne fırlayan bir su topluluğu peydah olur. Peşinden hava aniden kararır ve bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlar. Üç gün üç gece aralıksız sürer yağmur, sonrasında baharda kalma bir gün ve masmavi bir gökyüzü karşılar Bodrumluları. Günlerdir, kuraklıktan bunalmış çobanlar kuzularını yaylalarda otlatmaya, çiftçiler tarlalarında çalışmaya, balıkçılar ise teknelerine binip denize açılmaya başlarlar. Karaada yakınlarına gelince bütün balıkçı tekneleri sanki söz birliği etmişçesine kürekleri bırakıp yan yana dizilirler. Eskiden yemyeşil çam ağaçları ile kaplı adanın üzeri şimdi kömür gibi kara bir hal alır. Adanın ön kısmındaki su, fokur fokur kaynıyor, diğer kısımlarında da bir yangın ertesi gibi topraktan beyaz dumanlar çıkıyordur. Teknelerin dizildiği gümüş yakamozların pırıl pırıl parlattığı bu engin denizin tam ortasında, şimdi kara olan bu adanın gölgesi, mavinin tam ortasına sanki zifiri bir leke gibi yansıyordur. O gün, hiç bir balıkçı o deniz çukuruna yanaşmayı ya da üzerinden kürek çekip  geçmeyi denememiş. Akşama evlerine döndüklerinde, karılarına bu çukurda gördüklerini zannettikleri deniz yılanlarından, canavarlardan bahsederler. Zamanla çukur masallarda, üzerinden geçen balıkçıları yutan, içinde kimi zaman deniz ejderhalarının yaşadığı, kimi zaman kızıl saçlı deniz kızlarının kendileri ile evlenecek balıkçıları beklediği öykülere konu olur.”

Bütün bu hikayeler aklıma bir bir gelirken güneş yavaş yavaş kendini gösteriyordu ama bizim kaçaktan bir iz yoktu. Acaba mağaralardan birine mi saklanmıştı? Yanlış anımsamıyorsam buraya birtakım gemiler de batırılmıştı dalgıç turizmi için. Bunlardan biri de Sahil Güvenlik’e ait bir bottu. Hatta Deniz Kuvvetleri’ne ait bir de küçük bir geminin batırıldığı aklımda kalmıştı.

Birden sağ tarafımda bir kıpırtı olmuştu. Sonra bir ses duydum.

“Ayvaz bırak beni gideyim.”

***

Bu Barbaros’tu. Benim çocukluk arkadaşım Barbaros. Babamın en sevdiği kaptanı derya olan Barbaros Hayrettin Paşa’nın benden önce ilk adını alan Barbaros. Elinde tabancasını bana doğrultmuş olan kadim dostum Barbaros.

Küçükken elinde tabancasıyla karşıma çıkıp bana “Dekman!” diyen sevgili arkadaşım Barbaros. Onu öyle görünce altı yedi yaşlarındaki hali gözümün önüne geldi. Elimizde oyuncak tabancalar kovboyculuk oynadığımız o muhteşem çocukluk günleri. Herkes elinde tabancasıyla saklanır ve birbirini bulmaya çalışırdı. Rakibini gören tabancasını doğrultarak “Dekman!” diye bağırır ve rakibine doğru on iki adım sayardı. Eğer “dekman”lanan kişi o oniki adımın içindeyse oyun dışı kalırdı. Eğer değilse onu “dekman”layan kişi oyun dışında kalırdı. On iki adım diye anımsıyordum ama altı ve sekiz adımla da oynanabiliyordu. İşte Barbaros’u böyle görünce birden aklıma o çocukluk oyunu geliverdi.

ARKASI YARIN...

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler