Geri Dön

Bihter Dinçel, ilk romanı "Keşke Unutsam"ı anlattı

Avrupa Yakası, Mucize Doktor, Geniş Aile, Ailecek Şaşkınız gibi dizi ve filmlerden tanıdığımız, sahnelerin ve ekranların sevilen oyuncusu Bihter Dinçel ile ilk romanı Keşke Unutsam’ı konuştuk. - Milliyet.com.tr Özel

Bihter Dinçel, ilk romanı "Keşke Unutsam"ı anlattı

Duygu Bay - milliyet.com.tr

 

Duygu Bay: Yazma serüveni sizin açınızdan nasıldı?

Bihter Dinçel: Çok ama çok mutluluk verici ve yazma hevesimi bine katlayan bir süreçti. Umarım hevesim katlanarak büyümeye devam eder.

D.B.: Biyografinizde “Oyunculuk mu, yazarlık mı” sorusuna, “mu” ve “mı” eklerini silerek cevap verdiğinizi, zira ikisi için de geceli gündüzlü çalıştığınızı söylüyorsunuz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

B.D.: Küçücük işaretlerle büyük mutluluklar yaşayan biriyim ben. Heyecanlarımı ertelememek için gayreti esirgemiyorum. Sonrası mukadderat zaten. Severek yaptığım şeyleri zaman içinde iş edindim kendime. Seve isteye kazandığı bölümü okuyup sevdiği işi yapan insanlardan olmanın kadrini biliyorum. Sanırım doğru seçimler, yönelimlerimizin peşini bırakmamakla mümkün oluyor. Seçtiğim her işi, her insanı, yaşadığım iyi kötü her zamanı çok seviyorum. Sakin sakin büyüyen heyecanlı bir çocuk olduğumu söyleyebilirim. (Gülüyor.)

D.B.: Sizi daha çok oyunculuk yaptığınız dizi-filmlerden ve tiyatro oyunlarınızdan biliyoruz. Şimdi ilk romanınızla karşı karşıyayız. Nasıl gelişti süreç, roman yazmaya nasıl karar verdiniz?

B.D.: Aslında oyunculuktan önce başladı yazarlık serüvenim. Sahnelenen ilk oyunumu üniversitenin ilk yılında yazmıştım. İstanbul’a geldiğim ilk zamanlarda da çeşitli mecralarda yazarlık yaptım. Roman yazmak hep hayalimdi ama “Keşke Unutsam” öyle büyülü başladı ki… “Toplu Oyunları 1” kitabım için sevgili editörüm Büşra ile ilk buluşmamızda, ona romanımın fikrinden de bahsetmiştim ve o günden sonra, romanımı yazmam için beni öyle güzel bir suyun kenarına sürükledi ki… Geçtiğimiz yıl, setimin olmadığı günlerde ufak ufak yazmaya başladım ama ben, çok sakin ve uzun süreli bir inzivada roman yazabileceğimi düşünüyordum. Öyle olmadı. Ufak ufak yazdığım epizotlar kolumdan tutup beni öyle bir sarmalın içine çekti ki… Nasıl bittiğini anlamadım. Beş-altı aylık bir süreçte, aslında çok uzun zamandır kafamda tamamladığım hikâye, kâğıt üstünde, katmerlenen sürprizleriyle, beni de şaşırtarak tam anlamıyla tamamlandı. Editörüm Büşra’nın da desteği ve yoldaşlığıyla.

Bihter Dinçel, ilk romanı Keşke Unutsamı anlattı

D.B.: Kitabınızda hatırlamak ve unutmak kavramlarının etrafında, kıvrak bir kurgunun rotasında geziniyorsunuz. Sizce hatırlamayı ve unutmayı seçer miyiz?

B.D.: Bazen farkında olarak, bazen de farkında olmadan… Aslında her halükârda seçeriz. Unutmak bazen yok saymaktır, bazen acıdan kaçmak için tercih edilmiş bir yol, bazen çaresizlik, bazen de yeni başlangıçlar için kapının tek anahtarı. Unutmanın ve hatırlamanın farklı renkleri var bu kitapta. Yazarken ben de kendi hayatımla ilgili unuttuklarımı hatırlarken çok enteresan deneyimler yaşadım.

D.B.: Keşke Unutsam’ı okuyacakları neler bekliyor, kısaca söz edebilir misiniz?

B.D.: Sürprizli bir kitap. Bize bütün hikayeyi anlatan, asilzade bir Kuzgun. (Kendi tanımıyla.) Bu dünyadan elini eteğini çekmeye hazırlanan yaralı bir kuzgunun, bir hastane bahçesinde tesadüf ettiği bir kadın ve bir erkeğin ve onların hayal ettiklerinin renkli hikâyesi. Bu minik çemberde başlayan mesele büyüyor ve toplumsal hafıza kaybının içinde kaynamaya başlıyor. Okuyucunun okuma sürecinde, ortak hafızayla ilgili açılan alanlarda hüzünlü ve eğlenceli birçok deneyim yaşayacağını öngörüyorum. Sonrası bireysel temaslar! O deneyimleri dinlemek için ise sabırsızlanıyorum.

D.B.: Keşke Unutsam’da söz edilen yaşanmışlıklarla hafızaları tazeliyoruz demek yanlış olmaz. Bu kurgu şekillenirken aklınızdan neler geçiyordu?

B.D.: Bu hikayeyi ilk olarak bir tiyatro oyunu olarak kurgulamıştım. Yıllar önce de kaleme almıştım. İçinde birçok “iki kişilik” hikaye barındıran eğlenceli bir metin çıktı ortaya. İçime sinmeyen bir şeyler olduğu için, onu hayata geçirmedim ama belli zamanlarda sağına soluna, önüne ardına bir şeyler ekledim. Uzun bir zaman sonra, hiç hesapta yokken yine aklıma düştü ve ana kaburgasını merkeze alıp tüm hikayeleri sildim. Kuzgun’un ağzından yazmaya başlayınca, hikâye bambaşka bir yere gitti. Artık ne benim önceden yazdığım oyun ne de o iki kişinin hikâyesiydi. Oyun metniyle alakası olmayan bambaşka bir şeye dönüştü. Aklımdan geçenlerin ötesinde bir yolculuk başladı ve nihayetlendi.

D.B.: Sizin de yazdığınız gibi “Keşke unutsam” dediğiniz zamanlar oluyor mu? Böyle zamanlarla başa çıkma yönteminiz nedir?

B.D.: Olmaz mı? Kimin olmaz ki? Keşke yaşamasaydım dediğim hiçbir şey yok hayatımda ama unutmaya çalıştığım çok şey oldu. Başa çıkmak pek yöntemsel değil aslında. Ya unutturacak başka bir şeyler oldu, ki bunun hep iyi taraftan olmasını isteriz ama her zaman öyle olmaz (gülüyor.) ya da nasıl unutacağımı öğrendim.

D.B.: Kitapta bir yerde aşka dair “Sizin âşık olmak için hayran olmaya ihtiyacınız var ama size hayran olmayan bir adama âşık olursanız sadece acı çekersiniz ve bir süre sonra bu acıdan beslenirsiniz. Işığınızı kendi gölgenizle kapatmayın.” diyorsunuz. Aşkı böyle mi tanımlarsınız?

B.D.: Ben demiyorum ki, hikayedeki beyefendi söylüyor bunu. (Gülüyor.) Ha, bana sorarsanız da her aşkın kendi özgü bir tanımı ya da tanımlanamazlığı vardır deyip kaçarım, kenarına da hayranlıkla aşkın el ele bir fotoğrafını koyup göz kırparım.

D.B.: Kitapta bazı düşünürlere de atıfta bulunuyorsunuz. Bu durumu üniversitede felsefe okumanızla ilişkilendirebilir miyiz? Ayrıca yakın dönemin kolektif hafızasına da pek çok atıf bulunuyor. İçinde yaşadığımız sosyokültürel iklimin bireysel yaşamlarımızda tesiri bu kadar yüksek mi sizce?

B.D.: Elbette ilişkilendirebiliriz. Felsefeden bağımsız felsefe yapmak ne mümkün. Hafızasını kaybetmiş birinin felsefi sohbeti, kendisi ile ilgili hiçbir şey hatırlamazken bir filozofun görüşlerini yorumlaması çok ironikti ve bilgelik sevgisiyle kendini bulma arayışı, bu hikâyeyle çok örtüştü. İçinde yaşadığımız zamanların tesiri ise tabii ki herkeste çok büyük. Kısa bir zaman da değil bu. Yaşadığım tarihlerin de evvelindeki sancılara dokundum birçok yerde. Bana değmese bile, bir komşuma, arkadaşımın annesine, öğretmenimin babasına, hiç tanımadığım bakkalın babaannesine değmişti o acılar. O zamanların kanattığı insanların büyüttüğü çocuklarız bizler ve biz de az buz şey yaşamadık çocukluğumuzdan beri. Keşke Unutsam, iki kelime ve evirip çevirdiğinizde öyle çok yerden öyle çok anlam çıkıyor ki…

D.B.: Romanda ilgi çekici bir biçimde, önsözü bir Kuzgun yazıyor. Romanın ilerleyen bölümlerinde hikayeye tesiri olan anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. Bir kuzgunu anlatıcı olarak seçmeye nasıl karar verdiniz?

B.D.: Bu seçim de bir anda oldu. Hafıza ile ilgili bir meseleyi, hafızası çok kuvvetli ve her şeyi yukarıdan gören efsanevi bir hayvanın dilinden anlatacak olmak beni çok heyecanlandırdı. Ben onu masama davet ettikten sonra öyle bir ete kemiğe büründü ve zihnime, nev-i şahsına münhasır karakteriyle öyle bir çivilendi ki, sanki önsözden sonrasını gerçekten o bana yazdırdı. (Gülüyor.) Kulağa fazla romantik geliyor ama benim yolculuğum, pardon kuzgunla yolculuğumuz böyle oldu. Hatta kitap bittiğinde onunla vedalaşmakta güçlük çektim.

D.B.: Bir yandan setler, provalar bir yandan kitabınız için çalışmalar... Bu dengeyi nasıl sağladınız?

B.D.: Günlük ritmim çok yüksek. Sette olmayı, sahnede olmayı, yazmayı, okumayı, film seyretmeyi, spor yapmayı, enstrüman çalmayı, sevdiklerimle vakit geçirmeyi, seyahate çıkmayı… Hepsini öyle çok seviyorum ki. Bunları bir şekilde bir arada yapmak yorucu ama yorulmayarak bunlardan mahrum kalmaktansa, koltuğa oturmadan gün geçirmek ve birçoğuna yetişmek beni çok daha fazla mutlu ediyor. Kendimi bildim bile hep aynı anda birçok şeyle uğraştım. Oğlum doğduktan sonra artık böyle olamayacağını düşünüyordum ama çocuklu hayatımın da başka bir dengesi oldu. Oğlum Yağmur Ali’den sonra, yapıp ettiklerimin hızı azalmadı, çünkü zamanı daha iyi kullanmayı öğrendim onunla birlikte.

D.B.: Herkesin severek izlediği bir dizi olan Mucize Doktor’da oynuyorsunuz, diğer yandan ilk romanınız okurla buluştu. Yakın gelecekte bizi bekleyen çalışmalarınız var mı?

B.D.: Şimdilik bu kadar diyebilirim. Çünkü geri kalanların hepsi proje aşamasında. (Gülüyor.)

D.B.: Yazma ritüelleriniz var mıdır? Hem tiyatro oyunu hem de şimdi bir roman yazarı olarak, süreçleri sizce birbirine benziyor mu?

B.D.: Ben çok erken kalkıyorum, hemen masa başına geçip güneşle beslenen yazarlardanım. Yazmaya başlamadan önce iki şarkılık boş ders hakkım vardır ve sonra hemen çalışmaya başlarım. Her günün verimi farklı elbette ama yazmaya başladıktan sonra “mümkün olan” her gün, dediğim gibi erkenden otururum. Bu disiplin az zamanda çok mesafe kat etmemi sağlıyor. Bir şey yazmaya başlamadan önce okumaya ve izlemeye zaman ayırarak yükleniyorum. Yazmaya başladığımda, yazdığım şey bitene kadar hiçbir şey okumuyorum ve derinliği olan hiçbir şey seyretmiyorum etki alanıma almamak için. Notlar almak yerine hikâyenin kafamda tamamlanmasını bekliyorum ve yazmaya başladığımda hızlı bir akış oluyor. Oyun yazmak ile roman yazmak arasında hem yazma süreci hem de tekniği bakımından çok fark vardı elbette. Şimdi kitap çıktı ve ben dönüşleri uzun günlere, aylara ve hatta yıllara varan bir süreçte göreceğim ve ben gittikten sonra bile bu akış devam edecek. En heyecanlı kısmı da bu sanırım. Ama tiyatro oyunu yazmak, ki bunu yazdığım oyunlarda sahnede olduğum koşulları gözeterek söylüyorum, karşılığını ve tepkisini çok daha hızlı görebildiğim bir eylem oldu hep.

 

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber