Geri Dön
Kültür SanatÇizgilerde kaybolmaya hazır mısınız?

Çizgilerde kaybolmaya hazır mısınız?

Yarıyıl tatiline hazırlanıyorken ailecek izleyip hem iyi film seyretmenin keyfini yaşatacak hem de çocuklara öğretici olabilecek animasyonları hatırlayalım.

Çizgilerde kaybolmaya hazır mısınız?

Müjde Işıl -Yakın zamana kadar animasyonlar daha çok çocukların eğlencesi, yemek yemelerini kolaylaştıran masa arkadaşları ya da boş zamanlarını doldurma aparatı olarak algılanıyordu. Özellikle Pixar’ın senaryoya getirdiği dinamizm sayesinde animasyonlar artık büyüklerin de favorisi. O kadar ki büyükler, çocuklardan daha sıkı takip eder oldu animasyonları. Ne de olsa animasyonlarla hem çocukluklarına dönüyor hem çocuklarıyla kaliteli zaman geçiriyor hem de muzip esprileri ve duygusal mesajlarıyla iyi bir sinema filmi izlemiş oluyorlar. Hazır yarıyıl tatili yaklaşıyorken beraberce animasyonları yeniden keşfetmenin, öğretici mesajlarla iyi vakit geçirmenin tam zamanı.

“Inside Out”: Animasyonlar diğer türlerden daha yaratıcı, diye düşünmemizi sağlayacak kadar muhteşem bir yapım. Çocukluktan ilk gençliğe adım atan Riley’nin neşe, üzüntü, iğrenme, korku ve öfke duygularını onun beynindeki bir kumanda üssünde karşı karşıya getirmek gerçekten de çok yaratıcı bir fikir. Çocuklara duyguların kaynağı daha iyi anlatılamazdı. Tıpkı iyi ile kötünün birbirini var etmesi gibi neşe ile üzüntünün ruhumuz için başlıca denge unsuru olduğunu gösteriyor bu animasyon. Riley’nin çocukluk kalıplarının birer birer yıkıldığı anlarda beraberce ağlayabilirsiniz ama bu size kendinizi asla kötü hissettirmeyecek.

“Toy Story”: Neredeyse 25 seneye uzanan ve dört filmden oluşan, kallavi bir seriden bahsediyoruz aslında. Her filmin kendi macerası, özel anları, zihinden silinmeyen sahneleri var hiç kuşkusuz. Ancak genel olarak seriye baktığımızda çocukluktan çıkışımızla birlikte eski oyuncaklarımızla bütünleşen anılarımız ve aynı zamanda onlarla kopan bağımız vardır temelde. Kim bilir kaçımızın hâlâ sakladığı eski püskü oyuncakları vardır evimizin bir yerlerinde. Yani çocuklara oyuncaklarıyla ilgili rengârenk maceralar anlatırken büyüklere de çocukluklarından nelerin yadigâr kaldığını sorgulatıyor bu seri. Bir de oyuncakların birbirine kenetlenmesi, artık zor bulunan insani dayanışma duygusunu iliğimize kemiğimize kadar işletiyor güzelce.

“WALL-E”: Çocuklarımıza eğer gezegenimize iyi bakmazsak, doğayı korumazsak, atıkları ayrıştırıp yeniden kullanabilir hâle getirmezsek ve çılgınca tüketmekten vazgeçmezsek dünyamızın nasıl bir yere dönüşebileceğini gösteren ders gibi bir animasyon. Kahramanımızın çöp toplayan bir robot olması, durumun vahametini biraz yumuşatıyor ama ilerleyen yüzyıllarda dünyanın bir çöplüğe dönüşmesi ve insanların yaşamak için başka bir gezegene gitmiş olması, gerçekleşme ihtimali yüksek bir distopya maalesef. Robotumuzun yalnızlığı da yüreğimizi dağlıyor ama neyse ki filmin verdiği umut, içimize su serpiyor.

“Coco”: Ölümü çocuklara açıklamak, yetişkinlerin en zorlandığı konuların başında geliyor. Yetişkinlerin bile kabullenmekte güçlük çektiği o büyük boşluğu, çocuklara izah etmekte “Coco” bir nevi kılavuz görevi görüyor. Meksika’da kutlanan Ölüler Günü Festivali’nde geçen animasyon, yetişkinlerin de çoğunlukla unuttuğu bir gerçekle hepimizi yüzleştiriyor: İnsan fiziki olarak yaşamdan koptuğunda değil, adını anacak tek bir kişi kalmayıp ismi unutulduğunda gerçekten ölmüş olur. “Coco”nun finalinde ağlamayan yok ama bununla gelen hafifleme hissi gibisi de yok.

“Happy Feet”: Herkes gibi olmamanın eksiklik değil, tam tersine ayırıcı özellik olduğunu görmek için bu animasyonu izlemekte fayda var. Ne de olsa büyük küçük fark etmez, herkesin dışlamakla/dışlanmakla ya da alay konusu olmakla/alay etmekle ilgili bir anısı var. Tüm penguenlerin güzel sese sahip olduğu bir toplulukta sesi kötü diye dışlanırken dans yeteneği ile kendini var eden penguenin macerası hepimize hitap ediyor. Farklı olanı ötekileştirmemek, her çocuğu tek tip olarak görmemek ve onları sahip oldukları yeteneklere göre yönlendirmek tüm insanlık için hep geçerli olan bir ders.

“L’illusionniste”: Fransa’dan gelen bu animasyon hem tarz hem de öykü olarak hayli nostaljik. Hikâyesi, mesleğinin son temsilcilerinden olan, yaşını almış bir sihirbazın, onun gösterilerini büyülenerek izleyen küçük bir kızla kurduğu dostluğu anlatıyor. Bu animasyonun kaynağı olan efsanevi Fransız sinemacı Jacques Tati’nin eserlerini de ilerleyen zaman içinde ailecek keşfetmeniz için büyük bir fırsat aynı zamanda.

“My Neighbor Totoro”: Hayao Miyazaki her yapıtıyla çok şey öğreten bir bilge. “My Neighbor Totoro”da da Miyazaki tarzını temsil eden her şey var. Bu filmle başlayıp bir Miyazaki hayranı olmamanız çok zor. İki küçük kız kardeşin taşındıkları bölgede hayali yaratıklarla tanışmalarını anlatan film, diğer Miyazaki hikâyelerinde olduğu gibi doğa ile iç içe, uyum içinde yaşanmasını öğütlüyor insanlığa.