Geri Dön
Kültür SanatGördüğün rüyalar kâbusa dönüşürse

Gördüğün rüyalar kâbusa dönüşürse

Edgar Wright, “Dün Gece Soho’da”yı sürekli vites artırdığı bir engel atlama parkuru gibi düşünüyor ve seyircinin neyle karşılaşacağını tahmin etmesini zorlaştırıyor

Gördüğün rüyalar kâbusa dönüşürse

Müjde Işıl - Edgar Wright’ın sinefil ruhunu, tüm filmlerinde hissetmek mümkün. Başta korku filmleri olmak üzere tür sinemasına o kadar hâkim ki, söz konusu tür üzerinden kolayca kendi evrenini kuruyor. Simon Pegg ile birlikte imza attığı komediler bunun en güzel örnekleri... Zombi ve kıyamet filmlerini evirip çevirip eğlenceli hale getirmek Wright’ın uzmanlık alanı sayılabilir. Keza “Baby Driver”da da soygun filminin bir müzik klibine nasıl dönüşebileceğini göstermişti.     

Wright’ın yeni filmi “Last Night in Soho/Dün Gece Soho’da”nın merkezinde korku/gerilim türü olsa da genel olarak türler arasında gezindiğini söylemek mümkün. Kahramanımız Eloise/Ellie adlı genç bir öğrenci. Kırsalda yaşayan ve annesinin kaybının etkisini derinden hisseden, çekingen Ellie, hayali olan Londra’daki tasarım okulunu kazanıp büyük şehre geliyor. Öğrenci evinde başta oda arkadaşı olmak üzere diğer öğrenciler tarafından aşağılandığını hissedince Soho’da tek başına yaşayabileceği kiralık bir odaya taşınıyor. Bu odada her gece rüyasında 60’ların Soho’suna yolculuk etmeye başlıyor. Kendini şarkıcılık hayali kuran, özgüveni yüksek Sandie olarak buluyor bu yolculukta. Ancak her gece içine girdiği bu rüya zamanla kâbusa dönüyor.    

Diana Rigg’in son filmi

Edgar Wright’ın çoğunlukla erkek dünyasında gezindiği filmografisinde bu sefer kadın hikâyesi izlemek hayli etkileyici. Yönetmen 60’ların şaşaalı dünyasında Alfred Hitchcock’tan Dario Argento’ya, Michelangelo Antonioni’den Roman Polanski’ye ve Orson Welles’e kadar pek çok referans noktasını ustalıkla birleştiriyor. Filmin türden türe atlama çevikliği hayranlık uyandırıcı. Audrey Hepburn’lü rengârenk bir müzikalmiş gibi başlayan yapım; arkadaş zorbalığı üzerine bir okul macerasına ve büyüme hikâyesine evrilip sonrasında kişilik bölünmesi ekseninde gerilime ve kan-şiddet merkezli ‘Giallo estetiği’ne dönüşüyor. Karman çorman durabilecek bu hızlı değişim yapısı, Edgar Wright’ın ellerinde usta işi bir tür kırması halini alıyor. Yönetmen filmi sürekli vites artırdığı bir engel atlama parkuru gibi düşünmüş büyük olasılıkla. Dolayısıyla seyircinin klişelere hâkim olsa da bir sonraki adımda ne ile karşı karşıya kalacağını tahmin etmesini zorlaştırıyor. Bu da finale kadar süprizlere açık bir anlatı imkânı yaratıyor. Başta Petula Clark’ın “Downtown”ı olmak üzere 60’ların müzikleri de filmin hem atmosferini güçlendiriyor hem de seyir zevkini artırıyor.     

Filmin başarısında Thomasin McKenzie (Ellie) ve Anya Taylor-Joy’ın (Sandie) katkısı çok büyük. Birbirine tezat karakterleri canlandıran iki oyuncunun performansı ve kamera karşısındaki ışıltısı, filmin enerjisini daha da yükseltiyor. Sinemanın emektar ve karizmatik yüzü Terence Stamp’in de rol aldığı “Dün Gece Soho’da” aynı zamanda geçen sene vefat eden efsanevi İngiliz oyuncu Diana Rigg’in son filmi. Wright, filmini Rigg’e adamış. 

Benim güzel İspanyam

Woody Allen, yakın tarihli filmlerinde ülkesini mesken tutsa da bir dönem sıkça yaptığı gibi yurt dışında film çekmekten de vazgeçmiyor. Yeni filmi “Rifkin’s Festival/Rifkin’in Festivali”nin mekânı, tıpkı “Vicky Cristina Barcelona”da olduğu gibi İspanya. Hikâyenin merkezinde Mort Rifkin ve eşi Sue var. Kendini beğenmiş bir film eleştirmeni olan Mort Rifkin, kendinden yaşça küçük eşi Sue ile birlikte San Sebastian Film Festivali’ne geliyor. Ancak şehrin güzelliği ve izledikleri filmlerin etkisiyle ikisi de başka yöne savruluyor. Sue, parlak bir Fransız yönetmenle ilişki yaşarken, Mort da İspanyol bir kadına âşık oluyor. Woody Allen filmde mizahını hem film festivali ve eleştirmen hem de hep alıştığımız şekilde sallantıdaki ilişkiler üzerinden kuruyor.