Geri Dön
Kültür SanatIsırsam mı korusam mı?

Isırsam mı korusam mı?

“Morbius”, süper kahramanların güç gösterilerinden ziyade karakter dokunuşlarının ağırlık kazandığı günümüz sinemasında ortalama bir macera vadediyor.

Isırsam mı korusam mı?

MÜJDE IŞIL - Spider-Man’in düşman koleksiyonundaki ilginç karakterlerden biri de Morbius, yani yaşayan vampir… Morbius, ilk kez Ekim 1971’de yayımlanan “The Amazing Spider-Man”de okurla buluşuyor. DC Comics’in Batman’i yarasa kostümü, amblemi ve cihazlarıyla kötülere meydan okurken, Marvel Comics’in Morbius’u yarasa kanının etkisiyle vampire dönüşüyor ve Spider-Man’in düşmanı oluveriyor. Sinemada kendi macerasına kavuşması ise epey zaman alıyor.

Filmde Spider-Man’in düşmanı ve kötü kahraman değil, kendisi ve en iyi arkadaşının derdine çare bulmak için uğraşan bir doktor. Michael Morbius, doğuştan kan hastalığından mustarip. Ancak yarasalar üzerindeki deneyi onu bir vampire dönüştürüyor. Hastalanmaması için sık sık insan kanına ihtiyaç duyuyor ve bu durum onu kötülüğün sınırına yaklaştırıyor.

Risksiz alanda kahramanlık zor

Süper kahraman filmleri artık vur-kır, çatlama-patlama, kovalamaca-kaçmacadan ibaret olmaktan çıktı. Evet, son teknoloji efektler güzel şovlar yaratıyor ama bunlar artık iyi yazılmamış karakterlerin açıklarını kapamaya yetmiyor. Nolan’ın Batman’e getirdiği travmatik yorum ve yakın zaman önce izlediğimiz “Spider-Man: No Way Home”daki nostaljik buluşma gibi özgün fikirlerle, güçlü senaryolarla fark yaratılıyor. “Morbius” da aslında bu açıdan elverişli bir karakter. “Kaybeden” olarak başladığı hayatında insanlık ve kendisi için tedavi bulmanın peşinde. Bir vampire dönüştükten sonra ise iyi insanlara zarar vermemek için kendini kontrol etmeye çalışıyor. Daniel Espinosa’nın yönettiği ve senaryosunu, yine bir vampir hikâyesi anlatan “Dracula Untold”u yazmış Matt Sazama ve Burk Sharpless’ın kaleme aldığı “Morbius”, karakterini derinleştirmek yerine risksiz alanda kolaycı takılmayı tercih ediyor. Nobel almayı reddeden, en iyi arkadaşı düşmana dönüşmüş bir insan ve kendini kan emmemek için zorlayan bir vampir, ehil ellerde çok etkili bir kahramana dönüşebilirdi. Ama “Morbius” bunu denemiyor bile. Onun çocukluk travmasına, insan-vampir ve doğru-yanlış ikilemlerine, gölge aşkına küçük birer detaymış gibi davranıyor. Standart senaryosu, derinlemesine işlenmemiş karakterleri ve yer yer 90’ları anımsatan efektleri ile yarına kalmayacak bir yapım var karşımızda. Finaldeki hesaplaşma bölümü, çizgi roman estetiğine yaklaşarak biraz da olsa fark yaratabiliyor, o kadar.

Yalnız adam tek başına

Emre Kayiş’in ilk uzun metrajı olan “Anadolu Leoparı”, Toronto Film Festivali’nde FIPRESCI Ödülü alarak radarımıza girmişti. Sonrasında yurt içi festivallerdeki başarıları arka arkaya geldi. Antalya Film Festivali’nde En İyi İlk Film seçildi. Ankara Film Festivali’nde ise hem En İyi Film Ödülü kazandı hem de Uğur Polat ve İpek Türktan’a oyuncu ödülleri getirdi.

Film, 22 yıldır Ankara’daki hayvanat bahçesinin müdürlüğünü yapan Fikret’in “dönüşememe” hikâyesini anlatıyor. Araplara satılması ve yerine eğlence parkı yapılması planlanan hayvanat bahçesinin bir süre daha eski hâlinde kalmasını sağlayacak tek neden, koruma altındaki Anadolu leoparının hayatta olması. Ancak leopar ölünce işler karışıyor.

Gücü, hızı, ihtişamı ile ünlü leopardan bahsetmiyor film. Adını, nesli tükenmekte olan Anadolu Leoparı’ndan alıyor ki, zaten o da çoktan güçten düşmüş. Yıllardır hayvanat bahçesinin müdürlüğünü yapan Fikret gibi… “Anadolu Leoparı” erkek bunalımıyla o kadar meşgul ki aslında hikâyenin tamamlayıcısı olan kadın karakteri gözü görmüyor. Daha doğrusu görür gibi yapıp kafasını çeviriyor. Bunalımdaki erkeğin yeni düzendeki mağduriyeti özellikle kutsanıyor sanki. Uğur Polat’ın başarılı performansına ve eski Türkiye’nin yitirdiklerine vurgu yapmasına rağmen film, nesli tükenen ve yalnızlığı yüceleştirilen bir erkek profiline ağıt yakmaktan öteye gidemiyor.