Geri Dön
Kültür Sanatİstihbaratta şifre çözücü olarak çalışmış

İstihbaratta şifre çözücü olarak çalışmış

İstihbaratta şifre çözücü olarak çalışmış

“Duymuştum evet. Peki bu çok önemli mi?”

“Bizim için her şey önemlidir. Üç cinayet var ortada…”

“Evet.

“Siz biliyor musunuz? Eski arkadaşlarını tanıyor muydunuz?”

“Ben Ömer Bey’in yanına geldiğimde kendisiyle yakın değildim. Çiftlikte çalışan bir işçiydim ama bu arkadaşlarını hayal meyal hatırlıyorum. Birkaç kez görmüşlüğüm var ama sonra onlar birbirlerinden ayrıldı. Uzun zaman oldu. Bir daha da pek görüşmediler bildiğim kadarıyla.”

“Peki Ömer Bey, hiç merak edip aramadı mı, neler oluyor diye?”

“Dediğim gibi bir kere aradı. Ben iyiyim merak etmeyin dedi ve kapadı. Hepsi o kadar.”

“Siz arkadaşlarıyla neden görüşmediğini biliyor musunuz?”

“Komiserim inanın hiçbir bilgim yok. Ömer Bey eskilerden konuşmayı pek sevmez. O her zaman geleceğe bakar, geriye bakmaz.  Zaten hiçbir arkadaşıyla ilgili bizlerle konuşmaz. Dedikoduyu da seven biri değildir.”

“Anladım. Eskiden birlikte bir iş falan mı yapıyorlardı?”

“Sanırım evet ama sonra anlaşamayıp ayrılmışlar.”

“Ne iş yapmışlardı peki?”

“Gayrimenkul işleriyle ilgileniyorlarmış. Arazi, arsa alım satımı, sonra da müteahhitlik işleri falan. Zaten arkadaşları da müteahhitlik yapıyorlardı.”

***

Kahya tam bir Ömer Bey, yani patron aşığıydı. Ağzından bilgi almak imkansızdı. Sözcükleri seçerek kullanıyordu.

“Ömer Bey müteahhitlik yapıyor mu hala?”

“Bıraktı müteahhitliği artık. Çok zengin bir adam, paraya ihtiyacı yok.”

“Kızı Londra’da mı yaşıyor demiştiniz?”

“Evet.”

“Ne iş yapıyor orada?”

“Biyomedikal mühendislik okudu ve büyük bir şirkette çalışıyor. İstanbul’da da bağlantıları var. İstanbul’a da geliyor zaman zaman. Yılın iki üç ayını İstanbul’da geçiriyor. Sonra tekrar Londra’ya dönüyor. İstanbul’a geldiğinde Bodrum’a da uğruyor bir haftalığına. Çünkü yüzmeyi, dalmayı çok seviyor. Tekneyle denize açılıyor ve zaten denizde yatta geçiriyor Bodrum’daki zamanını…”

“Kaç yaşında?”

“Otuzuna bastı.”

“İsmi ne?”

“Aylin. Rahmeti annesi koymuş ismini. Çok sevdiği bir arkadaşının ismiymiş. O arkadaşını erken yaşta kaybettiği için kızına onun ismini koymuş.”

Salondaki büyük şöminenin üzerinde bir fotoğraf gözüme çarpmıştı. Sanırım Ömer Bey ile karısı Nevin Hanım’dı. Ortalarındaki on – on iki yaşlarındaki sevimli kız çocuğu da kızları Aylin olsa gerekti. Bahçede çimlerin üzerine oturmuşlardı üçü de. Ve üçü de gülümsüyordu. Güzel bir aile fotoğrafıydı. Kahya fotoğrafa baktığımı anlayınca, “O fotoğrafı Ömer Bey çok sever. ‘Karım ve kızımla birlikte en güzel fotoğrafımız bu,’ der.” 

“Bizden başka Ömer Bey’i arayıp soran yok mu?”

“Çevresi çok geniştir Ömer Bey’in. Dostları, yakınları, arkadaşları devamlı arıyorlar.”

“Bu son zamanlarda daha önce tanımadığınız birisi aradı mı? Böyle bizim gibi sıklıkla arayan oldu mu?”

Kasım düşündü bir süre ama sonra dudaklarını büzdü. “Öyle dediğiniz gibi tanımadığımız birisi aramadı.”

“Peki tamam, teşekkür ederiz. Dediğimiz gibi gelince lütfen bizi haberdar edin. Çok önemli,” dedikten sonra kartımı uzattım. Kahya kartı aldı ve “Tamam komiserim, mutlaka haber veririm,” dedi.

Yolda giderken biyomedikal mühendisiliğin ne olduğunu merak etmiştim. Zühre’ye sordum; o da tam olarak bilmiyordu. “Sanırım yeni nesil mesleklerden olsa gerek,” dedikten sonra cep telefonundan internete baktı.

“Hasta bakımının kalitesini ve etkinliğini artırmak amacıyla biyoloji ve tıp alanındaki problemleri analiz eder ve çözümler. Yapay iç organları, vücut parçalarının yerini alacak yapay aletler ve tıbbi problemlerin teşhisi için makineler gibi tasarım sistemleri ve ürünleri geliştirir.”

“İyiymiş,” dedim. “Aferin kıza…”

***

Anlaşılan Ömer Akbaş gelmeden bu iş çözüme kavuşacak gibi görünmüyordu. Belki de hiçbir ilgisi yoktu. Ne katildi, ne de kurban olacaktı. Belki katil her kimse, istediğini elde etmiş, alacağını almış da olabilirdi. Hayalet uzun süredir iş başında değildi. Ama belki o da bizim gibi Ömer Akbaş’ın gelmesini sessizce bekliyordu.

Yolda giderken bir kafeteryada oturan biri bize eliyle işaret etti. Bakınca hemen tanımıştım. Bu kayıp Sedat Girit’in kuzeni Burak’tı. Sağa çekip durunca o da yanımıza geldi. Elinde bir gazete vardı. Gazetenin şifreli bulmaca sayfası açıktı. Bulmaca çözüyordu anlaşılan.

“Komiserim yanlış anlamayın, sizi görünce bir merhaba demek için elimi salladım sadece. Önemli bir şey yok, sizde var mı?”

“Sedat Girit’le ilgili yok.”

“Kusura bakmayın, sizi de yolunuzdan alıkoydum.”

“Önemli değil Burak Bey, bir merhaba dedik birbirimize iyi oldu. Burada mı takılıyorsunuz?”

“Burada bir montaj işimiz var. Ben de biraz dinlenmek için kafede oturuyor bulmaca çözüyordum.”

“Evet görüyorum.”

“Rahmetli Sadık amcam da severdi bulmaca çözmesini, özellikle de şifreli bulmacaları. Küçükken onu çözerken görürdüm. Hep elinde bulmaca kitapçıkları, gazeteler olurdu. Ben de ona çekmişim herhalde, ben de seviyorum.”

“Size kolay gelsin.”

Tam hareket edecekken birden durdum; aklıma bir şey takılmıştı. “Bulmacalara merakı nereden geliyormuş?” diye sordum.

“Askerdeyken istihbaratta şifre çözücü olarak çalışmış.”

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Çok güzel. Size iyi çalışmalar, bir gelişme olursa hemen haber veriyorsunuz, tamam mı?”

“Tamam komiserim, merak etmeyin aklım sizde.”

“Şifre çözücüymüş ilginç,” diye mırıldandım. Burak’ın yanından ayrıldıktan sonra Zühre sordu. “Nereden aklınıza geldi?”

“Bilmiyorum bir şey dürttü herhalde, merak işte.”

ARKASI YARIN...

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler