Geri Dön
Kültür SanatKatilin sığınağını sonunda bulmayı başarmıştık

Katilin sığınağını sonunda bulmayı başarmıştık

Katilin sığınağını sonunda bulmayı başarmıştık

Siz ona zarar vereceksiniz, biliyorum.”

“Kimseye zarar vermeyeceğiz, merak etme! Sedat Girit mi veriyordu bu parayı sana bahçıvana vermen için.”

“Sedat söylüyordu evet. O bana parayı bir arkadaşı vasıtasıyla postayla gönderiyor. Nereye koyacağımı söylüyor, ben de her ay söylediği yere parayı bırakıyorum.”

“Yani Sedat hayatta öyle mi?”

“Evet.”

“Peki nerede kalıyor?”

“Bilmiyorum.”

“Telefonu var mı?”

“Bilmiyorum.”

“Bak Yeşim, dediğim gibi onu nasıl olsa buluruz. Ama dediğim gibi sen bir suçluya yardım etmekten hapse girersin, çocuğun sensiz kalır. Bak ne güzel yardımcı oluyordun. Başına dert açma. Söylersen suçlanmazsın ama söylemezsen yazık olur sonra sana. Sedat da senin hapse girmeni, çocuğunun annesiz kalmasını istemez. Öyle değil mi?”

Kadın korkmuştu. Telefonunu verdi. Biz de hemen not ettik.

“Peki nerede kalıyor?”

“İnanın bilmiyorum.”

“Şimdi Sedat’ı arayacak ve parayı istediği yere bıraktığını söyleyeceksin. Zaten her zaman parayı bıraktıktan sonra bilgi veriyorsun değil mi?”

“Evet.”

“Şimdi sen bizimle karakola gel, oradan ararsın. Merak etme seni bırakacağız, senin bir suçun yok. Bir arkadaşına yardım ediyordun sadece. Biz senin serbest kalmanı ve oğluna kavuşmanı sağlayacağız.”

“Sedat’ın da bir suçu yok.”

“Tamam, suçlu değilse zaten o da serbest kalacak. Ama iki yıldır neden kayıp olduğunu soracağız.”

Bu arada salondaki küçük kütüphanede kitapların arasında, ilk eve geldiğimde dikkatimi çekmeyen turuncu renkli ince bir kitap gözüme çarpmıştı. Demek ki kitapların arasına sıkışıp kalmıştı. Kitapların arasından çekip baktığımda ince bir defter olduğunu gördüm. Defteri alıp şöyle bir karıştırdığımda birtakım yazılar vardı. Mandalinalardan söz ediliyordu. Bir tür günlüğe benziyordu ama üzerinde kimin yazdığına dair ne bir, isim ne de bir tarih vardı.

***

Defter muhtemelen Sedat Girit’e aitti. Daha sonra okumak üzere defteri katlayıp montumun iç cebine koydum.

Yeşim bizimle Bodrum İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne geldi. Biz de teknik ekibe haber vererek Sedat Girit’in yerinin tespit edilmesini istedik. Herkes yerini aldıktan sonra Yeşim, Sedat Girit’i aradı ve parayı istediği yere koyduğunu, her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Biraz daha konuşmasını istediğimizi anlayınca hal hatır sorarak nasıl olduğunu sordu. Bu sırada teknik ekip Sedat’ın yerinin Milas’ta olduğunu saptamıştı. Teknik ekip evin yerini ve adresini tespit etmişti.

Yeşim Ayan, eski kahyalardan Arif Efendi’nin gelini olduğunu, kocasının ölümünden sonra oğlu ve kayınpederi ile Bitez’de yaşadıklarını söyledi. İki yıl kadar önce Arif Efendi de oğlu gibi trafik kazasında ölünce Sedat Girit ile tanıştıklarını ve arkadaş olduklarını, kendisinden yardım isteyince de onu geri çevirmediğini anlattı. Zühre’ye ne olur ne olmaz diyerek Yeşim’in yanında kalmasını, kadının kimseyle irtibata geçmemesi için gözünü ayırmaması gerektiğini tembihledikten sonra Seza ile birlikte araca atlayıp yola çıktık.

Omzumda yine şiddetli bir ağrı hissettiğim için aracı Seza’nın kullanmasını istedim. Bu arada telefonuma bir mesaj gelmişti. Mesaj doktor arkadaşım Kenan’dan geliyordu. CCL’nin ne olduğunu yazıyordu. Ama şu anda ilgimi çekmiyordu. Sonra okumak üzere mesajı kapadım.

Cebimdeki defteri merak etmiştim. Çıkarıp incelemeye başladım. Ailesini, annesini, kardeşini, babasının nasıl kaybolduğunu, sonra ölü bulunduğunu, mandalina yetiştiriciliğini, mandalina ile neler yapıldığını, nelere iyi geldiğini kısaca bir mandalina sevgisinden ve daha birçok şeyden söz ediyordu. Yazdığı bazı şeyler merakımı iyice arttırmıştı. Artık Sedat’ın da bu cinayetlerde bir parmağı olduğuna daha çok inanıyordum.

Söylenen yere geldik Ayvaz, şimdi ne yapıyoruz?”

Güllük’te Nazar adlı siteyi adres olarak göstermişti. Büyük bir siteydi. Yaklaşık yüze yakın villa, deniz gören yüksekçe bir tepeye düzenli olarak yerleştirilmişti. Site yöneticisini bulduk ve Sedat Girit adlı birinin burada olup olmadığını sorduk. Kendisini tanımadığını ama 65 numaralı villada her sabah öğle saatlerinde sakallı birinin dışarı çıkıp sahile indiğini ve uzun yürüyüşler yaptığını, hatta civardaki mandalina bahçelerinde de arazi sahiplerine yardımcı olduğunu anlattı. Bu anlattığı kişi Sedat Girit’e uyuyordu.

“Bu villa Sedat Girit’e mi ait?” diye sorduk adının Servet olduğunu öğrendiğimiz yöneticiye. “Hayır,” dedi. “Ama kim olduğunu öğrenir sizi ararım,” diye ekledi. “Tamam,” deyip telefonumuzu verdik. Sonra yardımcı olmak için bizi iki katlı villanın kapısına kadar getirdi. Kapının zilini çaldı. Ses çıkmayınca, “Belki yürüyüşe çıkmıştır. Ya da aşağıdaki bahçelere gitmiştir. Burada beklerseniz birazdan gelir,” diyerek yanımızdan ayrıldı.

O ayrıldıktan sonra villa kapısını bir kez de ben çaldım. Ses yoktu ama sanki kapı hafif aralık gibiydi. Elimle itince ardına kadar açıldı. Seza ile birbirimize baktık ve içeri daldık. “Merhaba”, “Kimse var mı?”, “Sedat Bey!” diye seslendik ama karşılık alamadık. Sonra odalara, her yere dikkatlice bakmaya başladık. Ben ikinci katı, Seza da birinci katı tarıyordu. Evin bir de bodrum katı bulunuyordu. Ama kapısı kilitliydi. Bu yaptığımız yasa dışıydı ama artık aldırmıyorduk. Bu gizemi çözmeliydik.

Kilidi biraz uğraşarak açmayı başarmıştım. Bodrum kata merdivenlerle iniliyordu. Seza ne olur ne olmaz diyerek giriş katında kalmıştı. Bodrum katı bir tür kiler gibi kullanılıyordu anlaşılan, çünkü oldukça soğuktu ve belli ki ayrıca bir de klima çalıştırılıyordu. Elimle kapının yanındaki duvarları yoklayarak elektrik düğmesini buldum ve ışığı yaktım. Evet bodrum katta üç oda vardı.Birisi yiyeceklerin depolandığı bir tür kilerdi. Diğer oda ise ardiye olarak kullanılıyordu. Ardiye odasında yine kilitli bir dolap bulunuyordu. Diğer odanın kapısı ise bir tür dolaptı. Dolabın kapakları açık bırakıldığı için odayı keşfetmiştim. Dolabın içinde de bir kapı vardı ve bu kapı da açıktı. Gizli bir odaydı. Odada küçük bir gardırop, bir yatak ve küçük bir masa vardı. Saklanmak için oldukça ideal bir yerdi. Eğer dolabın içinde eşyalar olsa ve kapakları kapalı olsa kimse burada bir oda olduğunu keşfedemezdi. Yani bizim hayalet katilin odası belki de burasıydı. Araştırmam oldukça heyecanlı bir hal alıyordu. Önce kilere bir göz atmak istedim. Kilere girdiğimde ayağım yerde duran küçük bir sandığa çarptı. İçinde meyveler olan bir sandıktı bu. Dikkatle bakınca yeşil mandalinaları gördüm. Bu kurbanların ağızlarına tıkılan mandalinalara benziyordu. Ardiye odası ıvır zıvır eşyalarla doluydu. Kilitli dolabı açmayı sonraya bırakıp gizli odaya girdim. Gardırobu açtığımda içinde birtakım giysiler gördüm. Bunlar siyah giysilerdi. Siyah tayt, siyah tişört, kapüşonlu siyah anorak… Bir de siyah spor ayakkabılar görmüştüm. Dolabın çekmelerinden birini açtığımda da bir tabanca göze çarpıyordu. 7.65 mm çapında Beretta marka bir tabancaydı bu. Bir de Yeşim Ayan adına düzenlenmiş bir pasaport. Pasaporttaki fotoğraf Yeşim Ayan’a benziyordu. Yeşil gözlü sarışın bir kadındı. Pasaportun yanında bir de iskambil destesi vardı. Desteyi kontrol ettiğimde içinde asların hiçbirinin olmadığını gördüm.

Aradığımız deliller buradaydı. Onları ele geçirmiştik. Artık bizim hayalet katilin Sedat Girit olduğundan hiç bir şüphem kalmamıştı. Mandalinacı katil, babasını, kardeşini ve mandalinaları yok edenlerden intikamını almış ve buraya sığınmıştı. Katilin sığınağını sonunda bulmayı başarmıştık.

Şimdi sıra katili bulmaktaydı.

Yukarıya çıkıp bulduklarımı Seza ile paylaştım. Hemen Amir’i arayıp hızlıca bilgi verdim. Katilin David Snyder değil, Sedat Girit olduğunu söyledim ve bulguları onunla da paylaştım. Çok şaşırmıştı. Hemen Olay Yeri İnceleme ve destek ekibi göndereceğini söyledi.

***

Bu arada Seza da kapıda mandalinacı katil Sedat Girit’i gözlüyordu. Eli de tabancasındaydı. Benim tabancam ise hala yanımda değildi. Artık bu ihmalkarlığım için kendimi tokatlamak istiyordum. Hemen tabancayı yanımda taşıyacak bir kılıf ısmarlayıp egzersiz yapmalıydım. Tabanca taşıma egzersizleri, bu iş böyle olmayacaktı. Bunu alışkanlık haline getirmezsem günün birinde postu fena halde deldirecektim. Yanımda her zaman Seza ve Zühre olmayacaktı.

Beklerken doktor Kenan’ın telefonuma gönderdiği mesajı okumaya başladım. Whatsapp’ıma ayrıntılı bir mesaj atmıştı.

“CCL’nin açılımı Corneal Cross Linking. Bir tür göz hastalığı. Keratokonus hastalığı adıyla bilinir. Keratokonus, kornea denilen ve gözün en önündeki saat camı gibi olan saydam kırıcı tabakanın ilerleyici bir şekilde incelerek öne doğru konik tarzda uzaması şeklinde tanımlanabilir. Kadınlarda daha sık görülür. Korneanın kırma gücünü değiştirerek orta veya ağır derecede düzensiz astigmatizma ve bulanık görmeye sebep olur. İki bin kişide bir görülen bir hastalıktır.

Corneal Cross Linking tedavi edilebilir. Korneal kollajenin direnci arttırılırsa korneanın dayanaklılığı da arttırılır ve keratokonusun ilerlemesi durdurulabilir. Ultraviyole A ve damla formunda riboflavin kullanılarak kornea kollajen lifler arasındaki bağların arttırılması ve korneanın daha dirençli hale gelmesi sağlanır. Bu tedavinin amacı ilerlemekte olan keratokonus hastalığını durdurmak, kırma kusurunu azaltarak görme kalitesini arttırmak ve kornea nakli gereksinimini ortadan kaldırmaktır.”

Birden bahçede ayak sesleri duyduk. Birisi arka bahçeden ön tarafa gelip kapıya yaklaşıyordu. Orta boylu, zayıf, kumral, yanık tenli, spor giyimli kırklı yaşlarında bir adamdı bu. Fotoğraflardan çıkarabildiğim kadarıyla bu adam Sedat Girit’in ta kendisiydi. Sonunda mandalinacı hayalet katil ortaya çıkmıştı ve hiç bir şeyden habersiz eve geliyordu. Anahtarını çıkardı ama sonradan kapının aralık olduğunu fark etti. Kendi kendine, “Açık bırakmışım,” diye söylenerek içeri adımını atınca bizi gördü ve irkildi. Korkuyla bir adım geri adım attı. “Siz kimsiniz?” diye sordu.

“Polis!”

“Polis mi? Beni mi arıyorsunuz?”

“Evet sizi arıyoruz. Yıllardır ortada yoktunuz. Bu arada cinayetler işlemekle meşguldünüz. Seni işlediğin cinayetlerden gözaltına alıyoruz.”

“Ne cinayeti? Ben kimseyi öldürmedim. Evet ortada yoktum, çünkü kaçıyordum.”

“Kimden?”

“Babamın katili Ömer Akbaş ve adamlarından.”

“Sonra sen de onu ve eski arkadaşlarını öldürdün. O arkadaşları işin içinde miydi ki onları da öldürdün?”

“Elbette içindeydi. Onların yanında çalışan eski kahya Arif Efendi bana her şeyi anlatan bir mektup bıraktı. Sonra da trafik kazasında öldü. Bence onu da öldürdüler. Sonra da trafik kazası süsü verdiler. Tıpkı babamı öldürüp intihar süsü verdikleri gibi… Ama ben kimseyi öldürmedim.”

ARKASI YARIN...

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler