Geri Dön
Kültür SanatKızını kurtarmak için bu pis işe girmişti

Kızını kurtarmak için bu pis işe girmişti

Ben de amiri arayıp bilgi verdim. Ama amir beni arayıp bulamayınca Seza’dan gerekli bilgileri almıştı zaten. Uyuduğum için telefonlarına cevap veremediğimi anlattım.

Kızını kurtarmak için bu pis işe girmişti

 

“Biliyorum, dinlenmen iyi oldu. Zaten sen iyice bir dinlen. Hatta yarın da mümkünse istirahat et. Omuzunu da göster, kontrol ettir bir ara. Çok yorulduğunu biliyorum Ayvaz. Ama çok önemli bir iş başardınız. Tekrar tebrik ederim seni ve ekibini.”

“Teşekkür ederim.”

“Ne dersin basına bilgi verelim mi?”

“Adamın intihar ettiğini, soruşturmanın devam ettiğini bildirebilirsiniz. Ama lütfen sakın dosyanın kapandığını, katilin bulunduğunu falan söylemeyelim. Birkaç gün daha bekleyelim derim. Yani mevcut cinayetlerle ilişkilendirmeyelim, ayrı tutalım bu olayı.”

“Sen ne diyorsan öyle olacak Ayvaz Komiserim.

Bu dosyanın baş sorumlusu sensin. O zaman, sen tamam deyince basını tam anlamıyla bilgilendiririz. Şimdi sadece, ‘Tarihi eser kaçakçısı İngiliz arkeolog intihar etti,’ demekle yetinelim o zaman. ‘Fazla bilgi yok. Daha sonra detaylı bilgi verilecek’ gibisinden. İyi mi?”

“Aynen dediğiniz gibi amirim, teşekkürler.”

“Sana iyi dinlenmeler. Bir şey olursa ara, ben de ararım. Telefonlarına bak, uyuyakalma, seni bulalım yahu!”

“Tamam amirim.”

Yemek ve uyku iyi gelmişti. Vücudum da ısınmıştı. Omzumun ağrısı da çok hafiflemişti. Kendimi çok daha iyi hissediyordum.

Seza mesaj atmış, Muğla’ya döndüğünü yazmıştı. Ben de otelde olduğumu, yarın da burada dinlenmek istediğimi, akşam saatlerinde Muğla’ya döneceğimi, önemli bir şey olursa aramasını yazarak gönderdim mesajı.

Sonra Zühre’yi aradım. O da otele dönmüş odasında dinleniyordu. Ali ile Cengiz’in ise dışarı çıkıp yemek yiyeceklerini, biraz da dolaşacaklarını söylemişti.

“Sizi rahatsız etmek istemedim. Seza Komiser’i görmüştüm otelde. Dinlendiğinizi söyledi. Şimdi iyi misiniz komiserim?”

“Biraz daha iyiyim Zühre. İstersen akşam yemeğini birlikte yiyelim ne dersin?”

“Çok sevinirim.”

“Şu anda saat beş. Sekiz iyi mi?”

“Bence iyi. Sekizde lobide olurum.”

“Anlaştık.”

Sekizde buluştuktan sonra çarşıya doğru yürüdük. Canımız ev yemekleri çekti. Sakallı’ya girip bir güzel sebze ağırlıklı yemek yiyerek karnımızı doyurduk. Biraz oburluk yapıp bir de fırın makarna yiyerek işkembeyi iyice şişirmiştim. Sonra sahilde bir yürüyüş yaparak Trafo’ya geldik.

“Ne diyorsunuz komiserim bu intihar olayına? Gerçekten intihar etmiş mi?”

“Zühre bu akşam senden bir ricam var.”

“Buyurun komiserim emriniz olur.

“Benimle bu şekilde konuşmanı istemiyorum. Bu akşam senin komiserin olmak da istemiyorum. Bir arkadaşın olmak istiyorum. Bana siz ve komiserim deme. İsmim Hayri, istersen sadece Ayvaz da diyebilirsin.”

Şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu.

“Emin misiniz?”

“Eminim.”

“Sadece bu akşam için mi?”

“Mesaiden sonra iş üzerinde değilsek ismimi kullanırsan sevinirim. Meslektaşız ama aynı zamanda da arkadaşın olmak istiyorum. Yanlış anlama. Normal arkadaşlığı kastediyorum sadece.”

Kızın kafası karışmıştı. Ne demek istiyor olabilirdim acaba? Aslında gerçekten bir arkadaşım olsun istiyordum. Sevgili değildi istediğim, bir arkadaştı. Barbaros’un ölümünden, Jale’nin sırra kadem basmasından sonra kendimi çok yalnız hissediyordum.

“Birazdan Barbaros’un ailesiyle görüşeceğim ve yanımda bana destek olmanı istiyorum. Bulunman yeter.”

“Tamam Hayri.”

Gülümsedim. Sonra sonra tüm cesaretimi toplayıp aradım karısı Nilüfer’i.

Tabii ki haberi olmuştu. Basından, ya da haberi duyan yakınlarından öğrenmişti. Neyse ki basına istediğimiz şekilde vermiştik bilgiyi. Yani bir anlamda yalan söylemiştik. Bu konuda aramızda anlaşmıştık.

Barbaros, Muğla’ya Çanakkale Arkeoloji Müzesi’nden yaklaşık bir ay önce tayin olduğu için henüz ailesini getirmemişti. Muğla’da kiralık uygun bir ev bulmuştu. Ailesini getirmeden önce tadilat yaptırıyordu. Ailesi hala Çanakkale’deydi.

“Benim Hayri. Başınız sağolsun Nilüfer. Geç aradım özür dilerim ama tahmin edersin ki benim için kolay değildi.”

“Dostlar sağolsun da, nasıl oldu bu Hayri?”

“Kaçakçıların peşine düşmüştük, o da bize yardım ediyordu ama çatışma çıktı. İşte kör bir kurşun… Maalesef kaybettik.”

“Neden onu götürdün Hayri, hem de bir çatışmanın içine?”

“Bilmiyorduk Nilüfer, bilmiyorduk çatışma olacağını, ama kocan önemli bir olayın aydınlanmasına yardımcı oldu. Tek tesellimiz bu ne yazık ki…”

“Ne önemi var olayın. O artık olmadıktan sonra, önemli olayların da hepsinin canı cehenneme… Barbaros yok artık demek ha?”

“Başınız sağ olsun tekrar, yine arayacağım, görüşürüz.”

Yanıt vermeden telefonu kapatmıştı Nilüfer. Konuşmaları takip eden Zühre sordu. “Bu doğru mu? Gerçeği bilse daha iyi olmaz mıydı?”

“Belki de, bilemiyorum. Ama kahrolurlar, bu gerçekle yaşayamazlardı. Zaten kızının durumunu anlatmıştım.”

“Bilmiyorum.

“O zaman Seza’ya anlattım. Affedersin.”

“Nedir durumu?”

“SMA hastası küçük kızı. Zaten bir tek çocuğu vardı. O nedenle bu pis işe girmişti, kızını kurtarmak için.”

“Çok üzüldüm. Ah bu çaresizlik…”

Evet, gerçekten Zühre’nin dediği gibi kelimenin tam anlamıyla çaresizlikti. İçkilerimizi içmiş düşüncelere dalmıştık. Zühre önceki sorusuna döndü.

“Evet, intihar diyorduk komiserim.”

“Ne demiştik?”

“Ama işle ilgili konuşuyoruz komiserim.”

“Neyse, o zaman işle ilgili konuşmadığımız zaman ve mesai saati dışında Hayri’yim.”

“Tamam Hayri.”

“Şimdi gelelim sorunun yanıtına. İntihardan emin değilim. Ama olabilir de… Ancak cinayetleri de onun işlediğini tam olarak ispat edebilmiş olsaydık, o zaman içim daha rahat edecekti.”

“Bulunan bıçakla, ilk cinayette kullanılan bıçağın benzerliğine ne diyorsunuz?”

“Evet, analizler sonucunda cinayet aleti olduğu ortaya çıkarsa rahatlayacağım.”

“Umarım çıkar.”

“Umarım.”

***

Ne yazık ki mavi ve turuncunun bu tatlı birlikteliği, insanoğlunun yarımadayı işgaliyle giderek bozulmaya başlamıştı. Güzelim mandalina bahçeleri bir bir yok oluyordu artık. Rantın önünde hiçbir güç duramıyordu. Mandalinalar, mandalina bahçeleri, yerini betona terk ediyordu. Yarımadada nereye giderseniz gidin, hemen hemen her yerde bir bahçenin yerini betonun aldığını görebiliyordunuz. Devasa beton araçları acımasızca bahçelere giriyor, ağaçları yerlerinden söküyor, o turuncu meyveler dallarıyla birlikte yollara, sokaklara, caddelere saçılıyor, çöp konteynerlerine atılıyorlardı. Kısaca Bodrum mandalinası artık yok oluyordu. Halikarnas Balıkçısı’nı ve bu uğurda büyük mücadeleler veren mandalinacıları, mezarlarında kemiklerini sızlatacak kadar acı bir katliam yaşanıyordu Bodrum’da. Artık gidilen yerlerde, o nefis mandalina kokusunu algılamak da zorlaşmıştı. Bodrum’un parfümü artık hissedilmiyordu.

Bu manzaralara yüreğim sızlıyordu. Dayanılacak gibi değildi.  Arsalar, araziler değerlenince, toprak sahipleri mandalinaları terk ediyor, müteahhitlere gözlerini kırpmadan, yüreklerinde bir acı duymadan peşkeş çekiyorlardı. Mandalinalar yerlerini, artık Bodrum’un yeni sahiplerine bırakıyorlardı. Yanlış tarım politikaları da bunun üzerine tuz biber ekince, Bodrum mandalinasını artık kitaplarda okuyup, belgesellerde seyredecek hale geleceğimiz günler sanki çok yakın görünüyordu.

“Mandalina bahçelerine beton yığını dikenler, onların çocukları gibi baktıkları bu mandalina ağaçlarının ürettiği oksijeni ciğerlerine doldurduklarını bilirler mi acaba? “diye soruyordu bir mandalina sever…

Artık bu ağaçlar görkemli sitelerin, yazlık evlerin daracık bahçelerinde sadece birer sembolik dekor ağaçları olarak yerlerini almaya başladı.

Bodrum’un geleceğini belirleyen şey, kuralsızca genişleyen yapılaşma artık.

Bodrum’un ünlü mandalinacılarından Aras* ağabeyim dert yanıyordu.

Yıllar ilerledikçe, şartlar değişti. Mandalina üretimi arttı ama günün ekonomik şartları maliyetleri yükseltmişti. Bahçeler tek tek satılmaya başladı, yerlerinde binalar, mantar gibi bitmeye başladı.

Çiftçilik benim hayatım. Hiç vazgeçmedim. Çünkü tabiat insanı yaşatır. Çiftçi çapa sallayan insandır, beceriklidir. Kendi sebzesini meyvesini yetiştirir. Sonradan bu iş kayboldu. Köylü bıraktı artık çiftçiliği. Biz kilometrelerce öteden taşırdık suyu bahçelerimize… Şimdi çeşmeler evlerin içinde, ama kimse bir şey dikmiyor, üretmiyor. Yazık… Büyük bir kayıp.

Ha çocuk, ha ağaç… İkisini de emek vererek büyütürsün. Çocukla ağaç arasında şu fark var ki,  çocuk bir süre sonra kendi ayakları üstünde durmayı öğrenir, kendi yuvasını kurar. Ağaçlar, sen yaşadıkça seninle birliktedir. Sen ağacı ne kadar seversen, ağaç da sana o kadar meyve verir.

Artık mandalina kazandırmıyor. Buna rağmen tek bir ağacımı dahi kesmedim. Kendi ellerimle diktim onları. Çocuğum onlar benim. Kim çocuğunu yola atar. Üstelik onlar bana meyvelerini veriyor. Mandalina para etmiyorsa suç mandalina ağaçlarının mı?

Şu an başlattığımız proje “bodrummandalini.com” ise son bir çaba… Umarım gelecek nesiller Bodrum Mandalinası’nı müzelerdeki ağaçlarda görmezler.

***

19 Kasım Çarşamba

Bodrum Kalesi Saint Jean Şövalyeleri’nin eseriydi. Üç tarafı denizlerle çevrili kayalık bir yarımada üzerinde, iki liman arasında inşa edilmişti.

İçini gezerken sanki tarihin içindeymişiz, başında parlak metaldan başlıkları, üzerinde haç işaretli dökümlü zırhlı giysileri ayaklarında çizmeleri, belinde upuzun dümdüz kılıçlarıyla şövalyelerden biri her an karşınıza çıkacakmış gibi bir duyguya kapılıyordu insan. Tıpkı filmlerde gördüğümüz o dev cüsseli şövalyeler.

Zühre ile sabah kahvaltısını yaptıktan sonra Bodrum Kalesi’ni gezmeye karar vermiştik. Zühre de görmemişti Kale’yi, teklifimi hemen kabul etmişti.

Daha önce David’in de anlattığı gibi, Kale’nin yapımında, depremde yıkılmış olan dünyanın yedi harikasından biri Halikarnas Mozolesi’nin taşları kullanılmıştı. Kale’de Fransız, İtalyan, İngiliz, Alman ve İspanyol kuleleri bulunmaktaydı. Rodos Adası, 1522 yılında Türkler tarafından alındıktan sonra, şövalyeler Bodrum ve çevresini 5 Ocak 1523 yılında terk etmişlerdi. 1895’ten itibaren hapishane olarak kullanılan Kale, Fransız ve İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında 26-28 Mayıs 1915’te bombalamaları ile yarı yıkık hale gelmişti.

Bodrum İtalyanlar tarafından 11 Mayıs 1919 tarihinde işgale uğramıştı. Hem Anadolu’nun hem de Bodrum’un işgali Bodrum halkının düzenlediği mitingler ve İtilaf Devletleri temsilcilerine gönderilen telgraflarla protesto edilmişti. Bölgedeki yerel kongrelere destek sağlayan Bodrum halkının çabaları, yerel önderlerin gayretleriyle Menteşe Sancağı’nın Milli Mücadele’de Kuva-yı Milliye’nin ikmal, iaşe, lojistik katkısını artıran büyüten önemli bir etken olmuştu. Bodrum aynı zamanda Milli Mücadele yıllarında İtalyan nüfuzunda, hükümet otoritesinin olmadığı, uzun sahile, ormanlara ve geniş coğrafyaya sahip bir bölge olduğu için çete ve eşkıyalığın en sık görüldüğü merkezlerden biriydi. Batı Anadolu Kuva-yı Milliye’sinin komutanlarından Yörük Ali Efe’nin Güneybatı Anadolu Umum Kuva-yı Milliye Kumandanı olarak bölgeye gelişi ile hem eşkıyalık olaylarının dizginlenmesi, hem de Kuva-yı Millliye’nin düzeni sağlanmıştı.

Kalenin doğu duvarı dışında kalan bölümleri çift beden duvarları olar ak takviye edilmişti. İç kaleye yedi kapı geçilerek ulaşılıyordu. Kapılar üzerinde armalar bulunmaktaydı. İç kalede on dört sarnıç vardı. Kale koruganı, çiftli duvarlar arası su hendeği, asma köprü, kontrol kulesi, II. Mahmut tuğrası kalenin göze çarpan yerlerindendi. Kale, 19. yüzyıl sonunda hapishane olarak kullanıldığı dönemde bir hamam yapısı ile Osmanlı niteliği kazanmıştı. Kale artık Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmaktaydı.

*Ömer Aras, Bodrum’un ünlü mandalina yetiştiricilerinden

ARKASI YARIN...

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler