Geri Dön
Kültür SanatSakın tekneye habersiz baskın yapmayın!

Sakın tekneye habersiz baskın yapmayın!

“Hemen Sahil Güvenlik ile irtibata geçiyorum. Seni arayacağım,” deyip telefonu kapattı. Beş dakika kadar sonra arayarak, “Tamam Sahil Güvenlik bir teknesini bu iş için hazırladı. Sizden haber gelir gelmez harekete geçecekler. Senin numaranı hatta Seza’nın da numarasını verdim. Sen de arayacağın komutanın ismini ve telefon numarasını not et.”

Sakın tekneye habersiz baskın yapmayın!

 

Bir saniye deyip cebimden not defterimi ve kalemimi çıkardım. Amirin verdiği bilgileri not ettim.  “Amirim siz bana ve Seza’ya bunları mesaj olarak da gönderin, ne olur ne olmaz.”

“Tamam gönderiyorum. Kolay gelsin, dikkatli olun. Takviye de hazırlayalım mı?”

“Karada da bir ekip olsa fena olmaz. Ben şimdi Ali ile Zühre’ye haber vereceğim, gelsinler.”

“Cengiz?”

“O  hala David’in evinin önünde.”

“Tamam, o beklesin. David evdedir umarım.”

“Öyle görünüyor.”

“Kaçakçılık Şubesi’ne de bilgi vereceğim. Vermezsek sonra bizi topa tutarlar. Onlar da bir ekip hazırlasın.”

“Siz nasıl uygun görürseniz.”

***

“Bu adamlar muhtemelen silahlı olabilirler. Sakın tekneye habersiz baskın yapmaya, binmeye falan kalkmayın. Herkes beklemede kalsın, tekne hareket ederse, biz de harekete geçeriz. Eğer yarına kadar harekete geçmezse bir şekilde girer arama yaparız. Ben Kaçakçılık’taki başkomisere durumu detaylı olarak  anlatacağım. Kahramanlık istemiyorum. Anlaşıldı mı Ayvaz?”

“Tamam Amirim, sizden haber bekliyoruz.”

Amir haklıydı. Bu olayı tereyağından kıl çeker gibi sabırla yürütmek gerekiyordu. En ufak yanlış bir adım, bütün planın alt üst olmasına neden olabilirdi. Suçüstü yapabilirsek bu işten paçayı sıyırmaları mümkün olamazdı. Marinada çok lüks tekneler vardı. Golden Sea adlı teknenin yanındaki tekne ondan biraz daha küçük ama tam donanımlıydı. Yanında kıçtan motorlu küçük bir sürat teknesi ile arkasında bir jet ski de bulunuyordu. Bu tekne sahibinin ne kadar zengin ve ne kadar ehli keyif olduğunu düşünürken Zühre ile Ali de gelmişti. Uzaktan bize el ediyorlardı. Biz  tekneden bizi göremeyecekleri ama bizim tekneyi rahatlıkla görebileceğimiz bir yere yerleşmiştik. Onlara araçta beklemelerini söyledim. Kalabalık dikkat çekebilirdi.

Bu arada saat akşam yediye geliyordu. Teknede hiç bir kıpırtı yoktu. Herkes pür dikkat yerini almış bekliyordu. Zühre bir süre sonra yanıma gelip, kurbanların evlerini ziyaret ettiğini söyledi. “Evlerde büyük bir sessizlik hakimdi. Herhangi bir gelişme yoktu. Ömer Akbaş’ın evine gittiğimde hizmetçi karşıladı. ‘İnşallah katili bulmuşsunuzdur.’ dedi gözleri yaşlı. ‘Bulunacak merak etmeyin’ dedim. Tam bu esnada Ömer Akbaş’ın kızı Aylin aradı telefonla. Hizmetçi benim burada olduğumu söyleyince de, benimle konuştu. Kızı çok üzgündü, perişandı komiserim. Biraz konuştum. Bir araştırma yaptıkları için gelememiş. Adeta yalvardı. ‘Ne olur katillerini bulun!’ diye. Duysanız içiniz parçalanırdı. Zaten cenazeye bile gelmek istemediğini, gömülmesine dayanamayacağını söyledi. ‘Belki geleceğim ama içim parçalanacak’ dedi. Ben de çok duygulandım. Adam her ne kadar katil de olsa, kızının tabii bundan hiçbir haberi yok. Acıklı bir durum. Bilse babasının nasıl bir insan olduğunu, acaba yine de böyle tepki gösterir mi diye düşünmeden edemiyor insan.”

“Haklısın, dramatik. Bizim her işimiz dramatik değil mi zaten?”

Zühre başını salladı ve gözerinden bir iki damla yaş boşandı. “Ama bizim işimiz bu Zühre. Ne kadar dramatik, acıklı olursa olsun, görevimizi yapıyoruz sonuçta.”

“Haklısınız,” diyerek gözlerini elinin tersiyle sildi. “Biraz duygulu bir dönemimdeyim, siz bana bakmayın.” dedi.

***

Bir saat daha geçti. Bu sırada yüzünü keple gizleyen gözlüklü, sakallı birisi elinde iki büyük torbayla tekneye geldi. Sonra Jane adlı kadın çıkıp onun park ettiği aracın yanına giderek bagajdan bir torba daha aldı ve tekrar tekneye geri döndü. Bulunduğumuz yerden teknenin kıç kısımını görebiliyorduk. Teknede ışıklar yanmıştı. Perdeler çekiliydi ama gölgeler görünüyordu. Ara sıra içerdekiler arka güverteye çıkıp bir şeyler alıp tekrar içeri giriyorlardı. Bu arada şimşekli, gök gürültülü şiddetli bir yağmur başlamıştı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. O kadar ki yağmurdan havayı sis bulutu sarmış gibiydi. Değil tekneyi görmek, iki metre önümüzü bile göremiyorduk. Bu ani sağanak bir beş dakika kadar devam ettikten sonra durdu.

Saat gece dokuz olmuştu ve hala sessizlik devam ediyordu. Tekneden de kimse çıkmamıştı. Kaçakçılık’taki arkadaşlar da marinada ikili gruplar halinde yerlerini almışlar, haber bekliyorlardı. Ekibin başında tanıdığım bir komiser vardı; Aytunç Komiser. Bir ara bana telefon açıp, “Nasıl gidiyor Ayvaz Komiserim, durum nedir?” diye sordu. Beklediğimizi, içeridekilerden ses çıkmadığını, ama her an hareketlenebileceklerini söyledim. “Neden dalmıyoruz ki? Neyi bekliyoruz?” diye sordu.

“Güzel soru ama kaçarken yakalamak istiyoruz. Belki malzemeleri saklamış olabilirler. Teknede bulamayabiliriz. Ama hareket ederlerse kaçırdıkları her neyse teknede olacaktır diye düşünüyoruz. Katılıyor musun?”

“Haklı olabilirsin. O zaman beklemedeyiz, sizden haber gelince hareket ederiz.”

“Tamam Aytunç, bilgi vereceğim.”

Zühre’ye otele gidip dinlenmesini, saatin geç olduğunu, hepimizin burada olmasının bir anlamı olmadığını, çünkü nöbetleşe beklememiz gerektiğini, bir grubun dinlenmesini söyledim. O da kabul etti ve otele döndü. Seza ise bekleyeceğini, uykuya, dinlenmeye ihtiyacı olmadığını belirtti. Ali de kalmak istiyordu ama onu da yolladım ve biraz uyumasını istedim. Çünkü bu bekleme işi sabaha kadar da sürebilirdi. Sonunda Seza ile ikimiz kalmıştık.

ARKASI YARIN...

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler