Geri Dön
Milliyet Executive‘Farklı ve özgün olmak istedim’

‘Farklı ve özgün olmak istedim’

Ayşen Zamanpur… Silk and Cashmere’in yaratıcısı. Büyük zorluklardan geçerek büyüttüğü markasını ikinci nesle emanet etti. O, “Her zaman farklı, özgün, kimsenin denemediği bir alan arayışım vardı” diyor.

‘Farklı ve özgün olmak istedim’

HANİFE BAŞ- “İşler çok fazla, ne yapsam yetişemiyorum. Beynim adeta 24 saat çalışıyor. Masam hep dolu, saçlarım nasıl gür, yüzüm nasıl endişeli.. 90’lar. Çok inandığım bir fikrin peşindeyim, küçük ama şahane bir ekiple. Kafamda bin tane soru, sorun, proje, endişe, heyecan, tutku, korku… Yemek yerken bile vakit kaybı gibi geliyor. Aklımda hep çocuklarım. Eve gidip geliyorum.. Bin tane hata, yanlış, düşüş, kalkış.. O meşhur 90’lar. Silk and Cashmere kuruluyor. Bugün düşünüyorum da geldiğimiz noktada o kararların, o çok zor gün ve gecelerin, yanlışların, hataların hepsinin etkisi ve katkısı var…” Ayşen Zamanpur, kaşmir ve ipekten üretilen hazır giyim ve tekstil ürünleri markası Silk and Cashmere’in kuruluş aşamasını böyle anlatıyor. O, perakende sektörünün duayen isimlerinden biri. Bir süredir de firmada aktif görevlerini ikinci nesile yani oğlu ve kızına devretti. Silk and Cashmere’in 28 yıl CEO’luğunu yaptı. KAGİDER ve Kader’in de kurucuları arasında. Zamanpur, iş hayatında edindiği deneyimleri de kitaplaştırıyor. Onun 2012’de yayınlanan ‘Kaşmir Yolu’ kitabından sonra ‘Diren Keçi’ kitabı da 2022 başında çıktı. Türkiye’de perakende sektörünün gelişiminin tanıklarından olan Zamanpur ile sektörü, girişimcilik hikâyesini, son dönemde neler yaptığını konuştuk.

1992’DE MARKAYI YARATTI

Girişimciliğe başlangıç hikâyenizi tekrar hatırlamak isteriz.

Her zaman farklı, özgün, kimsenin denemediği bir alan arayışım vardı. İlkokul birinci sınıfın ilk gününde annem babam beni okula bırakmış, ev yakın olduğu için ikinci günü kendin gelirsin demişler. İkinci günü okuldan döndüğümde anneme “Sıkıldım” demişim, “Hep bu yoldan mı okula gidip geleceğim?” diye. Benim klişe dışı işlere ilgim var. Markayı yaratırken kaşmire büyük ilgim vardı. 1992’de markayı yarattığımızda Türkiye’de çok kimse kaşmiri bilmezdi. Hayalim kaşmir değildi ama kimsenin olmadığı farklı bir alanda hep olma hayalim vardır. 1992’lere dönersek, o dönemde henüz ne perakende bugünkü kadar çekici bir sektördü, ne de marka konusu bu kadar gündemde, bu kadar parlak bir konuydu. Girişimcilik kavramı ise neredeyse yoktu. Biz defalarca yaptığımız seyahatler, araştırmalar, fizibiliteler sonucunda dünyada kaliteli ama ulaşılabilir lüks alanında bir kaşmir markası olmadığını fark ettik. Böyle bir nişi bulup o nişe yönelik küçük bir ekiple, çok az sayıda insanla, sayısız seyahatlerle çok yoğun çalışarak bir marka yaratma öyküsü bizimkisi…

Nasıl zorluklar yaşadınız?

Merkez üssünü, beyin takımını ve yaratıcı kadroları Türkiye’de konuşlandırdık. Üretimimizi ise her iki değerli hammaddenin ana vatanı olan İç Moğolistan /Çin’e kaydırdık. 1992’de ilk joint venture (ortak yatırımı) yapan yabancı şirketlerden biri olduk. Yıllar içinde dünyanın en seçkin alışveriş ortamlarında kendi mağazalarımızı açarak, bayilikler vererek ya da korner açarak çok sayıda ülkede ipek ve kaşmir alanında sevilen sayılan bir marka olmayı başardık.

İKİNCİ NESİL İŞ BAŞINDA

Şu anda ikinci nesile devrettiniz. Bu süreçten bahseder misiniz?

Devir sürecimiz en az üç yıl süren, çok kapsamlı, planlı ve her aşamasını çocuklarımla paylaşmaya çalıştığım bir süreçti. Bir kurucu CEO, iş insanı, deneyim sahibi bir yönetici ve anne olarak devirde bu dengeleri korumaya çok uğraştığımı, zaman zaman çok zorlandığımı itiraf etmeliyim. Ama sonuca bakılırsa fena da bir iş başarmadık galiba. Kendime CFO danışmanlığı gibi bir unvan seçtim. Önemli mali konularda destek olmaya çalışıyorum. Onlar gayet güzel yönetse de her hafta ben de üst bakışla takip ediyorum. Bazen sormasalar da “Kaşmir koltuk şalının antrasit rengi daha güzel, saf ipek eşarpların logosu şöyle mi olsa” diye karıştığım oluyor. Beni mutlu eden, pırıl pırıl, tertemiz, önü açık, değerli bir şirketi ve 30 yıllık göz bebeğimiz olan markamızı en sağlam ellere teslim etmek oldu. Her yerde çalışabilecek, yaptıkları işlerde her zaman başarılı olabilecek çocuklarımın aile şirketimiz Silk and Cashmere’de çalışmayı seçmelerinden de bu sorumluluğu kabul etmelerinden de gurur duydum. İkinci nesil yönetimi devraldıktan yaklaşık 100 gün sonra maalesef 100 yılda bir çıkan salgınla karşı karşıya kaldık. İnanılmaz bir pandemi olayıyla şaşkına döndük. Geriye dönüp baktığımda tam da zamanında yapmışız bu devri diyorum. Çünkü genç nesil hem yeni devre çok daha hızlı uyum sağladı hem de belki benim aynı hızla veremeyeceğim kararları çok rasyonel bir şekilde aldı. Bizler işlerimize biraz fazla romantik yaklaşırız. Oysa iş yaşamı, ölçülebilen kriterlerle sağduyulu bir matematikle yönetilmeli. Elbette iç görü ve deneyimin değerini yadsımam ve çok da kıymetli ama bu dünyayı takip ve uyumun önünde durursa işte o zaman deneyim tehlikeli bir unsura dönüşür.

Pandeminin de etkisiyle e-ticaret çok gelişti…

Türkiye’de online satışların tüm satışlar içerisindeki ortalama yüzde 12 olan payı, bizde yüzde 33. Bu inanılmaz bir rakam. Çünkü dünya ortalaması bile yüzde 17’de. İkinci nesil yönetim çok büyük bir online ticaret başarısı elde etti. İngiltere’deki online satış sitemizi açtık, şimdi belki Fransa, Rusya ve Çin’i de açmayı planlıyorlar. Büyümemizi tamamen dijitale döndürdük. Bu arada, özgün, değişik yerlerde mağazalar da açıyoruz, bayilikler veriyoruz. İpek ve kaşmir, ulaşılabilir lüks kategorisine giriyor.

Fiziksel alışveriş biter mi, sanal alışverişin tamamen fizikselin yerini alabilmesi mümkün mi?

Fiziksel satışın büyüme eğrisi düşüşe geçti. Artık online, offline, omni channel, sosyal medya satışları önde. Pazaryerleri ve belki yakında metaverse platformları. Müşteri için hepsi bir olacak. Bunlara rakip değil birbirine destek veren birbiri için kaldıraç görevini gören yeni kanallar olarak bakmalıyız.

Siz alışverişinizi nereden yapıyorsunuz? Sanalı ne kadar sıklıkla kullanıyorsunuz?

Reklam olmasın ama giysi alışverişimin yüzde 90’ını tabii ki markamızdan yapıyorum. Zaten kaşmir ve ipek insanda tutku yaratan ürünler. Pek dışına çıkamıyor insan. Bunun dışında sevdiğim markalarda var tabi.

TAVSİYE VERMEYİ SEVMEM

Yeni girişimci olmak isteyenlere tavsiyeleriniz neler olur?

Hayat boşa geçirilmeyecek, dalga geçilmeyecek kadar ciddi önemli büyük bir şanstır bizim için. Yaşama gelmiş olmayı gerçekten neredeyse mucizevi buluyorum ben. Onun için sıradan bir yaşam bize verilen bu şansa yapacağımız en büyük haksızlık gibi geliyor. Ne yapmalı etmeli yaşama anlam katmalı bence. Gerisi tavsiyeye girer ki ben tavsiye vermeyi hiç sevmem. Tavsiye dinlemem de. Sadece örnek olmayı anlamlı bulurum.

Kadın girişimci olarak yaşadığınız zorluklar oldu mu?

Diren Keçi’de yaşadığım zorlukları anlattım. İş yaşamı hiç zorluk olmadan mümkün mü?

Şimdi neler yapıyorsunuz?

Hayatım resim, müzik, edebiyat, felsefe, okuma atölyeleri, dersler, kitaplarla dolu. Bu konuda çok yetenekli dostlarımla paylaşıyorum hayatı. Yunanca öğrenmeye de başladım. Günde bir saatimi ona ayırıyorum. Geçenlerde sınıf birincisi oldum diye çocukça mutlu oldum. Bunun dışında elbette ailemle, çocuklarımla daha sık ve çok görüşebiliyorum. Arkadaşlarımla saate bakmaksızın istediğim zaman yemeğe çıkabilme lüksü de muhteşem...

Bundan sonrası için planlarınız nedir?

Türkiye’de plan yapmaya pek inanmasam da siz sorunca gözümün önüne bahçede koşuşan torunlarla oynamak planı gelmedi değil… Yunan adalarında uzun uzun kalmak, edebiyat, felsefe, resim, seyahatle dolu günler, yakaladığım her gün spor ritmini korumak, belki yeni bir kitap, ailemle bol keyifli vakit, dostlarla uzun sohbet masaları gözümün önüne geldi. Ve tabii çok sevdiğim ülkemle ilgili çok büyük umutlarım, hayallerim, dileklerim de var. Onları görene dek yaşamak isterim. Hukuka saygılı, demokratik, medeni, temiz, insana, hayvana, doğaya saygı duyulan, ayrımcılığın kalktığı, özgür bir ülke olduğumuzu beklersem belki çok uzun yıllar yaşarım ne dersiniz?

DİREN KEÇİ’YLE IŞIK TUTMAK İSTEDİM

Diren Keçi kitabınızdan bahseder misiniz?

İlk kitabım Kaşmir Yolu’nda “Bu benim ilk ve son kitabım” demiş olsam da sözümde duramadım ve ikinciyi yazdım. İlk cümlem de bu: “Sözümde duramadım.” İkinci kitabım Diren Keçi’yi Ekim 2019’da yazmaya başlamıştım. Bu süreçte onu tamamlamak çok uzun saatlerimi aldı. Başladığım günden beri kafamda hemen her yerde ne yaparsam yapayım kitapla ilgili bazı paragrafları düşünüyor, hangi konulara ağırlık verip, hangilerini törpülemem gerektiğini saptıyordum. Oturup yazmak ise işin en zevkli, en kolay kısmı gibi geldi. Daha çok kitabı kendi kendimle konuşarak gün batımında veya bahçede spor yaparken müzik dinlerken yazmıştım içimde. Son 8 yılda o kadar çok şey yaşadık ki anlatmam gerekiyordu. Adeta sorumluluk hissettim. Genç nesillere, kadınlara, tüm girişimci ruhlara, belki yaşadıklarından bıkıp erken vazgeçmeyi düşünenlere biraz cesaret vermek, yol göstermek olmasa da belki biraz ışık tutmak ve yılların süzgecinden geçen deneyimlerimden süzdüklerimi bırakmak istedim. Diren Keçi, en iyi marka kitap ödülü de aldı. Marka olarak çok ödüller aldık ama kitabım için olan bu ödül beni çok mutlu etti.

Boş vakitlerinizde neler yaparsınız?

En sevdiğim, Ferzan Özpetek’in filmlerindeki gibi uzun dost sohbetlerinin olduğu masalar. O masalarda garip garip insanlar vardır. Her görüşten, yaratıcı hatta çılgın, farklı, özgün insanları seviyorum. Klişe laf sıradan sohbet yerine derin konuşmaları yeğlerim. Aşk da olur siyaset, sanat, şiir de… Söyleyecek farklı lafı olan, bir fikri olan. Edebiyat, müzik konuşacağım, telefonumda kaybolmayacak insanları isterim.