Geri Dön

“Stadyum açmaya çalışan Messi gibiyiz”

Geleneksel Türk tiyatrosunu temsil eden kavuğun altıncı emanetçisi Şevket Çoruh, “Bize kimse gökten zembille bir şey vadetmiyor. Stat açmaya çalışan futbolcu gibiyiz. Bir örneği yok dünyada, Messi’nin kafasında yoktur ‘Bir stadyum açsam’ diye bir fikir. Bizler yapmak zorunda kalıyoruz” diyor

“Stadyum açmaya çalışan Messi gibiyiz”
Asu Maro

Bu kavuk meselesi enteresan bir mevzu. Nereden gelip nereye gittiğini bilen fazla insan yok ama ne zaman kime verilmesi gerektiğine dair fikri olan çok. Zamanında meddahlık geleneğinin bir simgesi olarak Kel Hasan Efendi’den İsmail Hakkı Dümbüllü’ye devredilmiş, 1968’de Dümbüllü’den Münir Özkul’a, 1989’da ise Özkul’dan Ferhan Şensoy’a. Ferhan Şensoy’un 2016’da kavuğu devrettiği Rasim Öztekin sağlığı nedeniyle doktorlar sahneye çıkmasına izin vermeyince kısa zamanda ‘halefini’ belirledi, bize de sadece “Şevket Çoruh kavuğu hak etti mi, hak etmedi mi?” tartışmaları kaldı. Altıncı Kavuklu Şevket Çoruh ile kavuk devir teslim töreninden bir gün önce, onca yıllık birikimini yatırdığı, inşaatını kendi elleriyle tamamladığı Baba Sahne’de buluştuk.


“Stadyum açmaya çalışan Messi gibiyiz”



Nasıl haber aldınız Rasim Öztekin’in kavuğu size devredeceğini? Beklediğiniz bir şey miydi?

Hiç beklediğim bir şey değildi, büyük sürprizdi. Mart ayıydı, Rasim Abi arayıp söyleyince önce pek anlamadım, “Efendim, nasıl yani, ciddi misin?” falan oldum. Sonra “Rasim abi, ben kendimi biraz kötü hissediyorum, kapatayım, kendime gelince konuşalım,” dedim. Enteresan duygular yaşıyor insan, kendime gelemedim uzun süre. Hatta iki gün o hal sürdü ama bir hafta da etkisi devam etti.

Neler hissediyorsunuz şimdi altıncı Kavuklu olarak?

Bu umutsuzluk girdabında bize çok başka duygular yaşatıyor tabii. Bir de Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde biz geleneksel Türk tiyatrosu konusunda çok iyi eğitim aldık; Karagöz, meddah, ortaoyunu... Ses Tiyatrosu da bize ilham veren yerdi. Ortaoyuncular’la, Nöbetçi Tiyatro’yla büyük bir kitle yakalayan, çok değerli oyunlar oynayan tiyatroda Pişekarlık da yapan, Kavukluluk da yapan Rasim Abi’nin özel komedi yeteneğini defalarca seyrettik. Bizim için başka bir kıymeti var. Tabii ki geleneksel tiyatro eski kalıplarında oynanmıyor artık. Ferhan Abi’nin, Müjdat Gezen’in, Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun yaptığı oyunlar, Sadık Şendil’in, Haldun Taner’in oyunları geleneksel tiyatromuzu yeni tiyatro biçimiyle birleştirici bir hal aldı. Hepsi bizim için büyük örneklerdi ve biz de bu değişmiş geleneğin takipçileri olduk. Ama aslında gelenek olarak devam eden tek şeyin, geçmişten günümüze tiyatro emekçilerinin yaşadığı sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. Yıldız Kenter’in, Muammer Karaca’nın, Ulvi Uraz’ın, Muhsin Ertuğrul’un, Nejat Uygur’un, Müjdat Gezen’in, Devekuşu Kabare’nin, bütün tiyatroların başına gelen şeyler aynı. Başımıza taktığımız kavuğun yanında içi sorunlarla dolu bir gelenek taşıyoruz. Özlük hakları, özel tiyatrolar kanunu, anayasada bir madde olarak duran sanat ve sanatçının korunmasıyla ilgili kanunun hiçbir zaman uygulanmamış olması, tiyatrocuların salon bulamaması, vergilerinden olan şikayetleri, bunların hepsi bir bütün olarak duruyor karşımızda. Yıllarca tiyatrosunu ayakta tutmaya çalışmış Yıldız Kenter’in tiyatrosunun şu andaki kimin nasıl sahip çıkacağı belli olmayan durumu, gelenek dediğimiz şey bu artık bizim için.

Bütün bu gelenekten gelerek sizi bu sorunlar yumağını bile bile sırtlanıp sahne kurmaya iten nedir?

Görerek, bilerek yapıyorsunuz, bu bir eziyet maratonu aslında. Ses Tiyatrosu; 1885’te açılmış bir tiyatronun 2020’de hâlâ ayakta durmasının en büyük sebebi Ortaoyuncular ve Ferhan Şensoy’sa, bunu biz de yapmalıyız. 1967’de açılmış bir tiyatroyu ben ayakta tutmalıyım, benden sonra başka bir kuşak ayakta tutmalı. Yani beraberce, güçlü halde bunları becermeliyiz. Şöyle düşünün; stadyum açmaya çalışan futbolcu gibiyiz. Bana devredilen şeyin yalnızca Şevket Çoruh esaslı bir şey olduğunu kabul etmiyorum. Bu bizim çok büyük özverilerle ayakta tutmak istediğimiz tiyatroya, bizim bu inancımıza verilen bir şey.

Kavuğun devredilmesi haberiyle birlikte “O kavuk değil takke, kavuk Dümbüllü’de kaldı, bu Pişekar takkesiydi” tartışmaları da başladı. Aslında bu sembolik bir şey ama siz ne diyorsunuz buna?

Bir simge, ne fark eder? Gerçek kavuğun İsmail Dümbüllü’nün ailesinde durduğu söyleniyor. Evet, iyi ki de orada duruyor. Ailenin mirası o, ben de onu söylüyorum, ne fark eder, kavuk değil takke. Koca Türk tiyatrosunun yalnızca kişiden kişiye devredilmiş bir simgesinin birine aktarılması neden bu kadar sorun oldu herkes için?

Neden acaba?

Bilmiyorum, ben de merak ediyorum. Ben bunu kafama takıp İstanbul sokaklarında dolaşmayacağım ya da beni TBMM’de ayaklarda alkışlamayacaklar. Ya da Kültür Bakanlığı kavuk bende diye her dediğimi yapmayacak. Yok, bir simge bu. Dediğim gibi içinde bir dertler yumağı olan bir takke, bu kadar basit. Bunu taşımış ve bunun için uğraşmış insanlardan geliyor. Bu konudaki tartışmalar beni gerçekten güldürüyor. Yani başka bir ustamız da “Bende de tesbihi var,” diyebilir, o da bir gelenek yani. Bir farkındalık yaratıyorsa bende bu takke durmalı zaten. Türk tiyatrosunun sorunlarını insanlara anlatmak için bir fırsat verecekse İsmail Dümbüllü’nün olduğu söylenen takke, bunun için var olsun. Onu dışında bu takke bende diye devlet bana yeni tiyatrolar falan açacak değil.

15 sezondur süren “Arka Sokaklar”ın sizin için nasıl bir yeri var?

Türkiye’de bitmeyen hikayemiz polisiye haberler, üçüncü sayfa haberleri. Enteresan tarafı tabii ki bu kadar uzun süre devam edeceğini hiç kimsenin bilememesi, Türker İnanoğlu’ndan başka. Herhalde bu sene biter derken hiçbir zaman reytinginin, izleyicinin ilgisinin düşmemesi. Bir kuşak büyüdü, ikinci kuşak büyüyor artık.

“Bir Baba Hamlet” oyununuz da yıllar yılı devam edecek gibi görünüyor.

Bilmiyorum, ikinci bir “Arka Sokaklar” olma yolunda. Yönetmenimiz Emrah Eren’in de düşündüğü gibi zamana göre değişebilen, ana meselesi aynı kalan ama gündemi de yakalayabilen bir tarafı var, o yüzden yıllarca devam edebilir. Günay’ın oynadığı “Basit Bir Ev Kazası” da 10 seneyi devirdi, “Aşk Ölsün” de devam ediyor.

Durum çok belirsiz ama yeni projeler var mı?

Biz bu süreçte hep masa başında çalıştık, neler yapabileceğimiz düşündük. Seçtiğimiz birkaç oyun vardı ama şu an bunları yapabilecek ne ekonomik durumumuz var ne de sağlıklı devam edebilecek bir tiyatro yapılanması var bu dönemde.

“Stadyum açmaya çalışan Messi gibiyiz”

Şevket Çoruh’un“Devredilen kavuk değil takke” tartışmalarına cevabı: “Ne fark eder, bu bir simge. Neden sorun oldu herkes için?”


Aslında sizin bir dizide oynayıp bunun parasını buraya aktarıyor olmanız da dünyanın en normal şeyi değil, değil mi?

Yapabilecek bir şey yok ki, bize kimse gökten zembille bir şey vadetmiyor. Dediğim gibi stat açmaya çalışan futbolcu gibiyiz. Bir örneği yok dünyada, Messi’nin kafasında yoktur “Bir stadyum açsam,” diye bir fikir. Bizler yapmak zorunda kalıyoruz.

Konservatuvar sınavını kazanamamışsınız, pek çok iyi oyuncu gibi...

Hayatımda iki sınava girdim; biri İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarına girdim, son aşamada ne oldu anlamadım, giremedim. O dönem Müjdat Gezen Sanat Merkezi diye bir yer açılıyor, çok iyiymiş kadrosu derken sınava girdim, çıktım. Sonra Savaş Hoca beni bahçede yakaladı, “Sakın,” dedi, “Başka bir konservatuvarın sınavına girmeyeceksin, buraya geleceksin, benim öğrencim olacaksın”. Öyle girdim. Çok memnunum, minnettarım, ne diyeyim, inanılmaz bir dönem yaşadık. Kitaplarını okuduğumuz insanlar okulun içindeydi, Oğuz Aral’ı bizim okulda gördüm. Mina Urgan, Can Yücel söyleşilere gelir, Uğur Yücel ilk stand up’ının provasını bizim okulda yapar, Kemal Sunal sinema oyunculuğu dersi verir, Cevat Hoca (Çapan) İngilizceden bihaber çocuklar olarak bize Lawrence Olivier’in “Hamlet”ini kasete koyar, bize neler dediğini anlatır, Erol Keskin tai chi dersi verir, büyülü bir yer haline getirmişti Müjdat Hoca orayı.

“Bu geleneği ben başlatmadım”

“Kavuk bir kadına verilemez miydi” tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunu hak eden birçok kadın oyuncumuz var ve çok yetenekliler, çok acayipler, inanılmazlar ama bu geleneği ben başlatmadım. Bunu bozan insan da ben olmak istemiyorum. Şunu teklif ediyorum; Türkiye’nin çok usta komedyen kadınları var. Çok yetenekli ablalarımız; Perran Kutman, Demet Akbağ, Yasemin Yalçın, yeni arkadaşlarımız... Onlar da bir komisyon kursunlar, ne bileyim altın yazma diye bir gelenek çıkarsınlar. Perran Abla birine fularını versin, öyle olsun. Niye kadına verilmesin? Bilmiyorum, nasıl sorabilirim Kel Hasan Efendi’ye bunu yani?

Fotoğraf:  ERCAN ARSLAN

“Stadyum açmaya çalışan Messi gibiyiz”

Röportajın tamamı Milliyet Sanat ekim sayısında.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber