Bazı insanların hayallerini süslese de, kimsenin şöyle bir dönemde Merkez Hakem Kurulu başkanı olmak isteyeceğini sanmam.
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Sorun bir değil, bin.
Öyle bir maç trafiği yaşanıyor ki, iş sadece etap yapmakla kalmıyor. Hastalığı var, formsuzu var, cezaya gireni var.
Süreci yönetmek için sihirbaz olmak gerek. Her gün yeni bir “pozitif” vaka çıkıyor. Haftada 10 maça saha içinde 40, VAR odasında en az 20 hakem lazım.
Hepsinden üç gün önce test isteniyor, yakalanan olursa yerine alternatif aranıyor. Kötü performans mı? MHK’nin bu kritere bakacak hali de kalmadı artık!
Bir de seyahatleri düşünün. Türkiye pandemi haritasının kıpkırmızı olduğu şu günlerde elinizde ne varsa tepe tepe kullanacaksınız. Hani imkan olsa, Serdar Tatlı ve Metin Tokat kendi adlarını yazabilirler listeye. Gülmeyin, orta sahadan aslan gibi maç yönetirler.
Dolayısıyla tüm liglerde aynı sıkıntının yaşandığını düşünürseniz, acırsınız MHK’ye...
Niçin yazıyorum bunları?
Bir; küme düşmenin kaldırılması ve ligin 21 takımla oynanması büyük yanlıştı. Herkesin işi zorlaştı. TFF en kötü senaryoyu tercih etti.
İki; oturduğumuz yerden eleştirmek, ekran başında ahkam kesmek kolay. MHK ve hakemler gerçekten zorlu bir dönemden geçiyor. Biraz empati yapmakta fayda var. Acımasız olmayalım, sağdan saysan aynı, soldan başlasan aynı hakemlerle bitecek sezon.
Üç; başka formülü olan varsa çıksın söylesin, hodri meydan.

Yeter artık!
Sezon nasıl tamamlanırsa tamamlansın, haziranda gündem yine MHK olacak.
Daha şimdiden kendini “muktedir” gören bazı çevreler MHK başkanı aramaya başlamış bile. Biraz daha cesaretleri olsa yeni federasyon başkanı da önerecekler ama, “şirin görünmeye” çalıştıkları makamdan çekiniyorlar!
Futbol değil, “siyaset meydanı” programı izliyoruz sanki.
UEFA eğitimcimiz Jaap Uilenberg, geçtiğimiz günlerde Türkiye Futbol Federasyonu başkanı Nihat Özdemir’e dert yanmış; “Dünyanın hiç bir ülkesinde her sene değişen MHK’ler yoktur. Bunu ilk kez sizde görüyorum, çok tuhaf bir durum. İstikrarın olmadığı yerde başarıdan söz edilemez” demiş.
Uilenberg aralıklarla dört kez ülkemize geldi. Lakin istikrar anlamında beklenen faydanın sağlanıp sağlanmadığı tartışılır.
Üstelik en rahat çalıştığı yer Türkiye iken! Hollandalı hocayı da kendimize benzettik.
Sadede gelirsek; Nihat Başkan görev süresini tamamlamayı düşünüyorsa, MHK üzerinden yapılan hesaplara kulak asmamalı. Çatlak sesler hep çıkmıştır, çıkacaktır. Kendisinden beklenen, her talebi karşılaması değil, bunca yıllık birikimi, deneyimi ve enerjisini maksimum düzeyde kullanmasıdır.
Futbolun hakem ayağında bugüne kadar kimse mutlu olmamıştır. Collina’yı getirseniz edemezsiniz.
Çözüm ise her sezon yeni bir MHK değil; liyakat, uzun vadeli planlama ve sabretmekten geçer.

Üzülme Marafona, helal olsun Tzavellas!
Çok saydığım bir futbol büyüğüm yıllar önce kulağıma küpe olan şu cümleyi kurmuştu: “Şike yapıldığını ima edenler, şikenin nasıl yapıldığını en iyi bilenlerdir.”
Beşiktaş-Alanyaspor maçında konuk takım kalecisi Marafona’nın yediği ikinci golün hatalı değil, kasıtlı olduğunu savunan bir grup çıktı ortaya. Arkasından neler neler söylendi.
Kalecilik futbolda en zor mevkidir. Nankördür. Bir sezonda zirveye çıkar, bir maçta yerin dibine sokulursun. O yüzden “akıllı” işi değildir kalecilik. Azıcık “çatlak” olacaksın, eleştirilere göğüs gerebilmek için.
O maçtan sonra Marafona’ya yapılan insafsızlıktır. Golü defalarca izledim. Tamamen algı ve müdahale hatası. Gelin görün ki, deneyimli file bekçisi başta sosyal medya olmak üzere, linç edilmeye çalışıldı.
O da çaresizce taraftardan özür dilemek zorunda kaldı. Hiç gerek yoktu.
Ama en anlamlı destek takım arkadaşı Tzavellas’tan geldi. Yunan oyuncu; “İki yıl boyunca senin gibi bir kahramanla bir çok büyük savaş kazandık. Kimseden şahsen özür dilemek zorunda değilsin. İyi günde, kötü günde hep birlikte” ifadeleriyle içten, samimi bir dayanışma örneği gösterdi.
Bir oyuncu topluluğunu “takım” yapan bu anlayıştır.
Üzülme Marafona, bravo komşu!

Sadece aşı yetmez!
Pandemide üçüncü dalganın zirvesindeyiz. Vaka ve ölüm sayıları korkutucu boyutta... Herkesin umudu, aşıya bir an önce ulaşabilmek.
Sıkıntı sadece bizde değil. Aşının “A” sını görmeyen, yoksul, kaderlerine terk edilmiş ülkeler var. Para, itibar, güç yoksa; aşı da yok. Adaletsizlik her yerde...
Kovid-19 ile mücadeleye nereden başlarsınız?
Elbette sağlık çalışanlarından... Bu eşiği atlattık. Yaşamını yitiren yüzlerce doktor ve sağlıkçımıza şükran borcumuz var.
Sonra? Korumak zorunda olduğumuz yaşlılarımız. Onların da aşılanması bitti.
Ardından... Gözbebeğimiz eğitimciler. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlerin kaçını aşılayabildik? Sınıfta kaldık.
Başka? İşinin, ekmeğinin peşinde koşan kamu ve özel sektör calışanı. Emniyet güçleri. Kronik rahatsızlığı olanlar.
Prof. Dr. Bengi Başer hocam paylaşmış; tek doz aşıda yüzde 12 ile dünyada 13. sırada imişiz. 2 doz aşı oranımız ise yüzde 8.6 ve dünyada 7. sıradayız. Yolumuz uzun.
Umarım verilen sözler tutulur ve mayıs ayına kadar 100 milyon doz aşıya kavuşuruz. Organizasyon konusunda sorun yok. Yeter ki aşı gelsin.
Ve futbol camiası... Futbol Federasyonu ve Sağlık Bakanlığı anlaştı. En alt liglerden başlamak üzere tüm paydaşlar aşılanacak. Tabii ki sevindirici...
Yüz milyonlarca doların konuşulduğu sektörde çarklar nasıl dönecek, değil mi? Gemisini kurtaran kaptan!
Öncelik kavramı asla göreceli değil. İmkanları ve zorlukları biliyoruz. İşin aşı ile bitmeyeceğini de!
Aktif vaka sayısı bir ayda 4 kat, ölümler ise yüzde 208 artmış. Önlemlere uyma konusunda çok gevşek davranıyoruz. Taviz verilmemesi gereken “hassasiyetlerimiz” olmalı idi. Tepeden tırnağa virüsü önemsemedik. Bedelini de ağır biçimde ödüyoruz.
Başına gelmeyene, bir yakınını yitirmeyene işin ciddiyetini anlatmak zor!
Ben bizzat yaşadım, kimse yaşamasın!