Milli maçlar bitti, ligimize döndük. Hem de nasıl döndük!
Program anormal sıkışık. Üç günde bir maç oynanacak. Sinirler gerilecek, tansiyon yükselecek.
Dolayısıyla futbolun tüm paydaşlarının özenli ve dikkatli olması gereken bir dönem başlıyor.
Gündem, MHK’nin bu haftaki hakem atamaları oldu. Daha maçlar oynanmadan “polemik” başladı.
Halil Umut Meler son derbinin hakemi idi. Maçtan sonra Beşiktaş teknik direktörü neden kazanamadığını sorgulamak yerine, “Meler’i artık maçlarımızda görmek istemiyoruz” diyerek topu MHK’ye attı. Onlar da göğsünde yumuşatarak, geldiği yere iade etti.
Şimdi ne yapacaksın hocam? Bak; Meler’i yarın yine karşında göreceksin!
Gelelim diğerlerine; Fenerbahçe’nin Cüneyt Çakır ile arası hep limoni idi. Son olarak Galatasaray’ın Kadıköy’de kazandığı maçı yöneten Çakır, yine aynı statta Denizlispor ile oynayacağı kritik karşılaşmada görev yapacak.
Türkiye Kupası’nı Trabzonspor’a kaybettikten sonra Başakşehirspor’un yüksek tondan eleştirdiği Yaşar Kemal Uğurlu, aynı takımın Malatyaspor maçında.
Trabzonspor başkanının hedef yaptığı Mete Kalkavan, uzun bir aradan sonra bordo-mavili ekibin Sivasspor deplasmanında düdük çalacak.
Fırat Aydınus “pozitif” çıkmasa 2.5 yılın ardından Galatasaray maçında olacaktı.

Herkese mesaj var!
MHK’nin durduk yere efelenmesine, böyle bir etap açıklamasına tepki olabilir.
Ve birileri sorabilir; “Merkez Hakem Kurulu başkanı ve ekibi cesaret hapı mı içti?”, veya “MHK kulüplerle restleşiyor mu?” diye.
Bu memlekette kimin ne yiyip içtiği belli değil! Herkes de birbirine dayılanıyor. Lakin MHK cesur bir hamle yaptı. Risk aldı.
Mesaj aslında her yere. Kulüp başkanına, teknik direktöre, futbolcuya, yorumcuya ve hakeme.
Serdar Tatlı günü kurtarmaya çalışabilirdi. Nabza göre şerbet vermek bizde gelenektir. Yapmadı. Tıpkı faal hakemliğinde olduğu gibi “tatlı-sert” yüzünü gösterdi. Dilerim haklı çıkar. O zaman da “kara kaplı defter” rafa kalkar.
Ve umarım hakem kardeşlerimiz MHK’yi pişman etmez. Kendilerini tu-kaka ilan eden, istemeyen, eleştiren, yerden yere vuranlara verecekleri en güzel yanıt, haftayı tertemiz bitirmeleridir.
Aksi takdirde herkesi ateşe atarlar!..

Yıldızların altında
İkisi de Türk futbolunun en köklü, en prestijli camiaları. Tarihi büyük başarılar, müzeleri kupalarla dolu. Milyonlarca insanın gönül verdiği, peşinden koştuğu kulüpler.
Gelin görün ki, ezeli rekabetin çok dışına taştılar şu aralar. Bir yıldız savaşı tutturmuşlar, gerçek gündemi perdelemeye çalışıyorlar sanırsınız. Aslında öyle!
Üstelik berbat bir üslup ile. Ağır suçlamalar, belden aşağı hamleler gırla gidiyor. Sadece kulüplerine değil, Türk futboluna zarar verdiklerinin farkında değiller.
Birbirlerine tarih dersi vermeye çalışırken takındıkları tavır, lisedeki sıfırcı hocaların egosundan büyük. .
Peki nereye varacak bu kürekçi kavgası? Daha ne kadar meşgul edecek insanların zihinlerini? Kirli çamaşır diye ortaya döktükleri, gün gelir üzerlerine yapışmaz mı?
Kağıt üzerinde psikolojik üstünlük sağlamaya çalışmak, bugün sahada yaşanan başarısızlıkların görmezden gelinmesini asla engellemiyor. Gerçekler ortada.
Odaklanılması gereken sportif performans iken, dikkatleri içinden çıkılması mümkün olmayan bir kulvara çekmeye çalışmak, “büyüklükle” izah edilemez.
Formaların göğsüne iliştirilen yıldızlar çok şey ifade ediyor elbette. Her birinde tonlarca alın teri, emek ve fedakârlık var. Bırakın öyle kalsınlar. Beyler; ülkede hiç bir şey güllük gülistanlık değil. İnsanlar burunlarından soluyor. Nefes almakta zorlanıyor.
Yıldızınız bir fazla, iki eksik olsa ne yazar?.. Oysa mazi ile övünmek için çok daha önemli değerleriniz var!

Hiç kimse!
“Hiç kimse vazgeçilmez değildir ve hiç kimse kendini vazgeçilmez sanan biri kadar aptal değildir.”
Victor Hugo

Güneş makası kapatmalı!
Dünya Kupası Avrupa elemelerine fırtına gibi başlayan A Millilerimiz, “belalısı” Letonya’ya takılarak büyük bir avantajı kaçırdı.
Zor maç olacağı belliydi. Sakatlıklar ve pandemiye yakalanan oyuncular, Teknik Direktör Şenol Güneş’in tercihleri etkiledi. Hollanda ve Norveç galibiyetlerinin mimarı olduğunu düşündüğüm Şenol Güneş’in bu karşılaşmadaki oyuncu tercihlerini konuşmak da hakkımız.
Deneyimli hocaya; “Caner niçin bu kadar süre oyunda kaldı, Hakan ve Yusuf aynı anda oyundan çıkar mı idi, Neden Umut Meraş ile başlamadı, Pili biten Burak sahada kalırken, enerji dolu Kenan’ı kenara almanın mantığı neydi?” gibi sorular yöneltilebilir elbette.
Benim derdim, iskeleti Avrupa’da top koşturan oyunculardan kurulu milli takımın yedek deposu, kulübesi. Kimse bakıyor mu ne var orada? Sonradan girenlerin büyük bölümü süper ligimizden. Sağladıkları katkı ise ortada.
Haaa, maçı kazanmış olsak bunları sorgulamayacak mı idik? Başkalarını bilemem. Ben yine sorardım. Geçen hafta bu köşede Hollanda galibiyetinden sonra “süper ligi çöpe mi atalım?” bölümünde bu tehlikeye dikkat çekmiştim.
Lejyonerlerimiz ile ligimizden gelenlerin arasında uçurum var. Süper ligin kalitesini yükseltemediğimiz takdirde sırtımızı “Avrupa madenine” dayayarak uzun soluklu yol alamayız. Belki bir turnuvayı kurtarırız, sonrası hüsran olur.
Ligimizin kalitesini nasıl artıracağız? Alt yapıdan gelen oyunculara daha fazla şans vererek, yabancıyı kısıtlayarak, dışarı akıtılan para musluklarını yerlilere çevirerek, sadece kulüp çıkarlarını değil, milli takımları da düşünerek elbette.
Şenol Güneş’i kazanırken alkışlar, kaybedince eleştirebiliriz. Bu, futboldan az çok anlayan herkesin yapabileceği bir şey.
Geleceğe ışık tutmak, doğru planlama yapmak ise vizyon gerektirir. Güneş’in yaklaşan tehlikeyi şimdiden gördüğünü düşünüyorum. Bu düzeydeki profesyonellerin işi sadece yarışmak değil, yarınları da kurtarmak olmalı.
Şenol Güneş’in görev tanımında “Türkiye Futbol Direktörü” yazmasa da, gönlünde ve aklında sadece “Türkiye” olduğunu biliyorum!