Dayatmacı hukuka karşı direnen hukuk kazanacaktır!

Salı günü yazdığım yazıda statik hukukun özet bir eleştirisini yapmış, buna uygun verilen kararların tarih önünde hiçbir anlam ifade etmediğini söylemiştim.

Tarihte böylesine kitlelerin inanmadığı davalarda verilen cezaların sonrasında sadece cezayı çekenleri mağdur ve haklı kıldığına yönelik sayısız örnek vardır; bunlardan da bir kaçının üzerinden geçtik.

Hukuk dediğimiz şey yargının yasa üzerinde yaptığı yorumdur. Yasanın değişmesiyle bu yorum bütün niteliğini yitirdiği gibi geçersizleşir.

3 Temmuz’dan bu zamana dek hukukun bütün temel kuralları Türkiye’de ve UEFA’da alt üst edilmiştir.

Bu durum karşısında yazar, çizer ve yorumcularımızın “hukuk bizim alanımız değil, bu nedenle hüküm gelene kadar yorum yapamayız” tarzında yaklaşımları, her karar sonrasında kendisini tekrar eden söylemleri, etliye, sütlüye karışmadan, ne akacak ne kokacak bir ifadede bulunmamaları kelimenin tam anlamıyla medyamızın gerçek niteliğini göstermiştir.

Hukukun gücü yasalardan gelir ve o yasalar senin oyunla seçilen meclisinin yasama gücüyle oluşturulur. Bu nedenle izlemek değil aktif katılımcı olmak eylemin içinde yer almak gerekir.

3 Temmuz’un aslında ne olduğunu şu bir kaç günde sürecin içinde aktif rol alan kişilerin, kimliklerin ve kurumların söylemlerinde gördük.

Üstlendikleri “profesyonel” görevleri sırasında kişilerin ve kurumların adil bir şekilde yargılanmasına değil onların en ağır şekilde cezalandırılmasına yardımcı oldular.

Daha yargılama bile başlamadan hukukun en temel ilkesi masumiyet karinesini ayaklar altına almaktan hiç çekinmediler.

Yıllarca bir arada yaşadıkları, varlıklarından beden buldukları ezeli rakiplerinin yöneticilerinin bu zor gününde dostluğu değil “profesyonelliği” ön plana çıkardılar.

Cumhuriyeti kuran kadroların ellerinin tersiyle ittiği mandacı, sömürgeci zihniyetin esiri olarak yurtdışından gelmiş Duyunu Umumiye müfettişi kılıklı adama yatak odası sırlarını açmaktan, dedikodu yapmaktan geri durmadılar.

Daha yargılananların ve hatta yargılama hazırlığı içinde olan operasyoncuların bile ne olduğunu tam olarak bilmedikleri, çözemedikleri fiili durum hakkında net karar verebilme becerisiyle donatılmışlardı.

Profesyonelliklerine süs olan beceriksizlikleri de işin en traji komik tarafıydı.

Tek bir hedef vardı; Fenerbahçe’nin ekonomik gücünün kırılması ve bunun bağımsız hareket edebilme becerisinin dizginlenmesi, bütün bunları yaratan, Türkiye’de spora ait bütün paradigmaları değiştirmiş Aziz Yıldırım’ın vizyonunun karalanması, yok edilmesiydi.

Hiç kuşkusuz bütün bu süreçlerin yasal zemininin hazırlayan hukukun içinden gelen kişilerin de rolü azımsanmayacak derecededir.

Olmayan suçu ustalık marifetiyle yaratan “statik hukuk anlayışı” tarih önünde direnen ve haklı mücadele içinde bulunan “dinamik hukuk”a karşı her zaman ve daima kaybetmeye “mahkumdur.”

Ve tarihte hiçbir egemen anlayış haklı olduğu bilinciyle hareket eden gücün karşısında duramamıştır.

UEFA’nın Disiplin yargılaması ve Tahkim süreci aslında ortada olan biten herşeyi net olarak gözler önüne sermiştir.

Ne acıdır ve komiktir ki UEFA’da cezayı verenler bile yaptıklarından, aldıkları karardan emin olamamaktadırlar. Çünkü bu yargı onların bilgisi ve hakimiyetinde olan, anladıkları bir sürece ait değildir.

Dayatmadır!

Bu dayatmayı sürecin içindeki belgeleri okuyanlar, takip edenler, analiz yeteneği olanlar ve görevden kaçınmayanlar çok iyi biliyorlar.

Buna karşı duranlarsa dayatmanın üzerini örtmeye çalışanlardır.

3 Temmuz süreci futbolumuzu ve haliyle sporumuzu temizlemekten daha çok büyük çıkmazlara, kaoslara sürüklemekten başka bir işe yaramayacaktır.

Bunu her gün her an yaşıyoruz.

3 Temmuz kendi yargılamasının önüne geçen bir adalet ve hukuk sürecini başlatmıştır.

Bundan sonra tarih statükoya bağlı hukukun değil, haklı mücadelenin içindekilerin değiştireceği hukukun gerçeğini yazacaktır.

http://twitter.com/uzaygokerman