Bizim çocukluğumuzda bu pozisyon “Milli Takımlar Teknik Direktörü” diye değil, “Milli Takımlar Genel Seçicisi” diye anılırdı. Mesele, Ligde mücadele eden takımlardaki en iyi oyuncuyu bir araya getirip, kazanacak onbiri bir araya getirmekti. Hatta bu bazen öyle yerlere giderdi ki Milli maça denk gelen ligde haftanın karmasına seçilen futbolculardan takım kurulurdu.

Zaten teknik taktikten çok; futbolcu kalitesi ve becerisinin ön planda olduğu bir döneme denk düşüyordu.

Avrupa ve dünyada yaklaşık olarak böyle bir süreç yaşanıyor olsa da özellikle 80’li yıllardan itibaren teknik, taktik, oyun kuran teknik direktörler yavaş yavaş ön plana çıkmaya başladı.

2000’li yıllarda futbolda teknik direktörün ağırlığı ve etkinliği daha belirgin hale geldi.

Ülkemizde sanki teknik direktörler böyleymiş gibi “rol çalıyor” olsalar da işin ucu öyle değil.

“Öyleymiş gibi algısı” ise her şeyin önünde gitmeyi sürdürüyor.

Öyleymiş olmasının yanılgısı maalesef spor kamuoyu tarafından da sürdürülüyor. Bu kamuoyunun içine sadece taraftarlar girmiyor; yöneticisi, idarecisi, yorumcusu, sporcusu ve tabii ki teknik direktörü de algıyı besliyor.

“Bu bir paradigmadır;” kuşkusuz ve kesinlikle kökten değişmesi gerekiyor!

Soruna neden olan unsurlar bunun parçası olduğu sürece kuşkusuz paradigmayı değiştirmek mümkün değildir.

Büyük umutlarla başladığımız Euro 2020’yi dün akşam saat 21.00 gibi daha büyük hayak kırıklıkları yaşayarak tamamladık.

Şimdi içimize dönüp, en çok sevdiğimiz “nerede yanlış yaptık?” sorusunun etrafında bir iki hafta gündemi meşgul ederek, yeni umutlara doğru yelken açmayı sürdüreceğiz.

Euro 2020 bir yol kazası olarak görülecek, dersler alınmış olacak; zaten Dünya Kupası elemelerine çok iyi başlangıç yapmış, Hollanda ve Norveç karşısında başarılı olmuş bir takımımız ve teknik direktörümüz yok mu? Enseyi karartmamak gerekiyor!

Devam!

Peki biz bu kadar iyiysek turnuva finallerinde nasıl böyle başarısız oluyoruz?

Bu soru da televizyonda ve YouTube’da onlarca #trendtopic popüler program demek.

Euro 2008 oynanırken Avrupa futbol kamuoyunun “Milli Takımımızın ne oynadığını anlayamadıkları” yönünde bir izlenimi vardı.

Tabii öyle bir turnuvaydı ki yarı finale kadar yükseldiğimizden bu belirsizlik sanki iyi bir şeymiş sonucuna dönüştü.

Türkiye kaos futbolunun ustasıydı; “biz bitti demeden maç bitmezdi!”

Oralardan buralara gelene kadar deneyimlediğimiz tek şey başarısızlık ve hayal kırıklığı oldu.

Miladı 1990 alırsak eğer o günden bu zamana 3 jenerasyon değişti; an itibarıyla turnuvanın en genç takımı olma özelliğimizle bu 4. Jenerasyonumuz ve kimseye haksızlık etmek istemiyorum ancak bence en iyisi de.

1990’lı ve 2000’li yıllarda top oynayanlar bugün teknik direktörlük yapıyor ülkemizde.

1990’da Fatih Terim ile başlayan süreci, Mustafa Denizli, sonra Şenol Güneş, peşi sıra aralıklarla uzun zaman ve tekrar tekrar Fatih Terim, son olarak da Şenol Güneş teknik direktör olarak devam etti.

Evet aralarda bir iki farklı isim görebildik ancak bunların hepsi öyle ya da böyle yukarıda sayılan isimlerin, özellikle de Fatih Terim’in demoklesin kılıcı gibi salllanan gölgesinde kaldı; belki onlara da yazık oldu.

Jenerasyonlar yeni başlangıçlarla heba edildi durdu.

Sahalardan 4 jenerasyon geçmişken neden ve ısrlarla kenarda bu kısır döngü var; işte bu soru aynı zamanda bizi değiştirmek zorunda olduğumuz paradigmaya kadar götürüyor.

Az önce bugün Milli Takımızdaki futbolcuların en iyi jenerasyon olduğu iddiasında bulundum; bunun sebebi onların bireysel olarak önceki ağabeylerinden daha yetenekli olmalarından kaynaklanmıyor.

Milli Takımımızdaki oyuncuların büyük bölümü Avrupa’nın bizim hedeflediğimiz doğru futbol paradigmasının içinde oynuyorlar.

Tamamı formalarını giydikleri takımların ilk onbirinde mücadele ediyorlar. Bu çok önemli.

Üçü, takımını Avrupa’nın önemli bir Liginde şampiyon yapan kadronun başaktörü konumunda ve hiçbir eksikleri olmadıklarını çok iyi biliyoruz. Bizim bilmemiz de önemli değil, oradakiler olayın farkında.

Avrupa’nın büyük beş liginde hakim olan anlayış ne ise bunun tedrisatından geçiyor, eğitiliyor ve futbolu öğreniyorlar.

Biz sahaya çıkan takımlarımız 4-2-3-1 şeklinde dizildiğinde Avrupa’daki takımlar gibi oynadığını sanıyoruz ama sadece dizilmek yetmiyor işte; oraya giden oyuncu bunun ayırdına varıyor.

Zaten yetenekli olduklarından takımlarının önemli bir parçası olarak da başarı gösteriyorlar.

Oysa şu üç maça baktığımızda hepsinin ne kadar yeteneksiz, başarısız olduğu yanılgısına kapılıveriyoruz; öyle değil!

Takım dediğimiz şey teknik direktörün kafasındaki oyun plana göre hareket eden oyuncu topluluğunu oluşturuyor.

Kuşkusuz bir de genel anlamda altyapıya önem veren ve belli bir plan program dahilinde futbolcu yetiştiren ülke ve ligler var. Bu da başka bir şey.

Biz bunların hepsinin dışında, ötesinde, uzağında bir yerde doğru yaptığı yanılgısıyla her türlü farkındalıktan bihaber halde bu durumdan başarı üretmeye çalışıyoruz.

Fiyakalı ayakkabının içinde çorapları delik daha kötüsü kokan bir halimiz var.

Milli Takımımız, İtalya, Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya gibi ülkelerden teknik ve futbolcu kalitesi bakımından çok daha aşağılarda bir yerlerde olabilir, kendimizi dev aynasında görmeye gerek yok ama Macaristan, Galler, Çekya, İsviçre, Finlandiya, Avusturya, İsveç ya da Slovakya’dan daha kötü veya aşağı değiliz.

Ancak bu saydığımız ülkelerden futbol olarak çok çok daha gerilerde olduğumuz ortada.

Dün İsviçre sanki derede taş toplar gibi basit goller atarken; biz yerin yüzlerce metre altındaki madende sadece kazarak da değil, tırmalayarak kömürü bulup ve bunu da yeryüzüne çıkarmaya çalışır gibi gol atma uğraşında bir haldeydik.

Sadece Milli Takım seviyesinde değil, Süper Ligimizdeki takımlarımız için de geçerli.

Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın an itibarıyla teknik direktörleri bulunmuyor. Nasıl teknik direktör arayıp, takımın başına geçirmeye uğraştıkları da ortada; buradan başarı çıkması da mümkün değil, bozuk saatin günde iki defa doğru zamanı göstermesi gibi tesadüfen başarıya ulaşan takımlara sahibiz.

Düşünün Euro 2020’de bir üst tura çıkma ihtimal hesapları bir anlamda utanç sıralaması gibi. Hep birilerinin başarılı olmasına veya olmamasına bağlıyız.

Sorun net olarak görülüyor.

Sorunun neden değişmediği de net olarak belli.

Bu genç çocukları heba edip, yeni bir jenerasyon bulmak için uğraşıp duracağız ve yine Mesut Öziller, İlkay Gündoğanlar, Emre Canlar neden Milli Takımımızı tercih etmiyor diye tartışır duracağız.

Evet, hepsi yanlış.

Bu #Bizimçocuklar doğru ama...