Bu köşede 13 senedir yazıyorum; çok değil, 1-2 yıldan beri okuyanlar bilir ki teknik direktörcü bir yazar oldum her zaman.

Ne demektir teknik direktörcülük?

İşin özü şu; sezonun 25-26. Haftalarına kadar yaptığı her türlü hatayı anlamaya çalışan, cümleyi tekrar kuruyorum ve ‘hata’ kelimesini de çıkarıyorum, yapmaya çalıştığı her türlü taktiksel kurguyu takip edip, bir şekilde teknik direktör gözüyle bakıp, değerlendiren yorum anlayışıdır.

Peki henüz 2. resmi maçta Jesus ile ilgili birazdan başlayacak eleştirel tutum teknik direktörcülükle çelişmiyor mu?

Jesus Fenerbahçe’ye Haziran ayında gelmedi. Bu görünen tarafıydı. İşin aslı aslında aylarca süren görüşmenin içinde doğası gereği Fenerbahçe’yi takip eden, değerlendiren, eksiklerini bir kenara not eden bir futbol aklı vardı.

Fenerbahçe’nin çok eksiği bulunuyor muydu?

Bir takımın her zaman her mevki için eksikleri olur. Ancak bu her şeyi yeni baştan yapmak anlamına gelmez. Son 4 sezonda bunun ne kadar hatalı olduğu yeterince tecrübe edilmiş olmalıdır.

Geride kalan bu dönemdeki süreci Jesus belki bilemez ama Fenerbahçe’nin bu acı günlerini tecrübe edenler en azından teknik direktöre bilgi verebilirler.

Hoca maç sonunda transferlerin kendi bilgisi dahilinde yapıldığını beyan etti ama yine de aklımdan geçeni yazmadan duramıyorum; Emre Mor gerçekten Jesus tarafından istenen bir oyuncu muydu?

Bu sorunun cevabı önemli çünkü eğer bu oyuncuyu Jesus istediyse teknik direktör ile ilgili değerlendirme kriterlerimde birkaç detayı zaten atlayacağım, başka bir seviyeden olaya bakacağım?

İsmail Kartal öyle ya da böyle hazır, dinamik, güçlü, ‘kazanma alışkanlığı’ olan bir takım bırakmıştı.

Fenerbahçe’nin bir omurgası da oluşmuştu.

Geçen sezon bu omurganın gol yükünü 2 oyuncu üstlenmişti. Serdar Dursun ve Miha Zajc.

Bu iki oyuncudan Zajc o kadar olmasa da Serdar Dursun’un milli takım performansının fazlasıyla tatmin edici olduğunu söylemek gerekiyor. Kısa sürede orada da gol yükünü çeken futbolcu oldu.

Çok güçlü bir koruma kalkanıyla korunan Arda Güler oynadığı her dakikaya neredeyse bir gol ya da asist yazdırırken, Crespo’nun ne kadar yürekte mücadele sergilediği de ortadaydı.

Bu takımın içinde Valencia yoktu.

Rossi ise bir kontenjan tercihiydi.

Ne oldu da geçen sezonun omurgasını oluşturan oyuncular yedeğe alınırken, onların yerlerine transferler yapıldı?

Bu bir futbol aklı mı yoksa başka bir şey mi?

Eksik taraflar Bruma, Lincoln, Joshua King miydi?

Her teknik adam takımına dokunmak ister; Fenerbahçe’nin bu kadar önemli dokunuşlara ihtiyacı var mıydı, bu iki önemli Şampiyonlar Ligi eleme karşılaşmasında net olarak gördük ki fazla da ayarla oynamamak gerekiyor.

Bu “teknik adama zaman gerekiyor” klişe cümlesiyle geçiştirilemeyecek kadar önemli bir meseledir, çünkü rakiplerinin yıllar sonra bu kadar geride kaldığı bir dönemde Fenerbahçe’nin artık bir sezonu daha kaybetmeye zamanı yoktur.

Evet, kazandığın süre boyunca yaptığın değişiklik alkışlanır, kaybettiğinde geçmişte bıraktığın başarı hatırlatılır.

Şu gerçeği herkes net olarak görüyor ki Fenerbahçe’nin yaptığı ve dün sahada olan transferlerin hiçbiri ihtiyaç değildi.

Karşılaşmanın ilk 25 dakikasında pozisyon üstüne pozisyona giren takımın çerçeveyi tutturamayan oyuncusunun olmaması en temel eksik olarak zaten gözümüzün içine kadar girdi.

Bu bölümde Rossi önemli 2 pozisyonu harcadı.

Cümle içinde kullanıyorum, anlamlı hale geliyor mu düşünüyorum ama sanırım yine de anlaşılamıyor.

“Rossi 120 dakika sahada kaldı.”

5+1 oyuncu değişiklik haklarının hiçbirine takılmadı.

Oyuncuyu sevimsiz hale getirdiğimin farkındayım, yenilginin gerçek nedeni Rossi’nin 120 dakika sahada kalması asla değildi ama Emre Mor için 2 değişiklik hakkı kullanırken, daha ilkini Rossi için yapsa belki başka bir şey olurdu, kim bilir?

Evet, sonsuza kadar bilinemeyecek.

Ancak şu gerçekle yüzleşildi, Rossi dışında oyuna yapılan müdahaleler yani ilk 11’deki oyuncuları kenara alma hamleleri doğru ve gerekliydi.

Bu giren oyuncuların doğru tercihler olduğu yanlış algısına bizi yöneltmesin, Emre Mor’un oyuna girmesi yanlış, çıkması doğruydu.

Maalesef teknik direktörün ve onun tercih ettiği oyuncu grubunun yarattığı bir yenilgi yaşadı Fenerbahçe.

Nihayetinde esas eleştiriye gelecek olursak; temel sorun oyundur. Sahada ne oynadığını bilen oyuncu grubunun, dışarıya da “bakın biz bunu oynuyoruz” mesajını veriyor olmasıdır. Bir oyun yok ve oyuncu grubu tercihleriyle bir taktik kurgulanıyorsa o zaman kadrodaki tüm oyuncular bir şekilde deneme tahtasına döner.

Karşılamanın son bölümlerinde Hocanın eline beliren o taktik tahtasının mutlaka bir açıklaması vardır ama biz bunu basketbolda, voleybolda molalarda takıma oyun çizen koçlarda görmeye alışmışız. Zaten mola bittiğinde koç elindeki hemen kenara fırlatı verir. Koç için belki en lüzumsuz şey oyuncu grubu yokken elinde tuttuğu taktik tahtasıdır.

İsmail Yüksek bu takıma belki uzun yıllar hizmet verecek, ancak gördüğü ilk sarı kart hatalıydı. Gereksizce saha içinde girdiği tartışmalar da. Bu oyuncuyu hakem gözünde sevimsiz hale getirdi.

Hakem çok mu iyiydi?

27 faul düdüğüne karşılık 13 sarı kart çıkaran bir hakemin maçı iyi niyetli yönettiğini söylemek çok zor.

İsmail Yüksek’e çıkar ikinci kartın çok daha ağırlarını Dynamo’lu oyuncular da yaptı. Ama oynamaya devam ettiler.

44 numaralı Dubinchak bu maçı nasıl tek kartla tamamladı anlaşılır gibi değil. Ukrayna’nın dünyada çok önemli bir lobisi olduğu, savaş ortamının bunu daha sempatik hale getirdiğine de kuşku yok.

Tribünlerde takımını çok özlemiş, başarıya aç bir taraftar vardı. Gole gösterilen coşku Kadıköy’e çok yakışıyor. Fenerbahçe başarılı olmak istiyorsa bu stadyumu tekrar çıkılmaz olduğu günlere götürmesi gerekiyor ki taraftarıyla birlikte yine güç olsun.

Bu kadar eleştirinin sonunda olayın iyimser tarafını da yazarak sonlandırmak istiyorum.

Öyle ya da böyle Fenerbahçe’nin bu sezon öncelikli hedefi Süper Lig’dir, orada şampiyon olmaktır. Buralardan elenmesi sorun değildir. Sorun elenmesi değil, bu maçta ortaya koyduğu ve Süper Lige de yansıyıp yansımayacağı şüpheli takımın hali pür melalidir.