Momentum F.Bahçe'ye mi geçti?

Sezonun 35. Haftası sona erdiğinde genel duruma bir bakalım.

Galatasaray’da Fatih Terim’in maç öncesinde özellikle geçen hafta Başkanları tarafından yapılan gündemi konu alan yorumlarını dinledik. Haftalardır Galatasaray’da bir iç karışıklık ve huzursuzluk var; bununda takımın performansına etkide bulunduğu ortada.

Galatasaray Mart ayında çıktığı karşılaşmalarda 12 puan kaybetti.

Beşiktaş ile ilgili de bir an için N’Koudou’nun kaçırdığı penaltı öncesi, sırası ve sonrasındaki rahatlığını gözünüzün önüne getirin. 2-0 öne geçtiği karşılaşmayı 2-2 tamamladılar. Beşiktaş’ı 2-0’a taşıyan kendi oyuncuları değil, rakip takımın savunma oyuncusu Kulusic’in kendi kalesine gönderdiği toplardı.

Dar bir kadro ve sürekli sakat ve cezalılarla da istikrarlı bir takım kurmada zorlanan Sergen Yalçın.

Fenerbahçe ise tartışmalarını Milli ara öncesinde yapıp bitirmiş, Emre Belözoğlu liderliğinde sanki kendisini bir havaya sokmaya çalışan bir takım görüntüsüne bürünüyor.

Evet, haftalar önce Erol Hoca’nın devam etmesi gerektiğini savunmuştum ancak bugün aynı durumda Erol Hoca hala takımın başında olsaydı, tüm tartışmalar onun etrafında dönüyor duruyor olacaktı, bunu itiraf etmeliyiz.

Oysa Yeni Malatya maçında kaybedilen puanlar nedeniyle tüm oklar futbolcu grubuna yöneldi ve neredeyse bu takımın oyuncusu olmayı hak etmediklerine kadar vardı ilk defa.

Kimsenin gözü ne hakem ve ne VAR görecek haldeydi.

Bu belki de sezon başından bu yana sahada istenileni veremeyen futbolcuların gerçeklerle yüzleştikleri bir durumdu.

Kesinlikle doğru bir yere gelmişti meselenin özü.

Denizlispor maçı sonrasında yaptığım ilk yorumda Emre Hoca’nın dilinden anlayacak dar bir oyuncu grubuyla kalan maçlara devam etmesi, buradan çıkacak takımla da hedefe ulaşmasının doğru olacağını yazmıştım.

Bu oyuncu grubunun da dün sahaya çıkan ve sonradan oyuna girenler olduğunu da üç aşağı beş yukarı görebiliyoruz.

Sezonun genel ortalanması çerçevesinde kimsenin diğerinden çok farkının bulunmadığını da artık söyleyebiliriz.

Çok küçük farklar sonucu belirliyor ve bu farklardan fayda çıkaranın mutlu sonuca ulaşacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.

Buraya kadar getirdikten sonra şunu yazalım; Fenerbahçe sezon başından itibaren belki de ilk defa hatta 36. Haftayı bay geçecek olmasına rağmen momentumu eline aldı.

Fenerbahçe 1-0 geriye düştüğü maçı 2-1 çevirmekle kalmadı, son bölümde kalecisi penaltı kurtararak hem kendi takımı için bir özgüven, hem de rakipleri için psikolojik bir baskı unsuru yarattı.

Oysa düne kadar bu daha çok Beşiktaş’ın elindeymiş gibi görünüyordu.

Şimdi dengelendi hatta bir adım Fenerbahçe’ye geçti.

Kuşkusuz hiçbir şey bitmedi; önceki hafta Sergen Hoca’nın belirttiği gibi kalan maçlarda herhangi bir takımın tulum çıkarması mümkün görünmüyor.

Hatta Beşiktaş’ın 2,15 maç başı puan ortalamasının zirveyi belirlediği gözönünde bulundurulursa kalan 7 maçtan en az ikisinde takımların puan kaybedeceğini öngörebiliriz.

Tulum çıkaran zaten şampiyon olacak, net.

Tekrar maça dönebilirsek, Başakşehir’in genel sezon ortalamalarına baktığımızda sayısal verilerde Fenerbahçe’ye denk bir takım olduğu görülüyor. Ancak puan tablosu öyle söylemiyor hatta dün itibarıyla düşme hattındaki 4. takım haline geldi.

Futbol olarak kopuk kopuk, on kişi kalmış da olsa Fenerbahçe ile başa baş mücade ettiğini izledik.

Ancak eski Başakşehir hiç değildi. Özellikle geriden top çıkarma ve oyun kurmada çok hata yaptılar.

Fenerbahçe bunu bilerek önde baskı kurdu. İki net hata da yakaladı ama değerlendiremedi.

Yediği gol sezonun klasikleşmiş Fenerbahçe duran top zafiyetiydi; korneri iyi kullanamadığı gibi hem eksik yakalandı hem de rakibin oyunu genişleterek sahasına yayılmasına da engel olamadı.

Belki de Başakşehir’de gol beklentisi en düşük oyuncusu Ömer Ali’nin ayağından çok güzel bir gol yedi. Bu önlem alınması ve üzerinde durulması gereken bir sorun.

Oysa Attila’nın attığı goldeki korner organizasyonu tam da Fenerbahçe’nin sezon boyunca sıkıştığında gol opsiyonu olarak kullandığı türdendi. Caner oyunu bu şekilde kurduğu sürece böyle ortalar yapmasında hiçbir sakınca yok.

Pelkas’ın golü öncesinde Ozan Tufan’ın tıpkı Gaziantep maçında Mert Hakan’a verdiği pas gibi boştaki arkadaşını görmesi en az Yunan oyuncunun güzel vuruşu kadar değerliydi.

Geçen hafta yazmıştım, tekrar olacak belki ama Fenerbahçe ve özellikle Ozan farkını buralarda ortaya koyuyor işte.

Ozan kendisine çok daha uygun bir vuruş pozisyonu oluşturacak bir yerdeydi. Topu sağa çekmesi için bir hamle yapması yeterliydi. Ama bu şut hazırlığı hem Başakşehir’in savunma yerleşmesine zaman tanıyacak hem de belki de işler yolunda gitmeyecekti.

Topun Pelkas’a gitmesi Başakşehir için ekstra bir savunma kurgusu demekti ama pozisyon açısından da zor bir vuruştu. Burada da Fenerbahçe futbolcusu olma sorumluluğu devreye giriyordu.

Ozan’ın topu Pelkas’a açması takım oyununun gereğiydi; vuruşta da oyuncu performansının devreye girmesi anlamına geliyordu. Öncelik takım, yardımlaşma, bencillik olmadığı için belki de futbolun perileri kendiliğinden devreye giriyordu.

Fazla anlam yüklediğimi iddia edebilirsiniz ancak lütfen Fenerbahçe’nin ihtiyaç duyduğu şeyi anlatmaya çalıştığıma odaklanın.

Ozan bunu her yaptığında Fenerbahçe gol atıyor. Haftaya belki Kasımpaşa maçında bunun ödülünü alacak, kimbilir?

2-1’den sonra Fenerbahçe’nin rahatlaması beklenirdi.

Dahası yine Fenerbahçe’nin ihtiyaç duyduğu başka detaylar daha var; pozisyon, oyun ve taktik bilgisinin geliştirilmesi gerekiyor.

Yine çok basit bir örnekle açıklamaya çalışayım.

Ozan bekteyken geliştirdiği bir atakta sağdan ileriye doğru çıkarken Valencia’nın önünü kapattığını gördük. Arkadaşının ilerlemeye devam ettiğini fark edince de Valencia bir sonraki hamlede sola doğru açıldı.

Bu o bölgeye ilave 2 Başakşehirli’nin gelmesine zaman ve olanak tanıdı. Böylece Ozan’ın da önü tıkanmış oldu. Oysa Valancia oyunu genişletecek şekilde oynayabilmeli, kanadı açarak oraya taşıdığı iki oyuncunun merkezde kalmasını sağlamalıydı. Böylece arkadaşı rakiple bire bir mücadele edecekti.

Bunlar oyun ve pozisyon bilgisidir ve devamlı birlikte oynayarak gelişir.

Tabii 60. Dakikaya gelindiğinde mutlaka iki oyuncu değişikliği yapma zorunda hissetmemek gerekiyor, bunun takımın akışkanlığına önemli etkide bulunduğunu yazmadan tamamlayamıyorum.