Fenerbahçe ligde üst üste yedinci, son 11 karşılaşmada da 10. Galibiyetini aldı. Bu Trabzonspor’un sezonun ilk yarısındaki 8 maçlık serisinden sonraki en iyi performans olarak dikkat çekiyor.

Dikkat çeken sadece istatistiksel olarak Fenerbahçe’nin üst üste kazanması değil; takım olgusunu güçlendirip, iyi de futbol oynayarak ve her karşılaşma başka bir hikaye yazıp, daha da önemlisi taraftarıyla bütünleşerek bulunduğu pozisyondan çok daha fazlasını hak ettiğini göstermesi.

57. dakikada Serdar Dursun penaltı vuruşunu direğe nişanladığında Kadıköy’de tribünlerden hiç beklenmedik bir tezahürat yükseldi.

Penaltıyı kaçıran futbolcunun adı oyuncuya destek verilircesine dört bir yandan yankılandı.

Oysa sezonun ilk yarısındaki durum akıllara geldiğinde bambaşka senaryoların devreye girdiğini hemen hatırlıyoruz; bir tarafta penaltı kaçıran oyuncunun ıslıklanması, diğer yanda yönetimin istifaya davet edilmesi.

Taraftarının desteği ile moral bulan Serdar Dursun çok değil 5 dakika sonra takımını 2-0 öne geçiren golü attı.

Bu işin tüm sihiri, matematiksel denklemi de buralarda zaten; Fenerbahçe’nin taraftarı takımına kol kanat gerdiğinde neler olduğunu, yaşandığını biliyoruz.

Taraftar protestoyu tam desteğe çevirdiğinden beri Fenerbahçe hem özgüvenli oynamaya hem de seri galibiyetler almaya başladı.

Kuşkusuz bu karşılıklı bir ilişki; geçen hafta hakkını teslim ettiğimiz İsmail Kartal’ın kelimenin tam anlamıyla bir tarafta Fenerbahçe’yi takım halinde hareket eden bir ekip yapmayı sağlarken, bunun etkisiyle taraftarın tribünleri doldurması birbirini besleyen bir etkiye dönüştü.

Fenerbahçe’de yıllardır eksik olan şey işte tam da buydu.

İliklerine kadar işleyen bölünmüşlük, parçalanmışlık, dağınıklık Kulübü tüketirken bundan futbol takımının payına düşeni almaması mümkün müydü?

Aksine en çok etkilenecek futbol takımı olacaktı.

Yıllardır futbol takımının üzerinden manipülasyon yapanlar bir anlamda Fenerbahçe’nin yaşadığı son 4 sezonunun da direkt sorumlusu olmuşlardır.

Bu sorumluların hala Kulüp içinde ayrışma, ötekileştirme, başkalaştırma ile yola devam etmeleri aslında Başkan Ali Koç’un aylardır önümüzdeki sezon takımı teslim edeceği teknik direktör arayışından önce çözmesi gereken asıl mesele olarak ortada durduğunu her olayda bizlere göstermeye devam ediyor.

Bir tarafta bunlar yaşanırken öte yanda futbol takımı ve taraftarın kucaklaşması Fenerbahçe’nin asıl ihtiyaç duyduğu reçeteyi herkesin gözüne gözüne sokuyor.

İsmail Kartal göreve geldiğinde bu sayfalarda kendisine yaptığımız tavsiye; “kaybedecek hiçbir şeyi olmayan sorumlu olarak cesur adımlar atmasıydı.”

Bildiğinde ısrar etmesiydi.

Belki bu satırların yazarı da kurduğu kadroyu eleştirmiş olabilirdi ama mesele dışarıdan ahkam kesenin ne söylediği değil, esas sorumlunun kafasında nasıl bir proje olduğu ve bunu ne şekilde uygulamaya koyacağıydı.

Arda Güler eğer böyle korunacaksa öyle olmalıydı.

Serdar Dursun bu takımın birinci santraforuysa her maça onunla başlanacaktı.

Rossi ne kadar acemice basit hatalar yaparsa yapsın, eğer İsmail Hocanın kafasında bu oyuncunun üzerine kurulmuş bir oyunu varsa ve onunla yapacaksa gidebildiği yere kadar gitmeliydi.

Sonunda haklı çıktı mı?

Ürün ortada; belki mükemmel değil ancak taraftarının hoşuna giden bir oyun oynamayı başardı Fenerbahçe.

Her oyuncudan ayrı heyecan duyuyor.

Altay’ın kurtarış yapması, Rossi’nin uzun koşuları, Zajc’ın sansasyonel golleri, Arda Güler’in oyuna gireceği zaman...

Taraftarlık denilen şey zaten böyle olur.

Taraftar futbol yorumcusu değildir.

Taraftar yorumcunun rolünü üstlenirse o zaman tribünlerde kargaşa olur, kakofoni yaşanır.

Sezon bitti ancak akıllarda Fenerbahçe’nin bu oyunun tadı kalıyor.

Evet şampiyon olamayacak ancak yaz döneminde büyük bir ihtimalle çok daha fazla konuşulacak, yeni sezonu umut ve heyecanla beklenen bir takım olacak Fenerbahçe.

Çok değerli ve maalesef yaşanarak öğrenilen bir sezon daha geride kalıyor.

Ders alındı mı göreceğiz.