Geri Dön

Gümrük Birliği adaylıktan önemli

Gümrük Birliği adaylıktan önemli


Gümrük Birliği, Türkiye'nin AB ile bütünleşmesi açısından çok önemli, belki Helsinki'den daha önemli bir adımdı. Diplomatik formaliteler ne yazık ki bütünleşme yönündeki gerçek adımlardan daha çok dikkat çekiyor.


       Philip Robins, Türk dış politikası üzerine çalışan Avrupalı akademisyenler arasında önde gelen bir isim. Cumhuriyet döneminde Türk dış politikası üzerine ilk eser olan kitabı yakında yayımlanıyor. Oxford Üniversitesi St. Antony's College'da uluslararası ilişkiler profesörü olan Dr. Robins ile AB Helsinki Zirvesi'nin Türkiye ile ilgili kararlarını konuştuk.

       * Helsinki kararlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
       Helsinki zirvesinin çok başarılı olduğunu düşünüyorum, çünkü bir facia önlendi. Lüksemburg Zirvesi kararlarının Türkiye, Türkiye - AB ilişkileri ve Avrupa'nın uzun vadeli geleceği bakımından nasıl bir facia olduğunu hatırlıyoruz. Türkiye'nin adaylığı bu defa da reddedilseydi çok feci olurdu.
       * Lüksemburg'dan Helsinki'ye ne değişti?
       Lüksemburg'da Türkiye konusunun sunuluşu gereken ciddiyetle ele alınmamıştı; bu defa öyle olmadı. Bunun belki en önemli göstergesi AB komisyonu'nun dış politika sorumlusu Javier Solana'nın Ankara ziyareti. Amerikalıların en azından 1995'ten bu yana iyi öğrendikleri bir şey, Türkiye ile ilişkilerin önemli bir kısmının, konuların sunuluşuyla ve üslupla ilgili olduğu. Örneğin Büyükelçi Marc Grossman bunu çok iyi anlamış biri. Ondan sonra Ankara'yı daima en yüksek düzeyde Amerikan yetkilileri ziyaret ediyor. Bunun da en iyi örneği tabii ki Başkan Bill Clinton'un ziyareti.
       Ankara'da herkes Clinton'ın Çin'den sonra en uzun süre Türkiye'de kaldığından söz ediyor. Oysa bu ziyaretin uzunluğunun içeriğiyle bir ilgisi yok. Zihinlerde kalan sunuluşuyla ilgisi var.
       * Türkiye'de uzun süre kalmasının bir anlamı yok muydu?
       Evet, böylece Türkiye'ye ne kadar önem verdiğini gösterdi. Ancak zamanının çoğunu gezilerde geçirdi.
       * Peki Lüksemburg'dan bu yana başka ne değişti?
       Avrupalılar şimdi görüşlerini Türkiye'ye sunuşta daha başarılı. Lüksemburg'un en kötü taraflarından biri, Türkiye'nin tek başına ayrı bir kategoriye konmasıydı. Bu Türkiye'nin soyutlanmak, AB'den uzaklaştırılmakla ilgili kaygılarına tamamen duyarsızdı.
       Başka bir unsur, deprem felaketlerinin Avrupa'da doğurduğu Türklerle insani dayanışma duyguları. Bu Avrupalı seçkinler ve politikacıların, Türkiye ile Avrupa kamuoyları arasında mevcut olduğuna inandıkları mesafeyi giderdi. Avrupa toplumlarında Türkiye için yardım kampanyaları düzenlendi. Bunun Helsinki üzerinde olumlu etkisi olduğu kesin.
       Üçüncü bir unsur, son yıllarda Türkiye ile işbirliğinin değerinin daha iyi anlaşılması. Bunun en iyi örneği tabii Kosova krizi. Türkiye'nin AB ile işbirliği yapmamasının maliyetinin ne olabileceği başka vesilelerle de, örneğin K. Iraklı Kürtlerin Avrupa'ya göçü, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele konularında da görüldü. Pekçok konuda Türkiye ile AB arasında eşgüdümün zorunlu olduğu kavrandı.
       Dördüncü unsur da Öcalan olayının Türkiye'de ele alınışı. Avrupa'da Öcalan'ın yakalanıp yargılanması ve idama mahkum olmasından sonra infaz edileceği beklentisi yaygındı. Oysa Türkiye'de yargılanma tamamlanır tamamlanmaz, kararın infazının hukuki ve siyasi bakımdan doğru olup olmayacağı tartışması başladı. Bu Türkiye'nin hızla ve kolay değişebilen bir ülke olduğunu gösteren bir örnek oldu.
       * Alman ve Yunan hükümetlerinin Türkiye politikalarını değiştirmiş olmaları önemli değil mi?
       Yunan hükümeti bir süreden beri Türkiye konusunda sanıldığı kadar olumsuz bir tutum içinde değil. Örneğin, gümrük birliği. Bu konuda tavırları başlangıçta muğlaktı, fakat sonunda tipik bir AB uzlaşması yaşandı. Türkiye GB'ye girdi, Yunanistan da Kıbrıs'la üyelik görüşmelerine başlanması kararını sağladı. Helsinki'deki mutabakat da biraz bunu andırıyor. Bu defa da Yunanlılar Türkiye'nin AB ile daha yakın bir ilişki içine girmesini tercih eder bir tutum takındılar.
       * Bu defa da Türkiye'nin adaylığını veto etmeme karşılığında AB'den Güney Kıbrıs'ın üyeliğini kopardıkları söylenebilir mi?
       AB'nin adada bir çözüme ulaşılmadan Kıbrıs'ı üyeliğe kabul edebileceğini, Türkiye ile Yunanistan'ı ilgilendiren büyük bir sorunu bir iç sorunu haline getirebileceğini söylemek çok zor. AB bu konuda kendini bir bakıma köşeye sıkıştırdı. Zira Yunanistan'ın Kıbrıs alınmadığı takdirde doğuya doğru genişlemeyi veto etme tehdidi var. Ancak bu tehdidi yerine getireceklerine inanmak güç. Sonunda Türkiye, NATO'nun doğuya genişlemesini veto etme tehdidini kullanmadı. Ve doğru yaptı, çünkü NATO genişlemesini veto etmek, ABD dahil bütün NATO üyelerini Türkiye aleyhine tavır almaya götürürdü. Yunanistan Kıbrıs nedeniyle AB genişlemesini veto etmeye kalkarsa, aynı riskle karşılaşır.
       * Yunanistan'ın Avrupa Para Birliği'ne katılma arzusu Helsinki'deki tutumunda bir rol oynamış olabilir mi?
       APB'ne katılmak için çok katı koşullar var. Ancak APB'nin ekonomik olmaktan ziyade siyasi bir proje olduğunu da biliyoruz. Böyle bir karşılıklı anlayışa varılmış olabilir. Ama bilmek güç.
       * Almanya'nın yeni politikasının bir rolü yok mu?
       Almanlar açısından da bir muğlaklık söz konusu. İlişkilerindeki yoğunluk Türkiye ile Almanya'yı yakınlaştırıyor. Ama ilişkilerde, Kürt sorununda, silah satışlarında ve göç sorunlarında görüldüğü gibi dalgalanmalar da var. Bu dalgalanmanın devam etmesi beklenebilir, çünkü tarihi, demografik, ekonomik, vs. yapısal etkenlere dayanıyor. Bu açıdan bir hükümet değişikliğinin bu kadar büyük bir fark yaratacağı söylenemez. Yine de, Alman yönetiminde kuşak değişiminin marjinal bir etkisi olabilir.
       * Helsinki'nin ilk kez Türkiye'ye ciddi bir üyelik perspektifi açtığını söyleyebilir miyiz?
       İlişkilerin iyi olduğu bir dönemdeyiz. Ancak bu dönemin ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Çok geçmeden, bu havayı bozacak bir gelişme yaşanabilir. Önemli soru şu, mevcut olumlu hava Türkiye'yi AB'ye ne kadar yakınlaştıracak? Bu ortam Türkiye'de insan hakları durumunda köklü iyileşmelere, ölüm cezasının kaldırılmasına, ekonomik reformlara yol açarsa, netice çok iyi olabilir. Ancak fazla bir şey yapılmadığı, yeni sorunlar ortaya çıktığı ve işin tavsadığı da görülebilir.
       Helsinki'nin Türkiye - AB ilişkilerinde dev adımlar atılmasına yol açacağı konusunda temkinliyim. Atılacak adımları önemli buluyorum. Gümrük Birliği, Türkiye'nin AB ile bütünleşmesi açısından çok önemli, belki Helsinki'den daha önemli bir adımdı. Diplomatik formaliteler ne yazık ki bütünleşme yönündeki gerçek adımlardan daha çok dikkat çekiyor. Ekonomik bütünleşme diplomatik nezaketten çok daha önemli.
       Helsinki önemli, ama AB'nin henüz Türkiye'nin üyeliği fikrini hazmettiğini sanmıyorum. 1963'ten beri bir üyelik mantığının mevcut olduğunu söyleyebilirsiniz ve bu doğrudur. Ancak o tarihteki mantığın bugün fazla bir değeri olmadığını da görüyoruz. Bugünün siyasi gerçekleri çok daha önemli.
       Türkiye'nin 5 - 10 yıl sonra AB üyesi olabileceğine dair görüşler gerçekçi değil. En az bir 20 yıl gerektiğini düşünüyorum. Tony Blair bile 10 yıl sonra ortalıkta olmayacak. Dolayısıyla bugünkü Avrupa liderlerinin Türkiye'nin üyeliği konusuyla tam anlamıyla yüzleştiklerini sanmıyorum. Evet, Helsinki üyelik yönünde bir adım, ama tayin edici adım değil.

Helsinki kararlarında ABD etkisi yok

       Amerikalıların yaptıkları Avrupalıları etkilemekten çok Türkleri memnun etmektir. ABD'nin Türkiye lehine baskısı iyi ihtimalle pek az etki yapmış, kötü ihtimalle Avrupalıları hayli rahatsız etmiştir.

       * Helsinki kararlarının Türkiye'yi Ege sorunları konusunda Uluslararası Adalet Divanı'na gitmeye zorladığı söylenebilir mi?
       Türkiye ve Yunanistan'ın yeni bir ruhla oturup aralarındaki anlaşmazlıkları gidermeleri umut ediliyor. Ama insan tabiatının ve diplomasinin ne olduğunu dikkate alırsak, zaman sınırına ulaşılıncaya kadar fazla bir ilerleme olmaması beklenebilir.
       * 2004 yılının bir zaman sınırı olduğu kanısında mısınız? Birçokları kararları böyle okumuyor...
       Bir tarihten söz edilmişse, bir zaman sınırı var demektir. Sınır aşılırsa ne olur? Bu sorunun cevabı, o tarihe kadar meydana gelecek gelişmelere bağlı. Ancak hem NATO hem de AB'de, iki önemli üye ülke arasındaki sorunların çözümsüz kalmasının, iki ülkenin zaman zaman savaşın eşiğine gelmesinin yarattığı sıkıntı var. Batı ittifakı içinde Türk - Yunan sorunlarının bugünkü olumlu atmosfer içinde çözülmesi konusunda ciddi bir arzu var. Ancak sorunlar yine çözülemezse, bugünkü olumlu hava dağılabilir.
       * ABD'nin Türkiye'nin adaylığa kabulünde rolü oldu mu?
       Hayır, sanmıyorum. Britanya gibi bazı AB ülkeleri ABD'yi öteki üyelerden daha çok ciddiye alır. Ama başka bazı AB üyeleri ABD'nin Avrupa iç işlerine müdahale etmesinden hoşlanmaz; Fransa ve Almanya bunlara örnektir. Amerikalıların yaptıkları Avrupalıları etkilemekten çok Türkleri memnun etmektir. ABD'nin Türkiye lehine baskısı iyi ihtimalle pek az etki yapmış, kötü ihtimalle Avrupalıları hayli rahatsız etmiştir.
       * Kıbrıs'la ilgili dolaylı görüşmelerin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
       Görüşmelerin zamanlamasının Helsinki öncesine rastlaması anlamsız değildi. Ancak gerek Türkiye gerekse Yunanistan'da bu sorunun halli konusunda bir ilerleme arzusu görülüyor. ABD ve AB de bunu samimiyetle istiyor. Durum umutsuz değil.
       * Birçoklarına göre Kopenhag kriterleri değil, hazmedilemeyeceği korkusu Türkiye'nin AB üyeliği önündeki gerçek engel. Katılır mısınız?
       Öznel ve nesnel faktörler söz konusu. Kopenhag kriterleri önemli elbette, fakat Türkiye'nin nüfusu ve büyüklüğü de önemli. Ama bu Polonya'yı da ilgilendiren bir konu. Bu nedenle Türkiye'nin üyeliğe kabulü, küçük adaylardan çok sonra gerçekleşebilir.
       Din ve kültürün hiç bir önemi yoktur demek de yanlış olur. Bunların aşılmaz engeller olmadığı kanısındayım. Eski Yugoslavya'nın dağılmasından sonra yaşananlar, din ve kültürün AB üyeliğine engel olmaması konusunda kararlılık doğurduğu bir gerçek. Ancak kimi çevreler bu kaygıyı duymaya devam ediyor. Fransa'da sağ'ın Türkiye'yi Avrupa fikrinin odağındaki dinsel ve entellektüel geleneğe mensup görmemesi, Helsinki kararlarına gösterdiği tepki bunun bir yansıması.
       Ancak AB herşeyden önce liberal hümanizme dayanır. Türkiye farklı bir dinsel - kültürel geleneğinin liberal hümanizmin gelişmesine engel olmadığını göstermek durumunda.

Sınır tanımayan bir aşk hikayesi!Aşkın dil, din, ırk, renk ayrımı yapmadığının bir örneği de Konyalı Büşra ile Fildişili Ahmet oldu. 2011 yılında Türkiye'ye gelen Fildişili Ahmet, üniversitede tanıştığı Büşra ile tüm engelleri aşarak nişanlandı. Pandemi nedeniyle ertelenen düğünleri ise hem Fildişi Sahili'nde hem de İstanbul'da olacak. Büşra ve Ahmet çifti ise "Aşk farklılık tanımaz" diyerek, herkese örnek olmak istediklerini belirtiyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber