Arkadaş

Rumen yazar Panait İstrati, kitabında Adrian Zorgrafi ile Mihail’i anlatır. Polatlı Topçu-Yedek Subay Okulu’ndayken bir hafta sonu iznimde Kızılay’da bir kitapçıdan almıştım. Müthiş bir yaşam öyküsüydü. Bitirdim. Başka bir boyuta geçtiğimi fark ettim. İnci telefonun öteki ucunda tüm içtenliğiyle, “Bülent gelirseniz hepimiz çok sevineceğiz” derken ben bahane üreterek o iyi kadının kafasını ütülüyordum. 20 Ekim Cuma akşamı, büyük dostum Yaşar Mumcu’nun 75. yaşı kutlanacaktı. Caddebostan’daki evinde gerekçelerle ıskalıyorduk yaşamın güzel yanını çoğu zaman... Serap, benim miskin yanıma aldırmadan aldı biletleri, “Hareketlen gidiyoruz...”

1965 yılının transfer rekortmeniydi Yaşar Mumcu. Ankara PTT’den Fenerbahçe’ye gelişinin yeni kulübüne maliyeti 200 bin liraydı. Çoğu zaman 200 binlik Yaşar olarak vurguladı gazete manşetleri onu... Aynı yıl ben de İzmirspor’dan Fenerbahçe’ye transfer oldum ve de Fenerli futbolcuların, Ali İhsan Okçuoğlu, Ziya Şengül, Şükrü Birand’ın yaşadığı evde buluştuk, tam 52 yıl önce... Ve hâlâ arkadaşlığımız, dostluğumuz, sevgimiz tükenmeden, tersine büyüyerek sürüyor. Trabzon Akçaabatlıydı Yaşar... Kökenlerinden kopmamış, alçakgönüllü, nitelikli bir adam duruşu vardı. Hep öyle kaldı. Değişmeden, dönüşmeden, iyilikten ödün vermeden...

‘O arkadaş sensin’

İnci, telefonda “Sinem ile Sinan, babalarını bu kez şaşırtacak bir doğum günü kutlaması yapmak istiyorlar” demişti. Kapının ziline uzandığımda Serap’a fısıldadım: “Bana aldırmadan, iyi ki aldın biletleri.” Sevdiğinin sevincine katılmak olağanüstü bir duygudur. Kapı açıldı, hani demişti ya şair Nâzım, Dino’ya: “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” Resim karşımızdaydı. Orada, dokunma mesafesinde. Sevgili Ayten Ablam, Nezahat (İnci’nin ablası, annesi) Şükrü-Rengün, Birand-Yavuz-Suna Şimşek, Tezcan-Ozan sevgili eşi, dünürler, gelinler, torunlar... İnci’nin, Sinem’in, Sinan’ın sevinçli, gururlu güzel yüzleri. Ve de yine sırım gibi, karayağız Karadeniz uşağı Yaşar Mumcu... Gülen yüzü, şaşkın bakışlarıyla “Sende mi geldin?” diyen kocaman dostluk. Fenerbahçe’de dikiş tutturamadım ama sana yapıştım kene gibi tam 52 yıldır. İyi ki de öyle olmuş.

Yavuz’un özel ürettiği rakıyı, birlikte yudumlayarak giriştik geceye. Ve Şükrü, o ‘Altın çocuk’ nitelemesiyle örtüşen harika sesiyle, dokundu notaların ucuna: “Unutulmuş birer birer, eski dostlar eski dostlar...” Sürdürdü nihaventten, hicazdan. Ne kadar da duygusal, içtendi Şükrü. İki dudağı arasından fısıldanan tınılar. Ve de anılar. Hiç unutmadığımız Candan, Ali ihsan, Ercan, saatlerce ilerleyen yaşlarımıza karşın yorgun düşmeden konuşmak, anlatmak, dinlemek, ara ara hüzünlenmek, çoğu zaman mutluluk dolu kahkahalar... Sinem ile Sinan’ın babalarına dönük, “Bu akşam oldu bu iş, babam mutlu” bakışları...

‘Aşk ve arkadaşlık bir gün yolda karşılaşırlar:

‘Aşk, kendinden emin bir biçimde sorar: “Ben senden daha samimi, daha cana yakınım. Sen niye varsın ki bu dünyada?” demiş. Arkadaş cevap verir: “Sen gittikten sonra, bıraktığın gözyaşlarını silmek için...” O arkadaş sensin Yaşar Mumcu... Hayatımıza yüzlerce güzel şey kattın. Teşekkürler..

Bir cumhuriyet anısı...

Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi iskelede etrafını çevirmişti.

Bir kadının elinde bir kâğıtla Atatürk’e yaklaştığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata’nın yolunu keserek titrek bir sesle:

-Beni tanıdın mı oğul? dedi. Ben sizin Selanik’te komşunuzdum. Bir oğlum var. Devlet demir yollarına girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış. Ne olur bir kere de siz söyleseniz.

Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı. Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle:

-Oğlunu almadılar mı? dedi. Ben tavsiye ettiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş… İşte cumhuriyet böyle anlaşılacak…

Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta kendinden geçmiş bir sesle:

-İşte cumhuriyetten beklediğimiz netice… diyordu.

Uygar olmanın dört anahtarı var:

Selam vermek!
Teşekkür etmek!
Özür dilemek!
Ve bilmediğin konularda
‘Bilmiyorum’ demek

Bahçeye dikilen fidan ve evlilik

Daha evliliklerinin ilk yılıydı. Evde kavga hiç eksik olmuyordu. Birbirlerini severek evlenen çift, yolun başında bu işin daha fazla gitmeyeceğini düşünmeye başlamışlardı. Fazla yıpranmadan buna bir çare bulmaları gerekiyordu. Bir akşam oturup ilişkilerini yeniden gözden geçirirlerken adam eşine, “Aklıma bir fikir geldi” dedi. Bahçeye bir fidan dikelim ve bu fidan üç ay içinde kurursa boşanalım. Yok eğer kurumazsa bu konuyu sonsuza dek kapatalım.” Bu ilginç fikir karısının da hoşuna gitti. Ertesi gün bahçeye bir meyve fidanı diktiler. Aradan bir ay geçti, bir gece bahçede karşılaştılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer kova vardı.

Atatürk’ün Cumhuriyet ile ilgili sözleri

lürk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.

Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmaya hazırız.

Gelecek nesillerin Türkiye de Cumhuriyetin ilanı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında, cumhuriyetçiyim iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye’nin münevver ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî zihniyetlerini tahlil ve tesbitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir.

Yalan

Ben güzel günlerin şairiyim
Saadetten alıyorum ilhamımı
Kızlara çeyizlerden bahsediyorum
Mahpuslara affı umumiden
Çocuklara müjdeler veriyorum
Babası cephede kalan çocuklara

Fakat güç oluyor bu işler,
Güç oluyor yalan söylemek
(Melih Cevdet Anday)

Ne demişler?

Sevgi açlıktan değil, fazla tokluktan ölür. (Anonim)

İnsan, hiçbir şeyi sevmeden anlayamaz. (Goethe)

Sevgi ektiğimiz yerde sevinç büyür. (Shakespeare)

Anne, beş kişi için yalnızca dört dilim pasta olduğunu fark ettiği anda, pastadan nefret ettiğini ilk duyuran kişidir. (Tenneva Jorden)

En karanlık dönemde, en ileri atılımların inancını yitirmeyen adamdır Atatürk. İşgal altındaki Türkiye’de Bağımsız Cumhuriyet’i düşünebilen ve amaçlayan kişidir.

İlhan Selçuk