Başbakan Erdoğan köşe yazarları için “Her gün yazıyorlar. Yarım saatte şişiriyorlar” dediğinden beri kim görse “Sen kaç dakkada yazıyorsun?” diye soruyor.
Bizim meslekte sekiz saat ıkınıp da yazamayanları da biliyorum, öğle yemeğinde bir eliyle atıştırırken öbürüyle döktürüverenleri de...
Benim için şu olmalı doğru cevap:
“30 yıl + 2 saat...”
Perimiz yanımızda
Aslında yazmak dünyanın en keyifli işi olsa da, zaman baskısı hakikaten sevimsizdir.
Her gün değilse bile haftanın beş-altı günü belli bir saate kadar, belli uzunlukta bir yazıyı yetiştirmek zorundasınızdır.
Çetin Altan ustanın dediği gibi, işin zorluğunu anlamak için bir kağıt kalemle bir odaya kapanmayı, kısa sürede iki sayfa yazıyı belli bir duygu ve düşünce bütünlüğü içinde ve okuyanın ilgisini çekecek şekilde yazıp çıkmayı denemeniz gerekir.
İlham bekleyecek vaktiniz yoktur çoğu zaman... Perinizi yanınızdan hiç ayırmamalısınız.
Başbakan olsanız, birileri sizin yerinize yazar; onu karşınızdaki şeffaf sayfadan kendiniz yazmış gibi okursunuz; bizde pek az “üstat”ın böyle “yedek kuvvetleri” vardır.
Yaza yaza zamanla her yerde (tatilde, bir dost sofrasında, güzelim bir muhabbetin ortasında), her koşulda (uykusuzken, yorgunken, canınız yazmak istemediğinde) yazmaya alışırsınız.
Kucaktaki büro
Büronuz kucağınızdadır. Bu, bir açıdan size eşsiz bir özgürlük verir; dünyanın her yerinde yapabileceğiniz, mesaisiz bir işiniz vardır. Öte yandan da sizi esir alır; çünkü o iş, zamanla öyle şımarır ki, kucağınızdan hiç inmez. Yazı yetiştirme telaşında, ne gittiğiniz ülkenin tadına varırsınız, ne yediğiniz yemeğin, ne yaptığınız sohbetin...
Fikir ülkesi
Yazarlık, yan gelip yazma yeri değildir.
Yazmadığınız anlarda da “Ne yazacağım?” sorusu kafanızda gezinir.
Gezinenleri unutmamak için olur olmaz yerde (bazen bir uykunun arasında, bazen ciddi bir toplantının ortasında) çıkagelen perinin ilhamıyla (yanınızdakilerin şaşkın bakışları arasında) sadece kendinizin okuyup anlayabileceği küçük notlar almak durumunda kalırsınız.
Sonra o karalamalar düzgün cümleler halinde süslenip püslenecek, bir gazetenin köşesinde, dört çizgiyle çekilmiş çitin içindeki “fikir ülkesi”nde okura sunulacaktır.
Tabii her daim öbür köşelere göz atmak, “Kim ne yazmış”tan haberdar olmak, bazen rakiplerden daha iyi yazmış olmanın gururunu, bazen “Niye bu açıyı ben düşünemedim?” ezikliğini yaşamak da işin bir parçasıdır.
Tanrı’nın bir lütfu
Bence asıl komik olan, yarım saatte yazabilmek değil, her konuda yazabilmektir.
Bu, dünyada pek az yazara kısmet olmuş bir yetenektir.
Ya da şöyle söyleyeyim:
Dünyada pek az ülkeye, her konudan anlayan köşe yazarları kısmet olmuştur.
Şükür ki Türkiye o ülkelerden biri...
Ve bizler politikadan spora, modadan sanata kadar her dalda kalem oynatabilecek (bilgiye değilse de) cüret ve yeteneğe sahip, üstün kullarız.
Uzmanlık denen dar kafese yabancıyız.
Canımız neyi isterse o gün onu yazarız.
Allah’tan bu işte bize örnek olan, nüfus planlamasından gollük röveşataya, aşının yan etkilerinden hangi yazının kaç dakikada yazıldığına kadar her konudan anlayan, bizcileyin bir Başbakanımız var da, yabancılık çekmeyiz.
Pilav tenceresindeki yazı
İşin acı yanına gelince:
Her zaman başbakanların takdirine mazhar olamasa da yazarı için pek kıymetli olan o köşe yazısını, daha doğrusu onun basılı olduğu kağıt parçasını, ertesi gün bazen ocakta bir tencerede pilavın buharını alırken görürsünüz, bazen bir ayakkabılığın rafında kunduraların çamurunu süzerken, bazen bir taşınma esnasında bardaklara zırh niyetine sarılırken...
Yazıldığı hızla okunur ve aynı hızla eskir köşe yazısı...
Ama şükür ki eskimeyenleri de vardır.
Ve onlar, başbakanlardan daha uzun yaşarlar.
Özay Şendir
Garipçeli Lütfi Reis'in başarısı...
4 Temmuz 2025
Cem Kılıç
Çocuk işçiliği ile mücadele
4 Temmuz 2025
Abbas Güçlü
Eğitimin dünü, bugünü, yarını
4 Temmuz 2025
Zafer Şahin
AK Parti’nin tek rakibi 3 harfliler
4 Temmuz 2025
Mehmet Tez
Yılın müzik olayı: Oasis bugün birleşiyor (bir aksilik olmazsa…)
4 Temmuz 2025