Âşık Veysel Atatürk’le neden tanışamadı?

Bazen bir an, insanın hayatını nasıl değiştirebiliyor.   Âşık Veysel, cumhuriyetin 10. yılında Atatürk için bir destan yazmış.
Bunu, yaşadığı nahiyede çalmış söylemiş.
Nahiye Müdürü “Sen bunu Gazi’ye gönder” diye akıl vermiş.
Veysel de “Ben kendim götürürüm” deyip yola düşmüş.
Ankara o dönem İran Şahı’nı ağırlamaya hazırlanıyormuş.
Şehre hırpani kılıklıların girmesine izin yokmuş.
Veysel ise yoksul; sırtında kara koyun yününden bir ceketle pantolon, ayağında çarık var.
Sazına tel almaya gittiği Karaoğlan Çarşısı girişinde çevirmiş polis...
“Giremezsin” demiş.
“Ne bilelim, köylülük bir... cahillik iki... körlük üç... Çaresiz döndük” diye anlatıyor o günü Veysel...
Oradaki Hakimiyet-i Milliye matbaasına girmişler.
“Destanımız var; Gazi’ye okumaya geldik” demişler.
“Hele oku, dinleyelim” demiş gazetedekiler.
Almış sazını kucağına, başlamış okumaya:
““Türkiye’nin ihyası Hazreti Gazi,/ Kurtardı vatanı düşmanımızdan,/ Canını bu yolda eyledi feda,/ Biz dahi geçelim öz canımızdan...”
Tarih: 1 Nisan 1934...
* * *
Şu satırlar 2 Nisan 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye’den:
“Dün gazetemize Anadolu’nun saz şairlerinden biri geldi. Sivrialan köyünden olan bu yanık yüzlü adamın iki gözü de görmüyordu. Bu saz şairinin yeni yazdığı koşmalar, inkılabın halkın en görgüsüz tabakalarına kadar nasıl işlemiş, anlaşılmış ve sevilmiş olduğuna en büyük delildir.”
“Görgüsüz tabakadan Veysel”, 45 gün nafile beklemiş Ankara’da... sonra dönmüş yurduna...
Nice sonra İstanbul Radyosu’ndan bir davet almış.
Tokatlıyan Han’a gidip stüdyoya girmiş.
“İyi oku, bütün Türkiye duyacak seni” demişler. Yanlış anlamış; sesini Türkiye’ye duyurabilmek için avazı çıktığı kadar bağırarak okumuş türküsünü...
Çok beğenmiş dinleyiciler... Hatta bir tanesi yayın sonrası stüdyoya gelip Âşık’ı evine davet etmiş.
Veysel kırmamış hayranını... onun evine gitmiş, sabaha dek çalıp söylemiş.
O gece, hayatının fırsatını kaçırdığını sonradan öğrenmiş.
Meğer Gazi sofradayken radyoda onun yanık sesini duyunca “Bu Âşık’ı bulun getirin” diye talimat vermiş.
Dolmabahçe’dekiler radyoevini arayıp Veysel’i sormuşlar.
Her yer aranmış, Âşık bulunamamış.
Sabah haberi alınca hemen saraya koşmuş Veysel;
“Gazi’nin dün çağırttığı Âşık benim. İzin verin huzura gireyim” demiş.
“Olmaz” demişler; “O bir zevk zamanı idi. Şimdi çalışma zamanı... Sen adresini bırak, yeniden hatırlar da sorarsa biz seni buluruz.”
Boynunu büküp Sivrialan’a dönmüş Veysel...
Beklediği haber hiç gelmemiş.
* * *
O gün birkaç dakika daha Radyoevi’nde kalsa, hayatı nasıl değişirdi acaba?..
“Devlet sanatçısı” mı olurdu?
Gözlerini açtırırlar mıydı?
İyi mi olurdu bu?
Kim bilir.
TRT, arşivindeki Veysel görüntü ve seslerini Kalan Müzik’e açtı. Bizim ekipten Hacı Mehmet Duranoğlu da onlarla bir belgesel çekti. Dün TRT’de yayımlanan o belgeselde Veysel’in son ses kayıtlarından biri vardı. Âşık, ölüme giderken diyordu ki:
“Elden gelen bir şey yok; bu yola hepimiz uğrayacağız. Mümkün olsaydı, Atatürk’ü kurtarırlardı.”
* * *
Bugün dünya şiir günü...
Ve Âşık Veysel’in ölüm yıldönümü...
“Dostlar beni hatırlasın” diyen Âşık’ı böyle hatırladık biz de...