İçtiğin suyu bil

Su en temel ihtiyaçlarımızdan. İyi su, yiyip içtiğimiz şeylerden aldığımız zevki bile etkiliyor. Peki ama iyi suya ulaşmak uğruna çevreye ne kadar zarar verdiğimizin farkında mıyız?

Bir plastik su şişesinin yeryüzünden tümden yok olması için 400 yıl geçmesi gerekiyor. 2050 yılında ise okyanuslarda balıklardan daha çok plastik olacak. Yani yediğimiz balıklar bile o plastiklerden salınan zararlı maddeleri bünyelerinde taşıyacak.

Bu veriler geçtiğimiy yıl Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomi Forumu’nda açıklandı. Almanya’nın Frankfurt kenti yakınlarındaki Taunusstein kasabasında su filtreleri üreten Brita firmasının merkezinde katıldığım bir günlük atölye çalışmasında en çok aklımda kalan cümleler bunlardı. Su tadımı için gitmiştik oraya. İnsanoğlunun bazı şeyleri idrak etmesi için maalesef gerçekleri can acıtan örneklerle vermek gerekiyor. Bir kez daha anladım bunu.

Filtre edilecek sular içme suyu özelliği taşımalı

Cam şişe pahalı olduğu için çoğumuz plastikle şişelenen suları kullanıyoruz. Aslında çevreye ve bütçemize zarar vermeden de iyi suya ulaşabilmemiz mümkün. Biliyor musunuz, Dünya Sağlık Örgütü’nün içilebilir iyi kalitede su kriterlerine göre İstanbul da dahil olmak üzere hemen hemen tüm illerimizde musluklardan akan şebeke suyu aslında içilebilir su. Tadını beğenmeme sebeplerimizin başında ise kullanılan klor geliyor. Oysa iyi bir filtrasyon sistemiyle musluktan akan suyumuzun tadını iyileştirip yemeklerde, çay, kahvede ve içmek üzere kullanabiliriz. Fakat burada çok önemli bir nokta var. Filtre edilecek su mutlaka içme suyu özelliği taşımalı. Yani bir kuyu suyunu ya da eski bir tesisat sisteminden ötürü ağır metal içeren bir musluk suyunu içilebilir hale getiremiyoruz ev tipi filtrelerle.

Avuç içi kadar bir düzeneğin bu işi nasıl becerdiğini düşünüyor insan haliyle. Öyle ya amacımız lezzetli bir su elde etmek ve doğaya saygılı davranmak. Haliyle inorganik bir madde olmamalı diye düşünüyorum. Düşüncemde haklıyım ama açıkçası bu maddenin Hindistan cevizi kabuğu olacağı aklımın ucundan geçmezdi.

Brita’nın sürahilerinde kullandığı Maxtra Filtreleme Teknolojisi doğal Hindistan cevizi kabuğundan elde edilmiş karbon ve iyon değiştiriciler içeriyor. Bu teknoloji önemli bir Ar-Ge ve teknoloji yatırımının ürünü. Maxtra içerisinde bulunan siyah minicik toplardan oluşan aktif karbonun yüzey alanı üç futbol sahası büyüklüğünde. Aktif karbon, klor ve organik maddeleri filtreleyip musluk suyunu kokusuz ve lezzetli hale getiriyor. İyon değiştirici ise kireç ve kurşun, bakır gibi ağır metalleri filtreleyerek, sıcak tüketimde suyun berrak olmasını sağlıyor.

İçtiğin suyu bil

Daha lezzetli çay ve kahve içebilmek için

Maxtra filtrelerin doğuş hikayesinin ardında da çay yatıyor. Arabalar için saf su yapan genç girişimci Heinz Hankammer 1966’da İspanya’da tatilde çay yaptığı musluk suyunu beğenmez ve “Araba aküleri suyu için kullandığım filtre sistemini kullanayım” deyip aynı yöntemi uygulamaya karar verir. Ve kızı Brita’nın adıyla 1970’te ev kullanımına yönelik ilk filtreyi üretmeye başlar.

Çay ve kahvede kullandığımız suları kaynattığımız için, mikrobu kırılır mantığıyla içmediğimiz musluk sularını dahi kullanırız. Oysa kullandığımız suyun kalitesi çay ve kahve gibi içeceklerden alacağımız lezzet algısını bire bir etkiliyor. Bunu Brita araştırma merkezinde çalışan ve dünyadaki 100 su sömeliyesinden biri olan Brigit Kohler ile deneyimledik. Aynı çayı (ki ben sevdiğim için earl grey denedim) hem ağır diye tabir edilen klorlu ve kireçli çeşme suyuyla hem de filtre edilmiş suyla demledik. İlk fark görselde. Biri oldukça bulanık diğeri berrak. İkinci fark burunda. Filtre edilmiş suyla yapılmış çayda aromalar buram buram burnunuza geliyor. Üçüncü ve en belirgin fark ise damakta. Direkt çeşme suyuyla yapılan çaydan içtiğinizde ağzınızın içinde ağır bir hissiyatın ardından kendini hissettirmeye çalışan aroma ve tatlar geliyor. Filtrelenmişte ise çayın tat ve aromalarını (hele meyve çayı ya da earl grey gibi aromatik bir çay ise) damağınızda katman katman hissediyorsunuz.

Haftanın lezzet tavsiyesiİçtiğin suyu bil

Göksu Deresi kıyısı şehrin bu kadar içinde olup da belki eski imajından (kötü kokusundan) olsa gerek ayağımızın çok alışık olmadığı yerlerden. Oysa bundan sekiz yıl kadar önce ıslah edilen derenin suyu pırıl pırıl, koku hiç yok ve kenarında oturmak çok keyifli. Damak tadına güvendiğim bir arkadaşımın tavsiyesi ile keşfettim Göksu kıyısındaki Hisar Balık’ı. Arkasındaki ekip oldukça sağlam. Kandilli Suna ve Villa Bosphorus’un sahibi Murat Yıldız, Uskumru Balık’ın yıllarca restoran müdürlüğünü yapan Süleyman Avşar ve üst düzey profesyonel yöneticiliği bırakıp bu işe başlayan Murat Çelikkanat Hisar Balık’ın işletme ortakları. Uskumru’dan gelen mutfak şefi işin ustası. Mezeler sade, beğendili ahtapot gibi bir lezzet bile son derece hafif. Minik kızartma balıklar çıtır ve yağ çekmemiş. Son demlerindeki kalkan tandırı kaçırmamak gerek.