Başbakan’ın çelişkisi

2013’ün sonuna yaklaşırken Başbakan Erdoğan’ın yüzleştiği üç ciddi meydan okuma var:
Birincisi, Gezi’yle başlayan ve Mısır darbesiyle derinleşen, Başbakan ile Batı ve uluslararası toplum arasında oluşan kopukluk ve güven sorunu. Bu meydan okuma, dışarıda sıklıkla yapılan “otoriterleşme”, “tek adamlık” ve “başkanlık sistemi” eleştirilerinde görülüyor.
İkincisi, Çözüm Süreci’nde tıkanma ve başarıyı engelleyecek risklerin artması. Demokratikleşme Paketi, sürecin devamını sağlamada yeterli gözükmüyor. Rojova sorunu derinleşiyor.
Üçüncüsü, 2014’te yaşanacak seçimler: Seçimlerde, Başbakan odak noktası. Bu seçimlerle, Başbakan’ın konumu ve geleceği belirlenecek.

Başbakan’ın yanıtları
Başbakan, bu meydan okumalarının her birine ve hepsine yanıt vermek durumunda olduğunu biliyor.
Bu meydan okumalara etkili yanıt vermek de kolay değil: Her biri, kendi içinde, özgün yanıtları gerekli kılıyor. Çok rahatlıkla, verilen yanıtlar birbirleriyle ters düşebilir ve inandırıcılık sorunu ortaya çıkabilir.
Başbakan bunu biliyor. O nedenle de, sürekli bu meydan okumalara yanıt niteliğinde konuşmalar yapıyor. Konuşmalarında stratejiler geliştiriyor.
Son iki aydır, Başbakan’ı dikkatle dinliyorum. Konuşmalarında Başbakan’ın bu meydan okumalara şu yanıtları geliştirdiğini düşünüyorum:
Birincisi Başbakan, artık, “benim” bakanım, milletvekilim, askerim, bakanım demeyi bırakmış ve “biz” kullanmaya başlamış durumda. Örneğin, artık, Başbakan’dan, “Hükümetimiz”, “Bakanlar Kurulumuz”, “Askerlerimiz” gibi daha “kurumsal” nitelemeler duyuyoruz. Başbakan, söyleminde, “benim”dem “bizim”e geçiyor ve böylece “tek adamlık” vb eleştirilere yanıt vermeye çalışıyor.
İkincisi, Başbakan, konuşmalarında, erken Cumhuriyet dönemini, Birinci Meclis’i ve Atatürk’ü öven ve o dönemi bugün tekrardan gerçekleştirmek isteyen vurguları sıklıkla yapıyor. Farklı kimlikleri içeren bir Cumhuriyet anlayışı, Başbakan’ın, Çözüm Süreci’nin devamına ve başarısına dönük iradesini simgeliyor.
Üçüncüsü, Başbakan, konuşmalarında muhafazakar demokratlığa sürekli vurgu yapıyor, yaşam tarzı ve ahlakla ilgili konuları gündeme getiriyor. Bugün tartıştığımız, 18 yaşını bitirmiş olsa bile, kız ve erkek öğrencilerin aynı evi paylaşmalarının “ahlak dışı ve gayrimeşru” olduğu saptaması ve bununla ilgili valileri göreve çağırması, bunun en son örneği.
Başbakan, “muhafazakar demokrat iktidar olmanın gereği olarak...” diyerek söze başlıyor ve belli bir ahlak anlayışıyla etik kodu, Türkiye’nin genel ve olması gereken ahlak anlayışı olarak sunuyor.
Bu da, Başbakan’ın, 2014 seçimlerine dönük, kendi oy tabanını ahlaki benlik ve muhafazakar etik kodlarla sağlamlaştırma stratejisini ortaya koyuyor. Başbakan, toplumsal kutuplaşmayı ahlaki tartışmalarla sertleştirerek, kendi tabanını pekiştirmek istiyor.
“‘Benim’ sıfatını kullanmamak”; “erken Cumhuriyete dönüş” ve “muhafazakar demokrat kimliği, muhafazakar boyuta güçlü vurgu yaparak seslendirmek.” Bunlar, birlikte kullanılması zor ve birbirleriye çelişebilecek manevralar.
Başbakan, bu çelişkili manevralarında başarılı olabilir mi? Göreceğiz.
Erken Cumhuriyet ve Birinci Meclis vurgusu önemli. Fakat, seçim kazanma stratejisi olarak belli bir ahlak anlayışını empoze eden ve yaşam tarzına müdahale niteliğindeki söylemler ve girişimler; otoriterleşme eleştirisini güçlendirirken, Çözüm Süreci’ne de zarar verebilir.
2002’den bugüne, ilk defa, Başbakan’ın işi kolay değil.