Oktay'ın gerçek annesi benim

Oktay'ın gerçek annesi benim

Gani MÜJDE

ADIM Ganimet'ti...
İnşaat kalfası Tuzsuz Deli Bekir Bey ile evliydim.
Deli Bekir her gece "Bana bir erkek evlat vermezsen ve hangi Televole'nin gerçek Televole olduğunu bilemezsen seni eşek sudan gelinceye kadar döverim" derdi ve eşeğin genellikle o gece işi çıkardı.
Ajda, Sezen ve Nükhet'ten sonra Oktay'a hamile kalmıştım.
Ota boka aş eriyor, ama bunu eşim Tuzsuz Deli Bekir'e söyleyemiyodum.
Bir gün elma istediğim için bahçedeki elma ağacına ters olarak asmıştı beni.
Bu arada 11 aylık hamileydim ama ya çocuk erkek değilse diye doğuramıyordum.
O zamanlar ultrason filan hakgetire tabii. Çocuğun anne karnındayken pipisini görüp "Aaa şimdiden babasınınki kadar olmuş" deme ve sopa yeme şansımız yoktu.
Deli Bekir Bey doğumumun geçtiğini öğrenecek diye ödüm patlıyordu.
"Nasıl olsa doğumdan sonra dayak yiyecem, bari doğumum acısız olsun" diyerek beyim Tuzsuz Deli Bekir'e "sezeryan yapalım" dediğimde, "Sezer kim?" "Niye Sezer'le yan yapıyorsunuz?" "Yan yaptığınız şey ne?" diyerek gene beni eşek sudan gelene kadar dövmüştü.
* * *
İŞTE o gece yediğim dayakla doğurdum Oktay'ımı...
Daha doğrusu Oktay kendisi yerçekimi yardımı ile yere doğru süzüldü.
Bir taksi şoförünün yardımı ile hastaneye götürdük.
Bir hemşire Oktay'ımı aldı ve bir daha da onu bana vermediler.
"Oktay öldü. Beşiktaş gelecekteki büyük bir futbolcusunu kaybetti" dediler.
Belediye otobüsü ile dönerken malul gazilere ayrılan koltuklarda oturuyorduk ve Tuzsuz Deli Bekir Bey beni mütemadiyen dövüyordu.
En sonunda basamağa ittim onu.
Basamakta durduğu için otomatik kapı ona çarptı ve kapı arasına erkeklik organı sıkışan beyim havasızlıktan boğularak son nefesini "zoort" diyerek verdi.
* * *
BEYİMİN ölümünden sonra çok zorluklar çektim.
Kendimi dövdürecek adam bulmakta zorlanıyordum.
Sonunda ameliyatla erkek olmaya ve kendi kendimi dövmeye karar verdim.
Kızlarımın hepsini iyi bir geneleve yerleştirip estetik ameliyatla erkek oldum.
Önce Ganimet olan adımı değiştirdim Gani yaptım.
Sonra kültürümü geliştirdim.
Artık Printemps mağazalarına Prentan diyor, dekorasyona "dekarasyon" diyerek kendimi maskara etmiyordum.
Üstelik bütün Türkiye'nin, bütün olmasa da bazı Türkiye'nin tanıdığı bir yazar olmuştum. Naomi ve Linda Evangelista hanımlarla, sırtıma güneş yağı sürdürmeyi önerecek kadar cesur, reddedilince aynı güneş yağı ile pirinç pilavı yapacak kadar duyarsız, yakışıklı, dürüst, yalancı bir gazeteciydim.
Her sene aday olmama rağmen hep televziyon starı oyuncularla aynı kategoride yarıştırıldığım için alamadığım Nokta dergisi doruktakiler ödülüne her nasılsa o sene komedyen çıkmadığı için uygun görülmüştüm.
Ödülümü Türkiye'nin Muhtar'ının elinden alırken futbol dalında ödülünü alan Oktay'ı gördüm bir köşede.
"Oğlum" dedim, o da bana "Annem" dedi.
Oysa görüntümde ekoseli eteğim ve çorap çizmemden başka anne lafını çağrıştıracak hiçbi şey yoktu.
O gün Oktay'ın oğlum olduğunu anladım.
* * *
ŞİMDİ devletin ikimize de DNA testi yaptırmasını istiyorum.
Ne olduğunu, nasıl yapıldığını bilmiyorum ama istiyorum.
Eğer o pahalı geliyorsa tetanoz testi yaptırsın.
Hatta sıkı bir check - up da fena olmaz.
Oktay oğlum değilse bile meşhur olurum, üstelik de sıkı bir check - up'tan geçerim.
Sonra da "Ohh yüreğim ferahladı" der ana haber bültenlerinden özür dilerim.
Haydi Türkiyem ileri...
Hop hop hop hop... Lan çok gittin be...

SEVGİLİ okurlarım. Abilerim, ablalarım siz manyak mısınız?
Nedenini açıklayacağım.
Yılbaşı münasebeti ile biraz çarşı pazar dolaşayım dedim. Kitapçılara uğradım elim ayağıma dolaştı.
Akmerkez'de açılan ve belki de Türkiye'nin en güzel kitapçısı Remzi Kitabevi'nde bırakın yeni kitabımı eski kitaplarım bile yok.
Carrefourre kitap reyonunun "Spor ve Hobi" bölümünde tek tük kitabım olurdu şimdi orda da yok. Yeni kitabımdan vazgeçtim eskisi de yok.
Bağdat Caddesi D&R'de eski kitaplarım var ama yeni kitabım yok.
Dünya Gençlik Merkezi'nde de öyle...
Migrosları hiç saymıyorum. Orada ezelden beri satılmaz kitaplarım...
Hayır kitapları satılmayan bir yazar olsam "Satılmıyo" deyip yırtma şansınız var ama benim ayda ortalama 4.000 kitabım satılıyor bu ülkede. İlk kitabım Peynir Gemisi'nin ulaştığı rakam 60.000'lere yaklaşıyor. Son kitabım "Seni sevdiğimi kimseye söyleme, çünkü ben herkese söyledim" ikinci ayda 3. baskısına girmek üzere.
Ha "Bitti" diyorsanız, bitenin yerine yenisini koymak değil midir? "İyi satıcının görevi". Siz "Sana"sız bakkal, "aspirin"siz eczane, "şampuansız" kuaför gördünüz mü?
Bu yüzden okurlarıma çok şaşırıyorum.
Siz bu kitapları nerelerden satın alıp okuyorsunuz kardeşim? Manyak mısınız siz? (İyi ki manyaksınız o ayrı? Hepinizi seviyor ve mutlu bir 1998 diliyorum. Bu da ayrı.)

* Tarık ve İllie verilecek, Moşe ve Faruk alınacak. Bu arada Kocaeli'nden Başkan Sefa Sirmen alınacak, Ali Şen verilecek. Böylece başkanlıktan da yırtarım.
* Kongrede başkanlığa aday çıkmazsa Erbakan'a teklif götürülecek. Partisi kapatılırsa boşta kalacak zaten.
* Martta başkanlıktan ayrılırsam sloganım şu şekilde olacak. Ali Şen emekli, Fenerbahçe şampiyon.
* Puro masrafım arttı. Bodrum'daki bahçede puro yetiştirilir mi araştırılacak.
* Oktay'ın babası benim diye ortaya çıkılacak. Sema Küçük de "Ben, Hakan'ın annesiyim" diyecek. Rakip takımların moralleri bozulacak.


Yazara EmailG.Mujde@milliyet.com.tr