Tek fotoğrafındaki o gözler

O sabah Ceylan yine okula gidememiş, eline ot biçtiği nacarını almış, diğer elinde sopası, her zaman çıktığı tepeye doğru yollanmıştı...
... Nereden geldiği hâlâ bilinmez bir patlama. Küçük bir soluktu Ceylan, düşüverdi toprağa...

Çok değil birkaç sene önce silkelenen dutları toplamak için açtığı eteğini yine açmış, yavrusundan kalan parçaları dokunmaya kıyamadan dolduruyordu.
Üzerine koyduğu makarna suyu evde hâlâ kaynıyordu.
Devletin en yetkili yetkililerinin can güvenliği olmadığı için gitmeye korktuğu tepede, Saliha Önkol, en küçük bir parçayı bile toprakta bırakmamak için bir yandan ağlıyor, diğer yandan toprak rengine dönüşen elleriyle kızını kokluyordu.
Dallar, böğürtlen çalıları, daha geçen gün topladıkları şifalı otların yaprakları, her yan Ceylan’dı.
Bütün dağlar, bütün ırmaklar, bütün ağaçlar.
Dört bir yanda, çok değil 45 kilogramın, devlet kayıtlarına göre “karın bölgesinin” paramparça parçaları.
Ve parçalanması umursanmayan hayatların eteğinde Ceylanların yazgısı.
***
Uzak yollardan geçerken bazen, birilerinin neden unutulmuş o toprak parçasında yaşamayı tercih ettiğine şaşarsın.
Ceylan’ın ailesi, birilerinin geçerken bile görmediği bir uzaklıkta yaşıyordu.

Ölümlerle duyulan yer
Diyarbakır-Bingöl sınırında, Lice’ye bağlı Şenlik Köyü’nün Hambaz mezrası.
Haber bültenlerinde sadece ölümlerle duyulabilecek bir coğrafyanın kanlı uzantısı.
“Teröre müzahir” bir alanın “potansiyel terörist” insanları.
1991 yılının bir ıssız sabahı, sadece “bölgeden geçen” eli silahlıların uğradığı köye uğrama sırası askerdeydi.
Helikopterin indiği sırada, köylüler de neler olacağının bilincindeydi.
Ne zamandır bırakıp gitmelerinin söylendiği mezradan gidecek yerleri olmadığı için ayrılamamışlar, ayrılmadıklarında ayrılmaya mecbur bırakılacaklarını bile bile beklemişlerdi.
Mecbur bırakıldılar.
Helikopterden inenler, bültenlerdeki terminolojiye göre, “köyü güvenlikli bir biçimde” boşalttılar.
Giderken, bir an için arkalarına baktılar.
Kerpiç evler, uzun kavaklar ve bültenlerde asla belirtilmeyen “yangınlar.”
Ceylan, 2 yıl sonra, ailenin zorunlu olarak yerleştiği Diyarbakır’da doğdu.
Diyarbakır’da geçinmeye çalışan ailesinin bin bir zorlukla okula gönderdiği çocuğuydu.

Makarna yemek istedi
2000 yılı gelip de köye dönmelerine izin verildiğinde kendini daha önce göremediği mezrada buldu.
Ve mezrada okula gitmek Diyarbakır’dan da zordu.
9 yıl geçti Bingöl sınırında kalan ve sınırda kalmasının hiçbir önemi olmayan Yayla köyündeki okulla, Hambaz mezrası arasında.
Ceylan artık, ilkokulu bitirecek, ortaokula gidecek, başını uzatmayı başarırsa saklanmak zorunda kaldığı uzaklıktan, belki de rüyasını yaşayacaktı.
O sabah, yani 28 Eylül sabahı, yani okullar yeni açılmış, Ceylan sıkça olduğu gibi hayvanları otlatacak kimse bulunamadığından yine okula gidememişken, eline ot biçtiği nacarını almış, diğer elinde sopası, her zaman çıktığı tepeye doğru yollanmıştı.
Her yanın tepe, her yanın dağ, her yanın silah, her yanın asker olduğu bir yerde, tepeye yollanmak evden uzaklaşmak anlamına gelmiyordu elbette.
Tepe denilen yer, eve çok çok 200 metre.
***
Evden çıkarken, seslendi annesine bir soluk: “Öğlene makarna pişirsene.”
Tepeye ulaştı bir soluk, çöküverdi olduğu yere.
Bir soluktu bütün dünya zaten Ceylanlara.
Nereden geldiği hala bilinmez bir patlama. Küçük bir soluktu Ceylan, düşüverdi toprağa.
Mezranın az sayıda yaşayanı, koştu hızlıca damlara.
Patlamalara alışkınlardı aslında da, yükselen dumanları gördüler bir anda.
Önce ağabeyi koştu koyunların yanına.
Ardından annesi, ardından diğer kardeşler.
Ceylan diye seslendi koşarken bir yandan, hiçbir ses gelmiyordu Ceylan’dan.
Bilenler bilir, bir felaketin ardından koştuğunda önce görünmez hiçbir şey, felaketin aniliğinin aksine, yavaş yavaş, teker teker görür ve hissedersin olup bitenleri.
Öyle oldu.
Dalların üzerini gördüler önce, yaprakların üzerindeki parçaları, toprağa karışmış Ceylan’ı, Ceylan’dan geriye kalanları.
Hızlı davrandı ağabeyi, üzerindeki montu çıkartıp üstüne attı Ceylan’dan kalanların.
Bilenler bilir, bir felaketin ardından neler olup bittiğini en çabuk anlayan annelerdir.
Gelir gelmez, “Aç üstünü” dedi, annesi.
Açtı üzerindekileri.
Baktı kızına usulca.
***
Muhtar, hemen haber verdi savcıya.
Savcı, bakanlığa “ben gittim olay yerine” diye sonradan not gönderdi ama, köylüler öyle demiyordu hiçbir kayıtta.
Köy imamı çekti olay yerini kameraya.
Fotoğraf makinesi bir başka köylüdeydi. Ceylan’ın parçaları, elindeki nacarı, kamera kayıtları ile gittiler karakola.

‘Ceylanke parçe parçe’
Karakolda yapıldı otopsi:
“Cesedin, 1.50 boylarında 40-45 kilogram ağırlığında, siyah saçlı, kahverengi gözlü, 12-13 yaşlarında bir kız çocuğunun olduğu görüldü. Cesedin üst kısmında bordo renkli hırka olduğu, altında desenli koyu renkli tişört bulunduğu, üstünde pantolon olduğu görüldü. Merhumenin batın (karın) ön duvarının olmadığı, batın iç organlarının yaygın şekilde dağıldığı ve yanık olduğu, karaciğer parçalanmış olduğundan alt kısmının tespit edilemediği...” diye geçti kayıtlara.
“Ceylanke parçe parçe” diye anlattı annesi Zazaca.
Sonradan “elindeki tahrayla (nacar) yerdeki bombaya vurduğu ve patlamaya sebep olduğu anlaşılmıştır” diye açıklanmasına rağmen, o gün kanıt bile sayılmayıp, ailesine geri verildi o tahra.
Çok değil bir gün sonra “gizlidir” damgası vuruldu dosyasına.
5 yıl geçti, gizli dosyadan bir tebligat gönderildi avukatlara.
“Daimi arama” kararı yazıyordu dosyada.
“Faili meçhul” anlamına geldiğini biliyordu bunun herkes, o coğrafyada.
Ancak bir karar daha vardı, faili meçhul kalacak soruşturmada. “Kasıt yoktur” denilip, erkenden zamanaşımının yolu da açılmıştı dosyada.
Belirsiz failin kastının bulunmayacağı nasıl olmuşsa saptanmıştı savcılıkta.
Herkes başka türlü olmayacağının da farkındaydı ama, Ceylan’ın tek fotoğrafından süzülen kocaman gözleri ağlıyor hala karanlıkta.