Chelsea Oteli'nde zaman niye hızlanır?

Chelsea Oteli'nde zaman niye hızlanır?


NEW YORK


       İnsanı kendine çeken bir mekan. Eski kokuyor. Ama etraf ilginç. Hem eşyaları hem insanlarıyla. Hem döküntü hem göz alıcı. Belli, görmüş geçirmiş bir yer. Yıpranmışlığın, hatta köhneliğin altından değişik bir üslup, bir kişilik el sallıyor, fark edene...
       Müze gibi bir lobi!
       Duvarlar resim dolu. Bazıları Ömer Uluç'un deyişiyle olmasa da olur resimler. Bir iki tane var ki beğeniyor Ömer:
       "Şöminenin üstündeki şu resim Amerikalı ressam Larry Rivers'ın. Yüz bin dolardan aşağı değildir."
       Bir başka Amerikalı ressam Philip Taaffe'nin de bir iki tablosu asılı.
       23. Sokağa bakan bir pencere. West 23d Street. New York'un Montparnasse'ı da deniyor. Pencerenin tam karşısındaki bina ilginç: Lideri geçenlerde ölen ABD Komünist Partisi'nin genel merkezi.
       Herhangi bir hayat belirtisi yok. Kapı baca kapalı. Geçen yıla kadar direğinde bayrak asılıymış. Bu yıl o da indirilmiş...
       Pencerenin boşluğunda bronz dökme bir heykel var. Kocaman bir fil ve sırtında keyifli bir tavşan. İngiliz yontucu Barry Flannigan belki de yaşama sevincini anlatmak için yapmış bu güzel heykeli...
       Burası bir otel.
       Chelsea Oteli.
       Niye zamanın hızlandığını hissettim bu otelde?
       Bilmiyorum.
       Sanatçıların özellikle 1920'lerden, 1930'lardan başlayarak sevdikleri bir mekan. Ressamlar, yontucular, yazar ve ozanlar, müzisyenler uzun süreli yaşamışlar. Parası çıkışmayan resmini, heykelini vermiş. Sahibinin bayağı zengin bir koleksiyona sahip olduğu belirtiliyor.
       Oyun yazarı Arthur Miller altı yılını bu otelde geçirmiş. Mark Twain, Eugene O'Neill, Tenesse Williams, Bob Dylan, Leonard Cohen da Chelsea Oteli'nde kalanlardan. Gal'li şair Dylan Thomas burada ölmüş.
       Kiminin plaketleri otelin girişine, duvarın üstüne çakılmış, şu tarihler arasında Chelsea'de kaldı diye.
       Ben ne mi yapıyorum burada?
       Kültür turistliği!
       Bu deyimi yıllar önce ilk kez Vivet Kanetti'den duymuştum. Ömer'le birlikte bir seferinde New York'a geldikleri zaman Chelsea Oteli'nde sanatçı bir arkadaşlarının stüdyosunda kalmışlar. "Otel kültür turisti kaynıyor" dedikten sonra eklemişti Vivet:
       "Deli bir yer!"
       Benim oda komşum anlaşılan pembe tutkunu. Kapıyı boydan boya cart pembeye boyamış. Pembe bir kaniş köpek resmi çizmiş. Pembeliklerin ortasına pembe bir balerina koymuş. Farklı renk olarak yeşille cart kırmızı dikkati çekiyor. Yeşilden bir kertenkele çizilmiş. Bir de pembeliklerin orasına burasına kırmızı dolgun dudaklar kondurmuş nedense...
       Benim kattaki her odanın kapısında bir resim asılı:
       Tek bir ağaç...
       Bir ev, ağaçların arasında...
       Kadınla erkek sarmaş dolaş...
       Karman çorman figürler...
       Ve ağlayan bir küçük kız! Yüreğimi acıtan bir resim... Bu küçük kızı çizeni tanımak isterdim.
       Chelsea Oteli hakikaten deli bir yer. Odalardan çıkan bir iki kişiyle burun buruna geliyoruz. Fazlasıyla ilgilerini çekiyorum, dik dik bakıyorlar. Fazla normal gözüküyorum belki de onların gözüne. Ya da ben deli, onlar normal Chelsea Oteli'nde...
       Demir işlemeleriyle, ahşabıyla merdivenler bayağı havalı. Merdiven duvarlarına resimler çizilmiş gelişigüzel. Kırmızı bir kalbin ortasından bir ok çıkmış, bir yazıya saplanmış:
       "Hiroya, Marcia'yı seviyor!"
       Yüksek tavanlı geniş bir oda. Demirden kocaman radyatörlere el değilmiyor. Ama oda ancak ısınıyor.
       Bazı detaylar çok hoş:
       Duvar süsleri, ayna üstündeki çiçekli desenler, bir etajer, bir masa lambası... Detaylar bir sürü döküntü, tapon eşyanın arasından insana göz kırpıyor.
       Bu otelde oda servisi yok. Su, kahve dahil herşeyi otelin hemen yanındaki bir bakkaldan kendin satın alıyorsun.
       Barı ise bodrum katında. Göbeği meydanda kızlar içki servisi yapıyor. Gal'li büyük şair Dylan Thomas bu barda viskiyi fazla kaçırınca odasında ölü bulunmuş. Ömer Uluç alkolden ölen ressamları anlatıyor.
       Sanki sırası...
       Ayağında siyah deri çizmeler, kocaman sarı tokaları var. Siyah jean pantalon ve yelek giymiş. Boylu poslu, bembeyaz saçlı bembeyaz sakallı bir adam. İhtiyarlamış. İki büklüm yürüyor. Koca cüssesini çekmiyor beli...
       Ne arıyor Chelsea Oteli'nde?
       Gençliğini mi?
       Belli bir yaştan sonra hep gençlik mi aranır? Kruşçef'in bir sözü beni ürkütür:
       "Öyle bir yaşa geldim ki, önümde geçmişimden başka birşey yok."
       Böyle ölmek istemem!
       Sürekli 'Nerede eski güzel günler!' diyerek yaşamanın tadı olmaz. Geleceği geçmişte aramak korkutucu. İnsan ekşir. Yüreği kıvrım kıvrım olur. Hiçbir şeyi beğenmeyen, her şeyi eleştirmeye başlayan kişi dinozorluğun eşiğinde sayılır.
       Chelsea Oteli'nin barında birden Beatles duyuluyor. Yeniden moda oldular Amerika'da.
       "Para bana aşkı satın alamaz!"
       1960'ların İngiltere'si... Hatıralar bir yerlerden çıkıp geliyor. Paul McCartney söylüyor:
       "Bir tepenin üstünde çıngıraklar vardı. Hiç duymamıştım çaldıklarını. Hayır, kesinlikle duymamıştım, ta ki seninle tanışıncaya kadar... Gökyüzünde kuşlar vardı. Hiç görmemiştim onları cıvıl cıvıl ötüşürken. Hayır kesinlikle görmemiştim, ta ki seninle tanışıncaya kadar..."
       İçim ısınıyor.
       Nostaljiden kaynaklanan tarifsiz keyifle keder...
       Zaman çok hızlanıyor!
       İyi pazarlar!


Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr