Erdoğan’ın yol haritası var mı?

Uzun ve güzel bir tatil sonrasının rehaveti devam ederken, ilk yazının o hiç değişmeyen dayanılmaz ağırlığı... Üstelik siyaset de uzun yıllardır ilk kez bir yaz rehavetini yaşarken...
Kafama takılan sorulardan biri:
Erdoğan’ın yol haritası var mı?
Kurmaylarıyla birlikte oturup, Anayasa Mahkemesi’nın kararından sonraki ‘yeni dönem‘le ilgili bir oyun planı yaptı mı, yapıyor mu?
Yoksa o da kendini yaz rehavetine mi kaptırdı?..
Bilemiyorum.
Seçim araştırmaları iyi gidiyor. Güvendiğim bazı kaynakların elindeki anketlerde AKP yüzde 50’nin altında değil.
Her şey böyle devam eder, Türkiye herhangi bir altüst oluşu yaşamazsa, Mart 2009’daki yerel seçimlerde -hükümet olmanın da avantajıyla birlikte- AKP oyları yüzde 50’nin üzerinde kalabilir.
Bu ihtimal ciddi.
Acaba bu ihtimal mi, AKP’de yaz rehavetini artıran?.. AKP zirvelerinde belki de şöyle bir düşünce tarzı kimilerinin işine geliyor:
“Seçim araştırmalarının dili gayet iyi. Ortalığı yumuşatmaya devam edelim. Tekneyi sarsmanın âlemi yok. ‘AB seferberliği’ydi, ‘anayasa değişikliği’ydi, ‘Kürt sorunu’ydu, ‘demokratikleşme’ydi, Kıbrıs’tı, ‘Alevi sorunu’ydu gibi gıllıgışlı meselelerle fazla haşır neşir olmanın zamanı hiç değil. Seçim döneminde bazı arı kovanlarına elimizi sokmayalım. Yerel seçimlere şunun şurasında altı yedi ay kaldı. Zor olana 2009 baharında soyunuruz.”
Böyle bir bakış açısına AKP kurmayları arasında rastlanıyor.
Ama heyecan verici değil.
Çünkü bu bakış açısı yeni değil, eski.
Türk sağında, geleneksel muhafazakâr dünyada siyaset genellikle böyle oynanmıştır. Siyaset, Türkiye’nin temel sorunlarını çözmek için değil, boğayı boynuzlarından yakalamak için değil, sanki sırf seçim kazanmak üzerine yapılmıştır.
Anımsayın ‘eskileri...’
“Altı kere gidip, yedi kere gelmek“le övünen Sayın Demirel bu açıdan tipik bir örnektir. Evet, altı kere gidip seçimle yedi kere geri gelmek elbette bir başarıdır.
Ancak, Türkiye’nin bazı temel meseleleri konusunda bu gidip gelmeler neye yaramıştır diye sorulduğunda, Türkiye’nin bazı yapısal sorunlarının etrafına çizilmiş kırmızı çizgiler ne kadar aşılabilmiştir diye bakıldığında, eskilerin sicili pek iç açıcı değildir.
Kısacası:
Seçim kazanmak yetmiyor!
İktidara bir şeyler yapmak için, Türkiye’yi değiştirip önünü açmak için talip olunur. Yoksa seçim kazanmışsın ne olacak?.. Eskilerde o kadar çok seçim kazanan oldu ki...
Tatil sonrasının ilk yazısında Cumhurbaşkanı Gül’ün bazı sözlerini bir kez daha anımsıyorum. Anayasa Mahkemesi’nin kararından hemen sonra Çankaya Köşkü’ndeki söyleşimizde ilginç mesajlar vermişti Cumhurbaşkanı.
Özeleştiri demişti.
Empati demişti.
AB seferberliği demişti.
Özeleştiri ve empati herkes için geçerli. Yanlışlar konusunda herkesin kendine dönüp nerede yanlış yaptığını düşünmesi önemli.
Bunun gibi, yanlış yapan herkesin aynı zamanda kendini karşısındakinin yerine koyarak, yani empati yaparak düşünmesi de önemli bir nokta.
Böyle bir süreçte, değişik çevreler arasında diyalog kapıları açmanın bu ülkede demokrasi ve istikrar açısından anlamlı olduğuna inanıyorum.
Değişik ortamlarda herkesin, iktidarla muhalefetin, hükümetle iş dünyasının, askerle sivilin birbiriyle uygarca konuşup tartışabildiği bir Türkiye’de önyargıları kırmak ve ülkenin bazı hayati meselelerinde uzlaşma köprüleri örmek çok daha kolay olacaktır.
Ama eğer tersi yaşanırsa...
AKP eğer seçimleri çantada keklik görerek bütün bu diyalog mekanizmalarını ihmal ederse...
AKP eğer bugünkü ‘alternatifsizliği’ni ve muhalefetin zayıflığını fırsat sayarak AB gibi, Kürt sorunu gibi, Anayasa ve demokratikleşme gibi, Alevi sorunu gibi, Kıbrıs gibi konularını parmağının ucuyla tutarsa...
Böylece hem kendisini, hem Türkiye’yi yanlış yola sokarken, hem de her şeyin başı olan ‘siyasi istikrar‘ın başını belaya sarmış olur.
O yüzden tatil sonrası yazıya başlarken aklıma takıldı, Erdoğan’ın yeni döneme ilişkin yol haritası var mı sorusu...  
Siyasette yeni dönem notlarının ikincisi yarın.