Açılım bitti, başlayan nedir?

AKP hükümeti, geçen ekimde PKK’nın dağ kadrosuna mensup militanların Habur’dan ülkeye girişi ve sonrasını yönetmeyi denemek şöyle dursun, yüzüne gözüne bulaştırdı. Bu beceriksizlik ülkenin batısında bir “yenilgi psikozu”na yol açtı; şok dalgasının muhalefet tarafından kabartılması karşısında paniğe kapılan AKP hükümeti açılımı fiilen bitirmeyi seçti.
Açılımın resmen bitirilmesi, “Habur olayı”ndan sekiz ay sonra, geçen perşembe o PKK’lıların tutuklanmasıyla oldu. Hükümet hatasını güya “düzeltti”.
Dipnot düşelim; bu tutuklamalar “erken seçim açılımı”nın unsurları arasındadır.
Peki, Kürt açılımından geriye kalanlar nedir?
Bunlardan ikisi konumuzla ilgili...
Bir: Kürt sorununun 29 Mart yerel seçimleriyle ivme kazanan siyasallaşma süreci tamamlandı. İki: İmralı mahkûmu Öcalan bu siyasallaşmanın odağına yerleşti.
Cin şişeden çıkmıştır.
Öcalan, “önce ev hapsine, oradan da Kürt siyasi hareketinin kabul görmüş lideri olarak serbestliğe çıkmak” şeklinde özetlenebilecek bir “kişisel kurtuluş stratejisi”ni bu iki faktör sayesinde geliştirebildi.
Ancak, Öcalan’ın 31 Mayıs’a kadar muhatap alınmaması halinde Kandil’dekileri şiddeti tırmandırmaya çağıran mesajı konunun bir yönüdür; öteki yönü de Kandil’dekilerin kendi gelecekleri ile ilgilidir.
2007’nin sonbaharında Türkiye, ABD ve Irak arasında PKK’ya karşı bir “üçlü mekanizma” kurulmasının gündeme gelmesinden bu yana Kandil’dekilerin amacı denklem dışına çıkarılmamak, başka bir ifadeyle tasfiye edilmenin önüne geçmek, siyasi bir süreç başlayacak olursa da denklemin içinde yer bulmak idi...
Sonra olanlar da bu çerçeveyi değiştirmedi... 2008’in aralık ayında ABD’nin Irak’tan çekilme takviminin resmileşmesi, bu bağlamda Türkiye’nin Irak’ta istikrar sağlayıcı aktör olarak denkleme sokulmak istenmesi ve bu ikisinin sonucunda Kürt açılımı...
Türkiye’nin kendi Kürtleriyle barışması arzulanıyordu. Kürt sorunu hal yoluna sokulsun ya da en azından PKK sorunu çözülsün ki, Türkiye her PKK saldırısından sonra Irak’a girerek bölgenin istikrarını bozucu bir rol oynamasın... Ve bu nedenle Türkiye’nin Irak Kürtleriyle de ilişkisi bozulmasın...
Ancak “açılım”ın başarısızlıkla sonuçlanması bu stratejinin Türkiye ayağını çökertmiştir. Bölgesel strateji artık topaldır.
Buna rağmen PKK için yukarıda bahsettiğim çerçeve değişmeyebilirdi. Yani Kandil’dekilerin ufku, düze inmelerinin yolunu açacak bir konjonktürün oluşmasını zorlamak adına, varlıklarını kan dökerek sürdürmekle sınırlı kalabilirdi.
Dün Şemdinli’de son yılların en büyük çaplı saldırısını düzenlemiş olsalar bile, bu gerçeğe mahkûm olarak yaşarlardı.
Ama Öcalan’ın 31 Mayıs vadesinin dolmasıyla aynı anda, Türkiye’nin kaderini etkileyecek iki dramatik gelişme meydana geldi Ortadoğu’da... İkisinde de AKP hükümeti başroldeydi.
Önce Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim, “Gazze gemileri” kriziyle zirveye tırmandı...
Sonra Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’nde İran’ın netameli nükleer programına aleni siyasi destek anlamına gelen o “hayır” oyunu kullandı...
Ve bu iki süreç birbirine paralel gelişerek önce Türkiye-İsrail, sonra da Türkiye-ABD ilişkilerinde 10 gün arayla tarihi kırılmalar yarattı...
Bu iki kırılmanın adeta eş zamanlı cereyan etmesi olumsuz bir “çarpan etkisi”ne neden oldu. İdeolojik ve politik vahametlerini, birbirlerinin üzerine yansıtarak derinleştirdiler...
Neticede, Batı ittifakıyla siyasi işbirliği alanları marjinalleşme yolunda olan, Ortadoğu’daki radikal İslamcı unsurlara meyyal ve son olarak da Kürt sorunundaki kötü performansı nedeniyle güven telkin etmeyen bir Türkiye görüntüsü belirdi.
Batı’yla arasını hızla açan bir Türkiye, PKK’nın daralmış ufkunu da istemeden açar ve artık hiçbir şey Türkiye için eskisi gibi olmayabilir.