İkinci Tiflis kuşatması

12 Mart 2020

Kendime bir kadeh prosecco koyuyor ve bilgisayarımı açıp düşünmeye başlıyorum. Bir gün önce annemi çok üzgün görüyorum, içine içine ağlıyor. Ve ikimize de iyi gelecek ne olabilir diye düşünürken kendimi skyscanner tararken buluyor ve anneme “Anne pasaportunun geçerliliği devam ediyor mu?” diye sorup olumlu yanıt almam üzerine Cuma 21.00 suları gidiş, Pazar 20.00 suları varış olacak şekilde THY’den biletlerimizi alıyorum.

Tabi benim için, en içimi kıpır kıpır eden kısım başlıyor yine. 76 sekmenin açık olduğu ve herbirinden excelime işlediğim mekanların olduğu internet sayfalarım... Haftasonu kaçamağı için harika saatler olmakla birlikte, 600TL gibi bir fiyata gidiş-dönüş bilet aldığımızı düşünürsek potaya 3’lü sayı attığımız nadir anlardan birini yaşıyoruz.

Daha önce buraya gitmiş olduğum için, planımızı, hem daha önceki plana sığdıramadıklarım, hem de annemin hoşuna gideceğini düşündüğüm yerlerle dolduruyorum. Tabi bu seferlik annemi çok yormamak adına, planı biraz daha konfor odaklı oluşturuyorum.

Konaklama~ Fabrika Hostel’de kalıyoruz ( bir önceki cümlemde konfor dediğimi gayet iyi hatırlıyorum=) ). Normalde bir gecemizi de Stamba’da kalacak şekilde planlamıştık ama hiç vakit geçiremeyeceğimiz bir otel için 1.400TL ödemeyelim istedim. Aklınızdan “Kız annesini hostel’de mi yatırmış?” sorusunun geçtiğini hayal eder gibiyim. Evet hostelde yatırdım ama merak etmeyin 10’lu yatakhanede, donlu adamlar arasında kalmadık =) Burada 2 kişilik özel odalar da var. İçeri girdik; kompakt, konfor anlamında beklentinizi yüksek tutmamanız gereken bir oda. Yatak + yastıkları tam benlik. Yatak sert, yastık da çok yüksek değil. Efso efso uyuduk ama tabi bir otelden konfor beklentiniz yüksekse burası doğru adres değil. Mesela not var odada: “Şayet terlik, havlu vs isterseniz, resepsiyonu arayabilirsiniz, getiririz.” tadında. Ha diyelim ki arayacaksınız. Odada telefon yok. Katta ortak bir alanda tek bir telefon var ve onu kullanmak için bir güzel yol katediyorsun. Terlik istemek için bu harekette bulunmadım ama odada bira içerken biram yere döküldü ve silinmesini istemek için paşalar gibi o telefon noktasına gittim. Herkesin tercih edeceği bir konaklama tarzı olmamakla birlikte bence ortak yaşam alanları açısından çok keyifli ve fiyat olarak uygun bir hostel.


Yazının devamı...

Et Yiyoruz, Tırnaklarım Uzun!

28 Mayıs 2019

İki farklı dini dibine kadar yaşadığım yerdir burası. Bir an gelsin gözünüzün önüne, daracık sokaklarda Kurban Bayramı dolayısıyla kesilmiş hayvanların kanları üzerinden atladığım ve aradan birkaç saat geçtikten sonra Hindular'ın ölü yakma merasimlerine denk geldiğim.

Araştırırken hep gün boyunca tuhaf bir kokuya, gün sonunda da duş alırken vücudundan akanlarla suyun karardığını okumuştum. Ben, bütün gün sokaklarda yürümüş olmama rağmen, böyle bir manzara ile karşılaşmadım.

Evet, bu dini de anlayabilmek için gittiğim iyi olmuş ama “Tanrım bu nasıl bir güzelliktir!” ya da “Keşke biraz daha kalabilsem.” gibi cümleler geçmedi hiç aklımdan.

Deli sıcak. Gece fosur fosur uyumuşum. Tren tıngır mıngırtısıyla yarı uyanık şekilde Olacab bekliyorum ve kesinlikle Olacab bulamıyorum. Kafamdaki tutar ile tuktukların söylediği rakamlar uyuşmuyor, artistlik yapıyorum. Sonra “Kübra birkaç lira için etrafı göreceğin zamandan kaybetmen anlamlı mı?” diyip tuktuk’a “ok” diyorum. Adam “Yollar kapalı.” diyip beni yolun ortasında bırakıyor ve başka bir bisiklet tuktuk’a devrediyor. Şaşkınlıklar ve acılar içerisinde – “Azman bir bavulu bu adamcağıza nasıl taşıtayım?!” diyerek- biniyorum. Bunları anlatıyorum, “Asla asla demeyin”i doğrulamak için.

Dünya anlamsızı otelime varıyor, hızlıca duş alıp çıkıyorum. Ara sokaklardan “ghat” denilen Ganj nehrine açılan kapıları gezmeye başlıyorum. Etraftan maymunlar, domuzlar, inekler, sinekler çıkıveriyor. Bazen an geliyor, daracık sokakta inekle başbaşa kalıyor ve ne yapacağını bilemediğin için çaresizce ya ineğin sana yol vermesini ya da işin adabını bilen bir Hintlinin sana destek çıkmasını bekliyorsun.

Varanasi merkezindeki çok ünlü bir temple’a girmeye yelteniyorum. Herkesi her kapıdan almıyorlar. Neyse turistlerin girebildiği kapıyı buluyorum. Bu sefer, içeriye eşya almadıklarını öğrenip emanetçilere yönlendiriliyorum. İçerisi ana baba günü. Gıdım gıdım ilerliyorsun. Hiç anlam ifade etmeyen bu temple’da çok vakit geçirmeden kendimi sokaklara atıyor ve bütün gün sokaklardaki renk cümbüşüne şahit olacak şekilde yürüyorum. Aynı gün içinde neredeyse hayvanat bahçesine gitmiş gibi çeşit çeşit hayvanlarla karşılaşıyor, her an yanınızdan geçen ölüler sayesinde hayat ile ölümün arasındaki ince çizgisine şahit oluyorsunuz.

Yazının devamı...

Ma'am You Want Tuktuk?!

25 Nisan 2019

Sabah saatlerinde Japiur’dan Agra’ya doğru trenle yola çıkıyorum. Sözüm ona en üst sınıftan bilet aldım ama “en üst sınıftan aldım.” diyince aklınıza kuş sütüyle beslenildiğiniz falan gelmesin. Sadece kendine ait koltuğunun olduğu bir dünya gelsin gözünüzün önüne.

Tren Agra’ya yaklaşırken tren kapısından şehri izliyorum ve Agra Fort’un toprak rengini hafızama kazıyorum. İniyorum ve hemen bir tuktukla bavulumu otele bırakıp kafamdaki tek sorun olan “Varanasi’ye nasıl gideceğim?” meselesini çözmek üzere tren istasyonuna dönüyorum.

Pazar günü olduğu için bilet satışları gerçekleşmiyormuş efendim. “Bugün git, yarın gel.” dediler. Tam Agra Fort’a gitmek üzere istasyondan çıkıyorum çılgın Muson yağmurlarına denk geliyorum.

“Neticede Muson, biraz yağar sonra durur.” diyip biraz içerde bekliyorum. Beklerken birçok tuktuk insanı gelip “Maaaam yu vant tuktuk?” sorusuyla seni boğmaya başlıyorlar. Derken yerde yatan insanlardan bir tanesi gözlerini bana dikmiş olması dolayısyla dikkatimi çekiyor ve bir bakıyorum yüzü tamamen sineklerle kaplı. Tanrım çok ilginç! İnsan gayri ihtiyarı eliyle bazı hareketler yaparak sinekleri kovmaya çalışır, bizimki kesinlikle onlarla barışık bir şekilde yaşıyor.

Neyse biraz bekledikten ve yağmur kuvvetini azalttıktan sonra, gezmek istediğim heryeri gezebileyim düşüncesiyle “bari bisiklet tuktuk şeklindekilerle gideyim” diyor ve sıkı bir pazarlık yapıyorum. Asya’da bisikletli tuktuklara kalbim dayanmıyor. Çok üzülüyorum ama bu sefer “Buna bineyim.” dedim bir kere. Hareket etmemizle etrafın Agra Gölü olduğunu görmem ve bisiklet tekerleklerinin bana yağmur sularını sıçratmasına denk gelmem bir oldu. “Kübra iyi halt ettin de buralara geldin!” çıkıverdi ağzımdan. Sularla cebelleşirken kafamı sağa çevirmemle yaşadığım şoku anlatamam! Adamlar göletin içerisinde sanki o su yokmuşcasına suyun içinde yürüyorlar. Ben en az nasıl suya bulanırım düşüncesindeyken onlar dizlerine kadar su içinde yürüyebiliyorlardi. Anlayamazsınız....

Agra Fort, 1573 yılında, en büyük Babür İmparatorlarından biri olan Akbar'ın egemenliği altında inşa edilmiş. Kaleyi tamamlamak 4000'den fazla işçi ve sekiz yıl sürmüş. Bu kadar büyük bir yapı için 8 yıl çok kısa geldi bana.

Yazının devamı...

Masal Diyarı Toskana

20 Kasım 2018

Siz hiç hayatınızda biri olmadan aşk hissini tattınız mı? Ya da sokakta yürürken yalınayak çimlere basıyormuş hissine kapılıp, kafanızın içinde Nat King Cole'un "Love" şarkısını duyarak dans etmeye başladığınıza şahit oldunuz mu?

İşte ben, bu şahane duyguları Toskana seyahatimde tattım. Yazar olmayan bir insanın bu hisleri yansıtmaya çalışması kadar zor bir durumu elimden geldiğince yapmak üzere işe koyuluyorum =)

Dört günlük seyahatimizin ilk durağı kızıl rengindeki Bolonya idi. Turistlerle dolu cıvıl cıvıl sokaklar bizi güneşle karşıladı.

Sabah Milano’dan araba ile geldiğimiz için biraz yorulmuştuk ve gezmeye başlamadan önce ilk keşfimiz olan Osteria dell’orsa adlı restorana gittik.

Rezervasyon almayan mekânlardan bir tanesi olan bu restoranın önünde uzun kuyruklar oluyor. Adınızı kapıdaki çalışanın listesine yazdırdıktan sonra beklemeye başlıyorsunuz. Biz 20 dakika kadar sırada bekledik. Genelde sırada beklerken birer kadeh şarap içiliyor. Ama bu içilenler, içeriden gelen kokularla kabaran iştahı bastırmaya yetmiyor =)

İçeride turistler olduğu gibi yerliler de var. Ortam pek sıcak. Ne giydiğinizin bir önemi yok. Mühim olan gelenlerin karnını en güzel şekilde doyurmak.

Menüyü karıştırdım ve tereddüt etmeden bolonez soslu makarna ve yanına kırmızı şarap söyledim. Şarabı bizim Türk ailelerinin evindeki su bardaklarına benzer bir bardakta getiriyorlar. Makarnayı beklerken masada duran zeytinyağı ve balzamik sirke ilgimizi çekti. Çok kalabalık olduğu için garsondan istemek yerine, yaramaz çocuklar gibi bize çok yakında olan mutfaktan temiz bir tabağı alıp, tabağın içine şahane kokan zeytinyağı ve kokusuyla vücudunuzu harekete geçiren balzamik sirkeyi döktük. Fine dining restoranına gidip porsiyonların boyutları karşısında şaşkına dönen ve kendini zeytinyağı, ekmeğe veren Türk misali, biz de arkadaşımla kendimizi ekmekle doyuruverirken buluverdik. Makarnalar ve salata harikaydı.

Yazının devamı...