Kriz jetonu sonunda düşüyor galiba

Kriz jetonu sonunda düşüyor galiba

     Bizim büyüklerimiz de bir yıl rötarla küresel krizin önemini kavramaya başlıyor

       Uluslararası Para Fonu(IMF) ve Dünya Bankası yıllık toplantıları nedeniyle ABD'da bulunan Devlet Bakanı Güneş Taner, Washington'dan ayrılmadan önce yaptığı açıklamada, "Türkiye'de kimse farkında değil ama dünya muazzam bir kriz içerisinde", demiş ve şöyle devam etmiş:
       "2. Dünya Savaşı'ndan sonra ilk kez bu kadar ağır bir krizle karşı karşıyayız. Türkiye'de insanlar iç siyasetten dolayı veya başka sebeplerden ötürü bunu pek fark etmiyorlar, hissetmiyorlar. Oysa bunun izleri Türkiye'de bir iki yerde gözüküyor...Bunlara bağlı olarak biz de kendi ekonomimizde bazı önlemler almak durumundayız."(Hürriyet, 10 ekim 1998.)
       Sayın Taner'in bu sözlerini okuyunca ister istemez, "akşam yemeğinden sonra günaydın" anlamına gelen İngilizce deyiş geldi aklıma. Ekonomiden sorumlu devlet bakanımız Washington'daki kasvetli havayı gördükten sonra dünyanın muazzam bir kriz içinde olduğunu keşfetmiş, henüz "bunun farkında olmayan" Türkleri uyarıyor.
       Yerinde bir uyarı da daha düne kadar "bunun farkında olmayan Türkler" arasında kimler vardı acaba?

      400 milyar dolara ne oldu?

       Geçen yıl global bir krizin gelmekte olduğunun bütün işaretleri ortadayken ve Türkiye'de de bunun farkında olanlar varken, purosundan bir nefes çekip, "bu kriz bize yarar, Asya'dan kaçan 400 milyar Rusya ve Türkiye'ye gelecek", müjdesini veren Sayın Bakan kimdi? Daha birkaç ay önce, suflörlüğünü yapan gazete yönetmenini, krizden söz edenlerin üzerine saldırtan Sayın Bakan kimdi?
       Başbakan Yılmaz'ın önceki akşam TÜSİAD yemeğinde yaptığı konuşmada dünyadaki krizi ve Türkiye'ye olası etkilerini nasıl değerlendireceğini merak edenlerin tatmin olmaları için de konunun bir soruyla gündeme getirilmesi gerekti. Bir saati aşan konuşmasında bu konuya hiç girmeyen ve sanki hiç bir fevkaladelik yokmuş gibi yatırım projelerinden bahseden ve sürekli olarak medyadan yakınan Sayın Başbakan ancak bir soruya muhatap olunca dünyadaki ciddi krizin Türkiye'yi de etkileyeceğini ifade etti.
       Bir yıldan beri Asya kriziyle yatıp kalkan, krizin küresel niteliği ve olası etkileri konusunda 30 yazı yazan ve bugün yaşananların ipuçlarını martta yayınlanan yazı dizisinde veren biri olarak, büyüklerimizin kriz tehlikesini şimdi farketmeleri bana biraz komik geliyor ama çok da haklarını yemiyelim; dünya ekonomisini yakından izlediği varsayılan uluslararası üne sahip pek çok kişi ve kuruluş da bu krizin boyutlarını kavramakta yetersiz kaldı, ciddi yanılgılara düştü. En ciddi kuruluşların tahminleri yerle bir oldu. Örneğin Grafik 1'de, Asya krizinin göbeğindeki beş üykeyle ilgili GSMH büyüme hızı tahminlerinin son bir yıl içinde nasıl değiştiğine baktığımızda krizin boyutlarının uzun süre nasıl küçümsendiğini görüyoruz.

      Krizin neresindeyiz?

       Şu anda gelinen noktada dünya ekonomisinin üçte biri resesyona girmiş durumda. Krizin odak noktasındaki beş Asya ülkesinin yanısıra dünyanın ikinci en büyük ekonomisi Japonya, 2. Dünya Savaşı sonrasının en derin GSMH küçülmesini yaşıyor ve banka sistemi çöküntünün eşiğinde; Honkong resesyonun pençesinde. Çin henüz direnlyor ve bu yılı da hatırı sayılır bir büyüme hızıyla kapatacak gibi görünüyor ama onun da ciddi yapısal sorunları var. Yıllar sonra ilk kez 1998'de büyüme yaşaması beklenen Rusya şimdi yeniden derin bir küçülmenin sancılarını yaşıyor. "Yükselen pazarlar" diye adlandırılan ve Türkiye'nin de içinde yer aldığı ülkelerin tümünden sermaye kaçışı olduğu için bu ülkelerin birçoğu da ekonomik durgunluk ve kriz tehdidi altında. Özellikle Latin Amerika'nın ciddi bir darbe yemesinden kaygı duyuluyor.
       Grafik 2'de görüldüğü gibi dünya üretiminin (dünya GSMH'sının) yüzde 40'ını gerçekleştiren ABD ve Avrupa Birliği'ni oluşturan ülkeler halen resesyonda değil. IMF'nin son tahminlerine göre 1999'da ABD'nin %2, Avrupa Birliği'nin % 2.5 dolayında büyümesi bekleniyor ama IMF'nin kendisi de bu tahminlerin aşırı ölçüde iyimser kalabileceğini kabul ediyor.
       Avrupa'da ve ABD'de şu ana kadar yaşanan ve arkası gelebilecek olan borsa şoklarının talebi ve büyümeyi ne kadar olumsuz etkileyeceği henüz tam olarak bilinmiyor ama finans kesimindeki çok boyutlu çatırdamanın reel ekonomiyi vurma olasılığı hayli yüksek. Yatırımcılar ve fon sahipleri şimdi tam bir panik havasında "sürü davranışı" sergileyerek her türlü riskten kaçıyor ve 30 yıllık ABD Hazine bonolarına sığınıyor. Bu ortamda en iyi firmaların bile finansman kaynağı bulması zorlaşırken bunun yatırımı, üretimi ve büyümeyi olumsuz etkilemesi olasılığı artıyor. Halen dünya talebini ayakta tutan Avrupa ve ABD'de de durgunluk ortamına girilirse dünya çapında bir resesyonun önlenmesi daha da zorlaşacak. Bu noktadan sonra gündeme gelecek olan faiz indirimlerinin de bu tehdidi önlemeye yetmeyebileceği belirtiliyor. Nitekim IMF de, son değerlendirmesinde 1999'da dünya çapında bir resesyon tehlikesinin gözardı edilemeyeceğini vurguluyor.

      Türkiye'nin durumu

       Türkiye'nin (ayrı bir yazı konusu olabilecek nedenlerle) şu ana kadar bu krizden en az etkilenen ülkeler arasında yer aldığı bir gerçek. Ancak bu, Türkiye'nin bundan sonra da etkilenmeyeceği ya da krizi ucuz atlatacağı anlamına gelmiyor. Türkiye'nin Standard & Poor's'un krize aday gördüğü 16 ülke arasında yer almaması kuşkusuz olumlu bir nokta ama bu kuruluşların öngörülerinin ne kadar hatalı olabileceği de bir yıldır görülüyor.
       Gerçekleri söylemenin aklı başında görünen kişilerce bile "vatana ihanet" sayılabildiği garip bir ülkede yaşadığımız için global krizin Türkiye'ye yapabileceği olası etkiler konusunda ayrıntılı tahminlere girmek istemiyorum. Türkiye'yi etkileyebilecek en önemli etkenler dış kaynak bulmanın zorlaşması ve ihracatın tıkanması olabilir. Bu etkenlerin krize yol açmaması için ekonomide düzenli bir daralmanın gerekli olduğu görülüyor. Bu daralma bilinçli bir şekilde ve toplum kesimlerine olayın ciddiyeti anlatılarak yapılabilirse krizin tahribatı azaltılabilir.

       Milliyet'in sahip değiştirdiğini duyan dostların, "ne o, siz de mi satıldınız mı" esprisine alıştık artık; gülünmeyecek pek çok şeye güldüğümüz gibi buna da gülüp geçiyoruz.
       Bir gazetenin satış pazarlığı nasıl yapılıyor, açıklanan ya da açıklanmayan hangi faktörler etkili oluyor hiç bilmiyorum ama satılacak varlıkların(aktiflerin) bir listesi yapılsa neler yazılır bu listeye diye düşündüğümde şöyle bir döküm geliyor aklıma:
       * Gazetenin isim hakkı
       * Falanca yerde bir adet tam teçhizatlı gazete binası
       * Çeşitli hizmetler içinskullanılan 3 adet ek bina
       * Falanca yerde teşvikli bir arsa
       * Falanca marka 3 adet baskı tesisi
       * İstanbul dışındaki illerde 6 adet bina ve baskı tesisi
       * Falanca markalarda 48 adet taşıt aracı
       * Farklı konumlarda 5 adet üst düzey yönetici ve 288 idari personel
       * Değişik eğilimlerde 49 adet köşe yazarı
       * Yazı işleri müdürleri ve bölüm şefleri dahil 312 adet gazeteci
       Bu tabii ki benim uydurduğum bir döküm ama neredeyse her şeyin alma - satma deyimleriyle konuşulduğu bir ortamda böyle fantezilere de yer olmalı diye düşünüyorum.

      Piyasalardaki kaos

       "Alan memnun, satan memnun, sana ne", diyenler çıkabilir tabii. Dünyayı birbirine eklemlenmiş piyasalardan ibaret gören, tüm yaşama piyasa mantığıyla bakanlar da var. Piyasalarda alım - satım yaparak servete kavuşanların, borsalarda "köşeyi dönenlerin" çoğaldığı bir dönemden geçerken bu düşünce tarzı yaygınlaştı.
       Ama şimdi işler tersine dönmüş görünüyor. Piyasaların sınırsız serbestisine dayalı sistemden çatırdama sesleri geliyor. Kapitalizmin piyasalardan ibaret olmadığını savunan "Herşey Satılık"(Everything for Sale) adlı önemli kitabın yazarı Robert Kuttner şöyle diyor: "Piyasalaşmanın yaygınlaşması yalnızca fırsatları değil, oportünizmi(fırsatçılığı) da yaygınlaştırır; riske prim veren bir toplumda belirsizlik ve güvensizlik de yaygınlaşır. Aşırı piyasalaşma, piyasa dışı değerleri ve ölçüleri alçaltır. Oysa kapitalizmin sürdürülmesi bu değerlerin korunmasına bağlıdır".
       Her şey satmaktan ve almaktan ibaret değildir.