Bir daha asla!

Geçmiş, hiçbir zaman geçmiş değildir. Özellikle dolaplarınızda iskeletler varsa.
Arka odalarınızda hayaletler uçuşuyorsa.
Perili hikayelerin, romanların, filmlerin ortak noktası nedir?
Bir ölünün bitmemiş meselesi.
Onlar geri gelip aynaları indirir çünkü ölümleri üzerine bir çift söz söylenmemiştir, toprak serilmemiştir, özür dilenmemiştir.
Hak yerini bulmamıştır.
Ayna, bakmadığınız için kırılmıştır.
Geçmişin günahlarıyla yüzleşmeyen toplumların kaderi nedir?
O geçmişin sizi sürekli ısırması, peşinizi bırakmaması
O geçmişle yüzleşmeden bir geleceğin olmaması.
Her toplumun bir suçu vardır.
Tarih boyunca günahsız diyebileceğimiz toplum yoktur.
Kimisi bir ulusu tümden siler, kimisi asimilasyon politikalarıyla sindirmeyi seçer.
Kimisi kafatası biriktirir, kimisi köleliğin bin bir çeşidiyle insanlığı unutturuverir.
Alman fırınlarını kim görmezden gelebilir?
Fransa Cezayir’de, Hindiçin’de, Madagaskar’da işlediği suçları,
Avustralya Aborjinlerine yaptığı zulmü,
Amerika’nın yerlilerine reva gördüğü yerleşimleri ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon vatandaşlarını tıktığı toplama kamplarını, Guantanamo’yu,
Şili’nin faili meçhullerini ve insan kuyularını,
İrlandalıların İngilizler tarafından uğradığı haksızlığı,
Srebrenitsa katliamını, Belçika kralı Leopold’un hayaletlerini kim unutabilir?
Kimi ülke temiz bir sayfa açmak adına geçmişiyle yüzleşir.
Willy Brandt Varşova gettosunda diz çöker. Bulgaristan hükümeti Bulgar Türklerini öldürüp sürdüğü için özür diler.
Ama kimisi bir özrü çok bilir. Yapmadığı için öfke, ayaklanma, ayrımcılık, tarafgirlik bitmez. Gelecek, nefret üzerine, söylenemeyen üzerine inşa edilince geçmiş sürekli tekerrür eder.
Fransa hala elle tutulur bir tavır almadığı gibi daha 2005 yılında okul kitaplarına “Fransa’nın denizaşırı topraklarında, özellikle Kuzey Afrika’da oynadığı olumlu rolünü” vurguladığı için insanlar bugün sokaklara dökülüyor, arabalar yakılıyor, göçmenler ayaklanıyor.
Ya biz?
1915’in külleri hala üstümüzde, gözlerimizi, ruhumuzu, kalbimizi kaplıyor.
Dersim’de uçurumdan atılan insanların çığlıkları hala kulağımızda, çocukların sesi duyulmasın diye onları boğan annelerin acısı damarımızda.
Madımak bizi hala yakıyor, Uludere’deki sessizlik içimize işliyor, Gezi’de ölen çocuklar bize hala sesleniyor.
Onlarla yüzleşmezsek, çocuklarımıza lanetli bir miras bırakacağız demektir. Kendi günahlarımızı onlara yükleyeceğiz.
Önder Özengi’nin dediği gibi, “Devletlerin özür dilemesi, geçmişteki suçların bir özürle geçiştirilmesi, bir dönemi kapatıp yola devam edilmesi anlamına değil, yaşananların bir daha asla yaşanmamasının koşullarının sağlanması anlamına gelir.”
Geçmişle yüzleşme meselesini merak edenlere, Tütün Deposu’ndaki “Bir Daha Asla” adlı sergiyi hararetle tavsiye ederim. Hazırlıklı olun, zor ama umut verici bir iş.

Abdi İpekçi gazeteciliği

Milliyet’i Milliyet yapan Abdi İpekçi’nin 1968 yılında İnönü ile yaptığı röportajlardan mürekkep kitabı okuyorum şu günlerde. Tam da Gazi/Atatürk polemiği dinmeden, 10 Kasım’ın artçıları dinlenmeden. Kitap yeniden basıldığı için çok şanslıyız zira bu sayede gazetecilik, eğilip bükülmeden nasıl yapılırmış, büyük devlet adamlarımıza nasıl soru yöneltilirmiş, görüyoruz. “İnönü, Atatürk’ü Anlatıyor” adlı eserde geçmişin bugünden koparılamaz olduğunu anlıyoruz. Ayrıca, Celal Bayar ve Şevket Süreyya Aydemir gibi mühim şahısları da dinleme şansına erişiyoruz. Her kütüphaneye şart referans kitap.