TEKEL işçilerinin öğrettikleri

TEKEL işçilerinin direnişleri neredeyse iki aydır sürüyor. Süresiz açlık grevine başladılar. Sonunda ölümler olabilir. Sn. Başbakan açlık grevine gidenler için “bu onların tasarrufu” deyiverdi. İnsan yaşamı bu denli ucuz. Siyasal iktidar istediği kadar grevi kırmaya çalışsın, “ay sonuna dek grev sona ermezse polisleri üstlerine salarız” desin, direniş bir türlü kırılmıyor. TEKEL işçileri ekmek ve yaşam kavgası veriyor.
TEKEL işçilerinin direnişi birçok nedenle Türkiye’de bir dönüm noktası olacak. TEKEL işçilerinin grevinin kamuoyunda geniş bir destek görmesiyle ilk kez AKP’nin neo liberal siyaseti sorgulanmaya başlandı. AKP’nin sınıfsal yapısı ortaya cıktı. İşçi ve yoksul halkla AKP arasındaki temel çelişki su yüzüne çıktı. Hizmet ve hayırseverliğe dayanan iktidar anlayışının sosyal adaletle ilgisi olmadığı anlaşıldı.
Aslında AKP’nin neo liberal siyasetinin Türkiye’de yoksulluğun artmasına neden olduğunu anlamak için TEKEL işçilerinin grevine gerek yoktu. Hükümetin geçim koşullarını iyileştirmek yerine işçi maliyetlerini düşürmeye yönelen asgari ücret politikası ya da AB tarafından da eleştirilen sendikalara karşı tutumu gibi pek çok gösterge var.
Türkiye’nin kendine özgü koşulları (12 Eylül’ün sendikalara vurduğu darbe, kaçak işçi sayısındaki artış, sendikalı işçi sayısındaki düşüş) yanında küreselleşmenin getirdiği neo liberal politikalar, artık sınıfsal çelişkilerin ortadan kalktığı, kimlik siyasetlerinin geçerli olduğu gibi bir anlayışa yol açmıştı. TEKEL işçilerinin grevi bu anlayışın yanlışlığını ortaya koydu. İşçilerin eyleminde görüldüğü gibi, sınıfsal çelişkiler kimlik istemleriyle kesişiyor. TEKEL işçileri arasında Kürt de var, Alevi de var, başı örtülü olan da var.
Gerçekte, sınıflar potansiyel olarak her zaman var. Sorun, sınıf bilincinin yerleşmesi ve bunun hangi koşullarda gerçekleşeceği. Geçmiş deneyimler gösteriyor ki, sınıf bilincinin doğmasında en önemli etken sınıfsal çatışmalar. TEKEL işçilerinin eylemi bu bakımdan da önemli.
Kimlik siyasetinin işlevini yadsımamalı. Kimliklerin tanınması gerçek talepler. Demokratik bir toplumda bunlar görmemezlikten gelinemez. Ama demokratik bir toplumda sınıf temelli, eşitlikçi talepleri de görmek gerekir. Kimlik ve sosyal adalet talepleri birbirleriyle çelişmez, birbirlerini tamamlar. Bir bütünün parçaları. TEKEL işçileri grevine katılan bir Kürt, hem evine ekmek götürmek, hem de Kürt olarak kabul edilmek istiyor. TEKEL işçisi Kürt her iki bakımdan da daha adaletli, daha eşitlikçi bir toplumda yasamak istiyor. Sorun, bugün Türkiye’yi yöneten iktidarın politikalarının ekmek talebini karşılamaya yönelik olmaması, kimlik talebini karşılamakta ise yetersiz kalması.
Günümüzde demokrasi, çoğulculuk kadar sosyal adaleti, eşitliği, hak temelinde vatandaşlığı da içeriyor.
Sosyal adaletin sağlanmadığı bir ülkede gerçek bir demokrasiden söz etmenin olanağı yok. Demokrasi TEKEL işçilerine ne yarar sağlıyor? Büyük eşitsizliklerin hüküm sürdüğü Türkiye gibi bir ülkede özgürlükler de bir anlam taşımıyor. Evine ekmek götüremeyen TEKEL işçisinin sahip olduğu tek gerçek özgürlük, açlık grevi yaparak ölme özgürlüğü. Eşitsizliğe dayanan bir toplum düzenine bireyin hakları değil, güç egemen oluyor.
Vatandaşlık kavramı da eşitlikle yakından ilgili. Bireylerin içinde yaşadıkları topluma eşit bir vatandaş olarak katılabilmeleri yoksulluğun ortadan kaldırılmasına bağlı. Bunun için işçinin, memurun, bütün çalışanların eşitsizliğe karşı mücadele kapılarının açık tutulması önem taşıyor.
Daha demokratik, daha eşitlikçi, işçilerin ekmek için açlık grevine gitmelerine gerek olmayan bir Türkiye istiyorsak, TEKEL işçilerinin grevini desteklemeliyiz. Demokrasiye bağlı bir iktidar bu sese kulak vermek zorunda.