Ormanı yangından doğaya saygı korur

7 Ağustos 2021

Mersin’den ta İzmir’e kadar güzelim Akdeniz ve Ege’nin bütün kıyılarını kavuran orman yangınlarıyla mücadele sürerken bir yanda da yüksek hararetli bir tartışma ortamı yaşıyoruz. Hem de daha çok siyasi çekişmeler ve hesaplaşmalara evrilen ve hala devam eden felaketin nedenleri, müdahalede sorumluluğun kimde olduğu, yıllardır konuşulan yangın söndürme uçaklarının varlığı yokluğu dahil oldukça geniş bir yelpazede. Şimdilerde buna bir de “ne yapalım, yeşili nasıl geri getireceğiz” konusu eklendi. Bu bağlamda da hiç bir şüphe yok ki herkes iyi niyetle bir şeyler söylüyor ve yapıyor. Bazı kamu ve sivil toplum kuruluşları tarafından başlatılan fidan kampanyaları ve buna sporcular, sanatçılar, pek çok kurumun da katılımı gibi. Ancak buna karşı da konunun uzmanı bilim insanları yanan araziyi eko sisteme, yani doğanın kendini yenileme mekanizmalarına bırakalım diyorlar. Örneğin Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Ortaş, müsaade edilirse doğanın kendini yenileyeceğini söylüyor. Yani acele davranıp olası hatalarla doğayı hepten kaybetmeyelim endişesi. Bu arada Ortaş’ın doğaya saygı anlamında daha önce defalarca dile getirdiği ve şimdilerde pik yapan “Keçiler ve orman yangınları” ilişkisini içeren şu tezi de var:

“Keçiler ortamdaki otları ve ağaç gövdelerinde gelişen sürgünleri tükettiği için yangının gelişmesini engelliyordu. Ancak bugün keçiler doğadan çok kapalı ağıllarda tutuluyor ve sayıları geçmişe kıyasla azaldı. Diğer hayvan çeşitliliği de azaldı. Otlar geçmişte olduğu gibi keçi, dağ keçisi, geyik, tavşan ve diğer ot tüketen hayvanlar tarafından yeşilken tüketilseydi bu kadar kuru ot gelişmez ve yangınlar da hızla ilerlemezdi...” Dolayısıyla Ortaş’ı aradık ve bu  meseleyi, özellikle de keçilerin neden otlatılmadığını sorguladık. Yanıt şuydu:

“Keçi bölgenin doğal hayvanı. İnsanlar koyun etini daha çok tercih ediyor ama son yıllarda özellikle dondurma sanayiinden dolayı keçi yetiştiriciliği biraz var. Ancak eskisi gibi vatandaşlarımız keçileri götürüp dağlara yaymıyorlar. Bir ara bizim ormancılarda ‘Filizleri yiyen keçiler ormanlara zarar veriyor’ diye yanlış bildikleri ya da anlamadıkları bir durum vardı. O nedenle de keçilerin ormana girmesini yasaklamışlardı. Bunun da ötesinde insanlar artık endüstriyel yetiştiricilik yapıyor. Kapalı alanlarda olduğu için keçiler doğaya gidip oralarda yayılmıyor. Yalnız keçiler değil geçmişte doğada geyikler, dağ koyunları, dağ keçileri, domuzlar, tavşanlar gibi otlarla beslenen bir sürü hayvan vardı. Bunların da sayıları azaldı ya da yok oldu.”

Keçi filizleri yemez mi?

Keçi filizleri yiyor ama bugün yemiyor ki. Yani bu keçiler bugün doğmadı ki. Binlerce yıldır buradaydı bu ormanlar bitti mi? Bitmedi. Keçi ve ot bunlar birbirlerini sürekli dengelerler. Eko sistemin temel mantığı, felsefesi budur. Her canlı bir başka canlıyı yiyerek gider ve hiçbir canlı bile bile kendi gıdasını tüketmez. Hangi hayvan hangi insan gıdasını tüketirse kendi biter. Onun için doğaya dikkat edin canlılar aslan da kaplan da bir tanesini yer, iki tanesini yemez...”

Peki ya bundan sonrası? Yanan yerlerde bırakalım eko sistem kendini yenilesin konusu? Ortaş’ın buna dönük öngörüleri de de şöyleydi:

“Şimdi keçiyi yasaklayacağız. Çünkü keçi bugün girerse otları yerse orası gelişmez. Keçiyi biz önce oraya bırakacaktık. Şimdi keçiyi de koyunu da başka hayvanı da insanı da bu alanlara koymayacağız. Şu anda yapılması gereken bu yanan alanların etrafını çevirip buraya hayvan falan sokturmamak burada otlar biraz bir iki yıl büyüsün. Hemen orayı ağaçlandırayım dediğiniz zaman siz oradan bir şey çıkaramazsınız, Bırakalım doğa kendini biraz tamir etsin.”

Nasıl edecek?

Yazının devamı...

Yangın söndürme uçakları tam bir yılan hikayesi

5 Ağustos 2021

Günlerdir süren ateş hala sönmedi, alevlerin kavurduğu her köşeden içimizi acıtan görüntüler geliyor. Ateşin ortasına dalan isimsiz kahramanlar tek bir canlı kurtarmak için canları pahasına bir mücadele içinde. Bu arada da neden yangın söndürme uçağımız yok ya da THK’da var da niçin kullanılmıyor polemiği yüksek hararetle devam ediyor. Hem siyasi arenada hem de sosyal medya ortamında. Tabii orman yangınlarına müdahalede uçak mı yoksa helikopter mi daha etkin kıyaslaması da... Bu anlamda da helikopter kova ile su taşıyor oysa uçak tonlarca su boşaltıyor ya da helikopterin pervanesi ateşi körüklüyor, ateş topu halindeki kozalakları daha geniş alana yayıyor gibi tezler yine pik yapmış durumda. Hepsinde haklılık payı var ama her ikisinin de farklı konseptlerde kullanılması durumunda etkin olduğu da bir gerçek. Nitekim yardıma koşan ülkelerin yangın söndürme uçakları ve helikopterleri alevlerin üzerinde turlarken biz yine daha çok bu bildik hikâyeye odaklanmış durumdayız. Dolayısıyla deprem gerçekliğinde olduğu gibi orman yangınları, daha doğrusu afetinde de geçmişte yaşanan acı deneyimlerden ders çıkarmadığımız çok açık ve net. Çünkü evet bu kez bir anda birçok yerde başladı ve çok daha geniş bir alanı kavurdu, diğerlerinden farklı denilebilir ama ülkece içimizi yakan bu görüntülerin benzerlerini daha önce de yaşadık. Ve o zamanda yangın söndürme uçaklarının varlığını, yokluğunu tartışmıştık. Yani bu hikâye yeni değil. Ben de nerdeyse 40 yıldır süren bu tartışmaya tanık bir gazeteci olarak defalarca bu konuya değinmiştim. Mesela 1998’de Datça’daki büyük yangın nedeniyle Milliyet’in 28 Haziran 1998 tarihli nüshası “uyarıyoruz” vurgusuyla “Bu Yangın Sönmez... Orman yangınları başladı ama bir yangın söndürme uçağı almayı bile beceremedik” manşetiyle çıkmıştı. Sayfada da bugün hala tartıştığımız Kanada yapımı CL415 amfibik uçağın fotoğrafı vardı. Hemen yanında da şöyle deniliyordu:

“Orman yangınlarına karşı ülkemizde tekbir uçak yokken. İspanya’da 30, Yunanistan’da 46,Hırvatistan’da 14, İtalya’da 31 uçak nöbet tutuyor. Bunların bir kısmı denizden, bazıları karadan su alan ya da köpük atan uçaklar.”

Yani olması gerekenin hepsi başka ülkelerde mevcuttu. O gün konuştuğum CL215 ve CL415 tipi amfibik uçakların üreticisi Kanadalı Bombardier şirketinin Türkiye temsilcisi Ahmet Karahasanoğlu’nun bana anlattıkları da bizde olmamasının nedenini anlamakta yeterliydi:

“Bizim uçaklarla Datça yangınını 15 dakikada söndürürdük. Akdeniz şeridindeki tüm ülkelerde bu uçaklardan var.  Türkiye’de ise bakanlık ne kiralama ne de satın alma önerilerimizi dikkate almadı.”

Bundan tam 2 yıl sonra Haziran 2000’deki yangınlarda yine söndürme uçağı konusu alevlendiğinde de “Bir uçak öyküsü” başlıklı yazımızda ise (24 Haziran 2000) yılan hikayesine dönen söndürme uçağı konusunu özetleyerek şöyle demiştik:

“Türkiye 15 yıldır yangın uçağını tartışıyor. Alsak mı, yapsak mı? Yoksa kiralasak mı?.. Öte yanda da ormanlar cayır cayır yanıyor. Son 10 yılda yitirdiğimiz ormanlık alan 129 bin 058 hektar...Yangın Koruma Daire Başkanlığı, bunun İstanbul’un Anadolu yakasıyla eş değer olduğunu söylüyor. Yani Boğaz ile İzmit arası kadar yer yanmış. Maddi zarar ise katrilyonlarla ifade ediliyor. Sadece 1996 yılında Marmaris’te yitirilen ağaç sayısı 100 bin, zarar 7.2 katrilyon. Bu ağaç bedeli. Ya temiz havanın, suyun, yanarak ölen kaplumbağanın, sincabın değeri?..

Tablo açık... Türkiye yangın riski yüksek bir ülke. Eldeki diğer veriler de böyle diyor. Örneğin, yine son on yılda çıkan yangın sayısı 19 bin 893. Yıl başına düşen ortalama 1990 yangın. Kaybedilen alan 12 bin 906 hektar... Yapılacak iş belli. Önlem alacaksın, sürekli tetikte olacaksın. Biz ne yapıyoruz? Yangın başlıyor, önlem akla geliyor. Orman Bakanı Nami Çağan diyor ki helikopter uçaktan daha kullanışlı. Diyelim ki doğru. O halde 1996’da uçak alımı konusunda neden karar alındı? ‘Tamam kiralayacağız’ deyip uçak Ankara- Esenboğa’da niye günlerce bekletildi? Sonra bu helikopterler nerede? Ya sezona yetişmez ya da havalanamaz...

Yazının devamı...

Taliban aşıya nasıl ikna olmuştu?

2 Ağustos 2021

Koronavirüsle mücadelede en etkin yöntemin aşı olduğu hem dünya hem Türk bilim insanlarınca defalarca anlatıldı, uygulamanın yaygın olduğu ülkeler ve bölgelerdeki verilerde bunu net olarak gösterdi ama bizde insanlar inatla olmamak için direniyor. Öne sürülen bahaneler de malum. Aşıyla çip takacaklar, Google’dan bizi izleyecekler, gencim kovid bana hikâye, yan etkileri var, yabancı ajanlar var işin içinde, olmak için Türk aşısını bekliyorum ve en popüleri olan aşı kısırlık yapıyor... Yani aşı karşıtlığı bazı ülkelerde de olduğu gibi kişisel tercih, hak, özgürlük gerekçelerinden (ki o bile toplum sağlığı önceliği nedeniyle tartışmalı) ziyade daha çok saçmalıklar, komplo teorileri ve hurafelere odaklanmış durumda. Mesela bilim insanlarının “Korona geçirirsen kısır kalma olasılığın bin kat daha fazla aşının yapacağından” gibi uyarıları kimsenin umurunda bile değil. Tek takıntı aşı olmama ısrarı. Nitekim bu daha önceleri kızamık aşısı, çocuk felci aşısı içinde geçerliydi. Yani onlara da karşı çıkmışlardı belki hala da tek tük vardır! Maalesef bu kafadaki insanlar halkı da olumsuz etkiliyorlar. Çünkü bizde doğruya, bilime değil de söylentiye itibar etme, ciddiye alma gibi bir durum da söz konusu. Dolayısıyla aşı olacak olanın ya da olanların da aklını karıştırıyorlar, huzursuz ediyorlar. Ama hiç kimse çıkıp da yeterince aşı ya da tercih edilen marka yokken aşı dahil bir-iki gecelik 700-1000 euroya düzenlenen yurt dışı turları falan konuşmuyor. Ya da hadi diyelim ki mRNA aşılarına dönük soru işaretleri ve buna bağlı endişe, tedirginlikte haklılık payı var kardeşim o zaman sen de git klasik yöntemlerle yapılan Çin ya da Rus aşılarını tercih et ama yeter ki ol demiyor, daha doğrusu zorlamıyor. Hem de yeterli gerekçe ve veri olmasına rağmen. Çünkü vaka sayılarındaki artış ve endişe verici tırmanış ivmesi ortada... Virüs yalan, yanlış bahanelere takılmıyor, doğrudan hasta yapıyor, öldürüyor. Daha Temmuz başında açılma, normale dönme sevinci yaşarken bir ayda dördüncü dalganın zamanı ve olası kapanma ya da kısıtlamaları konuşmaya başladık. O nedenle aşı olmama inadına bir anlamda akıl tutulması da denilebilir çünkü dünya aşı peşinde koşarken biz elimizde yeterince belki de fazla olmasına rağmen anlamsız bir direniş içindeyiz. Kim bilir bu da belki aslında klinik bir vakadır. Gerçekten olabilir mi diye dün Dünya Sağlık Örgütü’nde uzun yıllar salgın hastalıklar ve virüslerle ilgili Tanı, Sınıflandırma ve Değerlendirme Bölüm Başkanlığı (virüsleri isimlendiriyor, tanı kriterlerini belirliyor) görevini yürüten Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedirhan Üstün’ü aradım ve “İnsanların neden aşı olmamakta inat ettiğini sordum. Tabii öncelikle de en popüler olan “aşı kısırlık yapıyor” iddialarını. Bir süre sustu, sonra da güldü ardından da “Biliyor musun bir zamanlar Taliban da böyleydi, aynı gerekçeyle aşı karşıtıydı” diye konuştu.

Nasıl yani, hani şu Afganistan’daki Taliban mı diye karşılık verdim. O da evet diyerek anlattı:

“Dünya Sağlık Örgütü’ndeyken çocuk felci salgını nedeniyle 1990’lı yıllarda Afganistan’a gitmiştik. Aslında buna doğrudan ikna faaliyeti de denilebilir. Çünkü salgın vardı ama adamlar aşıya karşıydılar. Gerekçe olarak da bu Amerikalıların bizi kısırlaştırmak için bulduğu bir yol diyorlardı. Hatta Taliban liderleriyle de konuştum ama aşı olmamakta direniyorlardı.”

Sonra?

“Baktım olmuyor. Taliban liderlerine dedim ki bu aşılar ABD’den, Avrupa’dan ya da Hristiyan değil de Müslüman bir ülkeden gelsin. Mesela Endonezya ya da Malezya’da üretilenlerden olsun. Hatta bununla da yetinmeyelim. Aşı kolileri paletlerle uçağa yüklenirken biri Türkiye’ye diğeri de Afganistan’a olmak üzere organize edilsin. Hangisinin size geleceğine de siz yazı tura atarak karar verin dedim. Arkasından da ‘Ben de Türk’üm kendimizi de kısırlaştırmak istemeyiz herhalde” diye ekledim...”

İkna oldular mı?

“Oldular aşıları Endonezya’dan getirttik. Tabii kolileri yazı tura atarak seçtiler. Ve mecbur kaldılar aşı oldular.”

Peki o gün ikna olup aşı yaptırdılar ama o Taliban kafa değişti mi? Elbette ki hayır. Yıl 2021 ama Taliban hala çocuk felci aşısına karşı çıkıyor, hatta yapanları katlediyor. Karşı çıkma nedeni de yine aynı saçma sapan gerekçeler ve hurafeler... Yani cehalet hâlâ had safhada. Tabii çocuk felci vakaları da. Dolayısıyla çocukların ölmesi falan da umurlarında bile değil... Tıpkı şimdilerde bizde de aşı olmamakta inat edenlerin hızla artarak devam eden kororavirüs vakaları ve ölümlerini ciddiye almadıkları ya da önemsemedikleri gibi...

Yazının devamı...

Türkiye ve Afganistan tarihi bağlarla bağlıdır

1 Ağustos 2021

Son günlerde Afgan mültecilerin Türkiye’ye akını, gözleri iki ülke ilişkilerinin başlangıcına çevirdi. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan ülke Afganistan oldu. Atatürk de, ilk büyükelçimizi Afganistan’a atadı. Türkiye de, 1920-1960 yılları arasındaki dönemde Afganistan’ın modernleşme çabalarına büyük destek verdi. Bu ülkedeki idari, askeri, kültür, eğitim ve sağlık gibi temel devlet kurumlarının gelişmesinde kritik rol oynadı.

Baştan söyleyelim; anlatacaklarım ve aktaracaklarım zaten ağır bir göç yükü altındaki ülkemize yenilerinin gelmesi ya da eklenmesine sıcak bakma veya sempatik gösterme anlamında değil. Sadece ve sadece ABD’nin çekilmesinden sonra Türk askerinin Taliban ile karşı karşıya kalma riski ve son günlerde alevlenen Türkiye’ye yönelik büyük Afgan göçü olasılığı nedeniyle süren tartışmaların odağındaki “Türkiye’nin orada ne işi var”, ya da “2 bin kilometre uzaklıktaki Afganistan ile Türkiye arasında ne alaka olabilir ki?” sorusunun yanıtına katkı sağlama amacı taşıyor. Çünkü tarih kitaplarına baktığınızda “1 Mart 1921’de Türkiye’yi ilk tanıyan ülke Afganistan’dı. İlk büyükelçimizi Atatürk oraya atadı. Medine’yi savunan Fahrettin Paşa... İlk yabancı ziyaret Afganistan kralından geldi” gibisinden somut ve net bilgiler belgeleriyle zaten var.

Dahası Türkiye’nin, 1920-1960 yılları arasındaki dönemde Afganistan’ın modernleşme çabalarına verdiği destek, bu ülkedeki idari, askeri, kültür, eğitim ve sağlık gibi temel devlet kurumlarının gelişmesindeki kritik rolü de biliniyor.

3 kuşaklık tanıklık

Dolayısıyla iki ülke arasında tarihe dayalı çok derin bağlar olduğu açık ve net. Bu bağlamda, “Türkiye Afganistan’da çok sevilir” sözünü de hep doğru bulanlardanım. Hem rahmetli dedem Dr. Nevzat Eşref Bengin ve rahmetli babam Süleyman Selçuk Bengin’in yaşadıklarından
hem de kendimin bizzat gidip, görmemden dolayı. Yani, başı Afganistan’ın en parlak zamanı denilen Kral Emanullah dönemine uzanan, devamı da Sovyet işgalinin son dönemlerine dayanan üç kuşaklık bir tanıklık durumu söz konusu...

***

Tarih 1930’lu yıllar...

Yazının devamı...

Lenin’den Taliban’a Afgan göçü

31 Temmuz 2021

Her yer alev alev. Küle dönen ormanlar diri diri yanan ‘can’lar... Acımız da öfkemiz de çok büyük...

Afganistan’da ABD’nin çekilmesi ve Taliban güçlerinin kontrol ettiği bölgeleri genişletmesiyle tetiklenen göç hareketliliğini günlerdir konuşuyoruz. Ekranlarda, gazete sayfalarında, sanal ortamda ve siyasi arenada yıllardır zaten var olan Afganistan’dan kaçış görüntüleri özellikle Türkiye odaklı olarak tam anlamıyla pik yapmış durumda. Tabii bununla bağlantılı olarak güvenlik risklerinden, ülke ekonomisini etkileme ya da demografik yapının bozulmasına dönük tartışmalar da. Yani 10 yıldır süregelen Suriye kaynaklı göç krizinin benzeri bir hava yaşıyoruz. Hem de evet, Afganistan’daki Taliban’a bağlı tedirginlik ve buna bağlı kaçış bilgi ve görüntüleri var ama bu henüz milyonlarca nüfusluk kitlesel bir hareketlenme anlamında olmamasına rağmen. Şu an için net olan, sadece yüksek olasılıklı bir tehdit. Olabilir de, olmayabilir de. Dahası, Suriye krizinin dinamikleri ile bununkiler daha farklı. Ki bunu bir önceki Afgan göçü yazımızda şöyle dile getirmiştik:

Suriye olayında Türkiye, Ürdün, Lübnan komşu ülkelerdi, ilk sığınma ülkeleriydi. Afganistan söz konusu olduğu zaman arada İran var, Pakistan var ve BM de zaten oralara odaklanıyor. Öyle büyük bir kaçış olursa o ülkelerde kamplar kurmaya falan çalışıyor. Yine sınırdaş Tacikistan, Türkmenistan’da BM ön hazırlıklar yapıyor. Türkiye ikinci bir ülke yani ana sınırdaş ülke değil, asıl durdurması gereken ilk sığınma ülkeleri olan komşu ülkeleri var. Yani eğer böyle bir akın olup geldiğinde Türkiye yük paylaşımı olarak alabilir ama teknik olarak İran sınırlarını açıyorsa, açıkçası orada kalmaları gerekir.

Tabii bu normalde olması gereken ancak İran’ın, eskilerdekinin aksine, gelen Afganlara zorba tavrı ve onları Türkiye’ye yönlendirmesi de malum. Dolayısıyla, söylemler ve öngörüler daha çok Türkiye’ye yönelik büyük göç olasılığının gerçekleşmesi üzerine. Hatta bu anlamda Suriyeli sığınmacılar benzerliği kadar ikisi arasında kıyaslama yapanlar da var. Örneğin, geçen akşam ulusal kanallardan birindeki hararetli tartışmada son dönemde çok popüler olan ve daha önceki konuşmalarında Suriyeli sığınmacılara olan tepkisiyle de bilinen bir hukukçu şöyle dedi:

“Hiç değilse Suriyeliler bizim yanı başımızda, onlarla akrabalıklarımız, yakın ilişkilerimiz var, onların gelmesi hadi anlaşılabilir diyelim ama bu Afganlar 2 bin kilometre uzaktan geliyorlar. Ne oldukları belli değil. Taliban kafalı adamlar. Afganistan’la bizim ne alakamız olabilir?” 

Buna karşılık, yine çok popüler olan bir başka hukukçunun sözleri ise Afganistan’ın Türkiye’ye olan dostluğu, sevgisi ile tarihteki bunun örneklerine odaklıydı. Dolayısıyla da tartışma rayından çıktı ve bir anda göç üreten iki ülkenin hangisinin daha dost ya da yakınlığı noktasına evriliverdi. Gecenin bir yarısı olduğunda da hâlâ uzlaşamamışlardı.

Yani dememiz o ki, evet, Türkiye’nin göçmen yükü çok fazla ve büyük tehdit. Olası yeni dalgalara karşı duyarlı olmak, tepki vermek de çok doğal, tartışılmalı da. Ama bunları sorgularken bu olayın asıl sorumluları başta ABD olmak üzere tüm emperyalist güçleri de es geçmemek kaydıyla. Çünkü göç üreten ülkelerin fabrika ayarlarını bozan, sonra da ortada bırakan, hatta suçlayıp hedef gösteren onlar. Örneğin, Sovyet işgalinden bu yana ülkeden kaçışların yaşandığı ve ABD’nin yeşil kuşak projesiyle Taliban’ın yaratılmasına doğrudan katkı sağladığı Afganistan bir zamanlar geleceğe umutla bakan bir ülkeydi. Ki tarihte de bu anlamda fazlasıyla örnek var. Hem o günlere hem Türkiye-Afganistan yakınlığına hem de Sovyet işgalinin son günlerine dönük üç kuşak yaşanmışlıklar ve tanıklıklar yarına...

 

Yazının devamı...

ABD kuşatmasında batı yakası hikâyesi

29 Temmuz 2021

Söze geldi mi ara sıra “Türkiye ile iyi komşuluk ilişkileri ve iş birliği arayışı” gibisinden laflar eden Yunanistan hiçbir zaman iyi komşu olmadı. Aksine, sürekli olarak kara, deniz ve hava sahalarını genişletme çabasıyla Türkiye’nin tüm hasımlarıyla dostluk kurmayı kendi milli görüş ve ülküsü haline getirdi ve bunu pervasızca uyguladı. Bu bağlamda da Doğu Akdeniz ve Ege’deki bazı adaları anlaşmalara aykırı olarak silahlandırma, haksız kıta sahanlığı ya da kara suyu saçmalıklarının yanı sıra Türkiye’yi sıkıntıya, zora sokmak adına aynen Suriye gibi insanlığa karşı suç işleyen terör örgütlerini ülkesinde barındırdı, bunlarla iş birliği yaptı. Yani alçaklıkta sınır tanımadı. Örneğin, 40 yıldan bu yana özellikle Türkiye’ye tehdit teşkil eden ASALA, PKK, DHKP-C, MLKP teröristlerini himaye etti, onları kamplarda yetiştirdi, eğitti. 1990’lı yılların sonlarında Türkiye’nin kararlı çıkışları sonucunda Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması sürecinde terörist başı sığınacak ülke ararken himayesine aldı, sıkışınca da onu Kenya’ya kaçırttı, orada da büyükelçiliğinde saklayabilecek kadar pervasızlaşabildi. Öcalan’a Kenya’da hamilik yapan Yunan İstihbarat Teşkilatı eski çalışanı Savas Kalenderidis, PKK kadrolarıyla sıkı bir irtibat içinde olduğunu da bizzat kendisi açıkladı. Yunanistan 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında da FETÖ üyelerine yataklık yaptı. Yani Yunanistan kafasındaki hesaplar ve buna dönük yaptığı kirli ilişkiler, kalleşliklerle tam anlamıyla her fırsatta dostluk iklimine ve komşuluk ilişkilerine yakışmayan davranışlarda bulundu. Aynı Yunanistan şimdilerde de çılgın bir silahlanma ve savaş çığırtkanlığı havasında. Tabii tarih boyunca olduğu gibi arkasına sığındığı ABD ve Batı ülkelerinin gazıyla. Açıkçası, ABD’nin Yunanistan’da kurduğu üsler ile savunma yardımı adı altında verdiği doğrudan destek ve de son olarak Fransa’dan aldıkları 18 Rafale savaş uçağıyla havalanan Yunanistan iyiden iyiye şımarmış durumda. Hele de Türkiye’yi F-35 programından çıkaran ABD’nin Yunanistan’a F-35 satacağını duyurması nedeniyle. Dolayısıyla, Yunanistan’ın tüm bunları sadece Türkiye’nin askeri gücünün artması üzerine duyduğu güvenlik endişesinden değil, ABD’nin kurguladığı kirli oyunun bir parçası olma sıfatıyla da yaptığı da çok açık ve net. Oyun da malum, Rusya’yı kuşatıyorum diye Yunanistan’a konuşlanmak ama aslında da Türkiye’yi de kuşatmak ve gözdağı vermek. Aynen Irak’ta, Suriye’de olduğu gibi. Yani ABD kirli tezgâhı bağlamında Batı yakasında da yekten Yunanistan’ı kullanıyor, kullanılan da buna dünden razı... Nasılını Emekli Hava Pilot Korgeneral Dr. Erdoğan Karakuş anlatıyor:

“Savaşmak için söylemiyorum. Savaşmamak için caydırmanız lazım. Dolayısıyla, bizim kara kuvvetlerimizin Meriç’i aşıp, Dedağaç’ın oradan Selanik’e doğru yürüyeceğinden korkar devamlı surette Yunanlılar. Onun için de ABD geldi, Dedeağaç’a üs kurdu. Yani siz şimdi Meriç’i geçip kara harekâtı yapmaya kalktığınızda, ABD birlikleriyle karşı karşıya geleceksiniz. Bu da orada dur demek. Bunun için Dedeağaç’a gelip yerleştiler, bizi kuşattılar. Yunanistan açısından bundan fazla lehine ne olabilir ki... Deniz gücümüz de sürekli silahlandırdıkları adalar nedeniyle tehdit altında. O zaman ne kalıyor? Hava gücü. Yani caydırmak için hava gücü açısından Yunanistan’dan üstün olmanız gerekiyor, bu kadar basit.”

Yani?

“Şu anda aşağı yukarı eşit hava gücü var, muharip uçaklarla ilgili söylüyorum. Yunanistan şimdi 18 Rafale uçağı alıyor, bunu da 24’e tamamlama niyetindeler. Onunla da yetinmeyip, bize verilmeyen F-35’leri alacaklar. Yani mutlak üstünlük sağlayacak noktaya taşımaya çalışıyorlar.”

Türkiye ne yapacak bu durumda?

“Bizim ilk milli muharip uçağın teslimi planlama aynı hızda giderse 2029’da olacak. Daha sonra 240 civarında uçağa ihtiyacımız var. O da 10 sene falan sürecek. Yani 2040’da bizim milli uçaklarımız tamamlanmış olacak ve kendimizi daha etkin hissedebileceğiz. F-16’lar da zaten 2040’dan sonra devre dışı kalacak. Şimdi hal böyleyken, arada uçak takviyesi yapılması uygun olur. O takviye de F-16’larla olmalıdır. Çünkü biz F-35’ler verilmiyor diye şu anda elimizdeki en eski 37 tane F-16’yı modernize ediyoruz. Bilgisayarı, radarı, her türlü tanıma-tanıtma, dost-düşman tanıma, elektronik harbi her şeyi milli üretim... Velhasıl, uçak adeta bizim uçağımız haline dönüşüyor. Dolayısıyla, ABD’den 200 civarında eski F-16’lardan alıp, Türk F-16’sı haline dönüştürüp, caydırıcılığa devam etmek lazım...”

Özetle; caydırıcılık açısından dengeler kritik önemde ama sorun sadece Yunanistan’ın silahlanması değil. Çünkü asıl oyuncunun ABD, figüranın da Yunanistan olduğu kirli bir tezgâh daha söz konusu...

Yazının devamı...

Afganistan’dan büyük göç var mı yok mu?

26 Temmuz 2021

Afganistan’da ABD’nin çekilmesi ve Taliban güçlerinin kontrol ettiği bölgeleri genişletmesi yeni bir göç hareketliliğini gündeme taşıdı. Dolayısıyla uzun yıllardır özellikle ekonomik nedenlerden dolayı Türkiye’ye gelen Afgan göçmenlerin şimdilerde ise “can güvenlikleri” için yollarda olduğuna ilişkin haberler, tespitler pik yapmış durumda. Tabii buna bağlı olarak mülteci sorunu ve sınır güvenliğine odaklı tartışmalarda. Bu bağlamda da hem sanal ortamda hem de siyasi arenada karşılıklı sert mesajlar, tepkiler havada uçuşuyor. Özellikle de Suriye kaynaklı göç dalgasının yeni bir benzeri vurgusuyla. Örneğin “3-4 milyon Afganlı gelecek, ne yazık ki ülkemiz Afganistanlı göç istilasıyla karşı karşıya” gibisinden siyasi söylemler de söz konusu. Yani evet doğu sınırımızdaki hareketlilikte bir artış var ama henüz olasılık halindeki kitlesel göç tehdidine dönük net ve tepkili çıkışlar nedeniyle oldukça hassas ve sakıntılı bir süreçle karşı karşıyayız. O nedenle de Afgan göçünün dünü ve bugününü irdelemekte yarar var. Çünkü bu Türkiye’nin yeni tanıdığı bir olay değil, hatta çok eskilere ta Sovyet işgali dönemine dayanıyor. Mesela o dönemde 4-5 milyonluk kaçışlar söz konusuydu ama insanlar o zaman İran ve Pakistan’da kalmışlardı. On yıllar sonrasında ise hem bunlar arasından hem de Afganistan’daki süregelen istikrarsızlık nedeniyle ülkesinden kaçıp yine İran ve Pakistan üzerinden gelenlerden oluşan Afgan göçmenler Türkiye üzerinden batıya umut yolculuğuna başladı. Yani Afganistan batının dediği gibi ABD, güçleri, NATO güçleri olduğu zamanda Afganlar için güvenli bir ülke değildi. Onun için de Türkiye üzerinden batıya gitmeyi hedefleyen kaçışlar, çıkışlar hep vardı. Nitekim bunu Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün yıllara göre yakalanan düzensiz göçmen istatistiklerinde de görmek mümkün. Şöyle ki ilk sırayı Afganların aldığı verilere göre; 2012’de yakalanan Afganlılar 12 bin 248 iken bu rakam 2015-216,2017’de 30-45 binlere, 2018’de 100, 2019’da da 200 binlere çıkıyor, 2020 rakamı 50 bin, 2021’in ilk 7 ayı ise 25 binlerde. Son iki yıldaki düşüşte pandemiden kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu noktada akla gelen soru da şu:

Ne oldu da Afgan göçü tehdidi şimdilerde bu kadar pik yaptı? Evet ABD’nin çekilmesi Taliban’ın yayılmasıyla Afgan halkı arasında panik havası ve buna bağlı hareketlilik var. Bu bizim sınırımıza da hafiften yansımış durumda, hatta BM, AB’de olası göçe karşı teyakkuzda ama uzmanların görüşleriyle hala olasılık düzeyindeki bu tehdit nasıl bir anda iç politika malzemesi olarak alevlendi. Ve de gerçekten denildiği gibi yeni bir Suriyeli göçmen dalgası gibi bir durum söz konusu mu? Soruya İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi Başkanı Metin Çorabatır (eski BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Dış İlişkiler Sözcüsü)yanıt veriyor:

“Bunlar bir olasılık. Senaryo üzerine demeçler veriliyor. Bunlar yanlış yerlere de çekiliyor. Hemen iç politikaya dönüştü olay, korkunç bir artıştan söz ediliyor. Bu yarın artış olmayacak şeklinde değil her an olabilir ama Afganistan’dan mesela Türkiye’ye 2 bin küsur kilometre yol var. Bugün yola çıksan en hızlı araçlarla İran’ı geçeceksin Türkiye’ye geleceksin dağları aşacaksın, yani olacaksa eğer böyle bir nüfus hareketi onun etkisini fiziksel olarak görmek mümkün değil. Ama bugüne baktığımızda Afgan derneklerinin de aralarında olduğu birçok kaynaktan alınan bilgilere göre çok büyük bir artış henüz yok belki hiç olmayacak. Yani her sene biraz artan normal seyre göre hafif bir artış var ama alarm verecek bir artış olmadı şu ana kadar...”

Suriye benzeri bir dalgadan söz ediliyor?

“Suriye olayında Türkiye, Ürdün, Lübnan komşu ülkelerdi ilk sığınma ülkeleriydi. Afganistan söz konusu olduğu zaman arada İran var Pakistan var ve BM’de zaten oralara odaklanıyor. Öyle büyük bir kaçış olursa o ülkelerde kamplar kurmaya falan çalışıyor. Yine Tacikistan Türkmenistan’da BM ön hazırlıklar yapıyor. Türkiye ikinci bir ülke yani ana sınırdaş ülke değil asıl durdurması gereken ilk sığınma ülkeleri olan komşu ülkeleri var. Yani eğer böyle bir akın olup geldiğinde Türkiye yük paylaşımı olarak alabilir ama teknik olarak İran sınırlarını açıyorsa, açacaksa orada kalmaları gerekir. Dolayısıyla Suriye krizinin dinamikleriyle bu daha farklı… Ama insanlar geliyorlar. Çünkü Türkiye batıya en yakın ülke. O nedenle de Türkiye BM, özellikle AB panikte. Eğer Türkiye’ye böyle bir yüklenme olursa Ege’den Yunan Adaları’na gideceklerdir diye. Ama bunlar hakkında hüküm vermek için erken hepsi Afganistan’daki gelişmelere, olası hareketliliğe bağlı.”  

Özetle; henüz büyük bir Afgan göçü söz konusu olmasa da olası bir kriz durumu söz konusu. Bunun güvenlik ve ekonomik açıdan yaratacağı riskler de malum. Bu durumda da büyük bir göç olursa sınır açılmalı mı açılmamalı hukuk, uluslararası hukuk ne diyor açılmazsa bu insanlar nasıl korunmalı bütün bunlar konuşulmalı, tartışılmalı ama olay daha çok iç politika malzemesi yapılmış havasında. Ve bunun da kimseye yarar getirmeyeceği çok açık ve net. Çünkü ülke içinde zaten şu anda en az 500 bin kadar düzensiz ya da kaydolmuş, mülteciliği kabul edilmiş bir yere gidemeyen Afganlı var. Dolayısıyla kışkırtıcı tetikleyici her tür söz, propaganda hem ülke hem de o insanların güvenliği açısından endişe verici bir durum...

Yazının devamı...

Aşı olmak ya da olmamak işte temel mesele

24 Temmuz 2021

Koronavirüse karşı mücadelede kesin çözüm olarak öngörülen kitlesel bağışıklık duvarını sağlamak için seçenekler belli: Toplumun büyük çoğunluğuna virüsün bulaşması, yani hastalanması ya da aşı olmak. Dolayısıyla, yaygın uygulanmasıyla birlikte aşının bulaş riskini engelleyeceği net. Ki bu örnekleriyle kanıtlanmış durumda. Aşı olan ülkelerde bulaş düşüyor. Tabii aşılama hızı ve oranıyla bağlantılı olarak. Çünkü özellikle sürekli mutasyona uğrayan virüsü yenmek için aşılamanın mutasyon hızını geçmesi ve toplumun büyük çoğunluğunun en kısa sürede aşı olması şart. Kısaca, aşı olma ve zamanlaması kritik önemde… Nitekim bu bağlamda da Cumhurbaşkanı Erdoğan, kısa bir süre önce koronavirüsle mücadele kapsamında sırası gelen herkesin aşı olmasının hayati öneme sahip olduğunu belirterek “Manipülasyonlara inanmayın, bilim insanlarına kulak verin” diye çok net aşı olun çağrısı yaptı. Bilim İnsanları zaten ta başından beri bunu söylüyor. Sağlık Bakanı Koca da normal hayata dönmenin, okulların açılmasının, futbol-spor etkinliklerine katılabilmenin tek yolunun aşı olduğunu ısrarla dile getirdi, getiriyor. Dahası aşı ikna timleri, aşı olanlar olmayanlara etkilesin gibi alternatif çözümlerde devrede. Yine Kurban Bayramı’nın ikinci günündeki siyasi parti temsilcilerinin video konferans ile gerçekleştirdikleri bayramlaşmanın odak noktası da buydu ve AK Parti heyetinin CHP heyeti ile bayramlaşmasında vatandaşa aşı çağrısı yapıldı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Ali Öztunç, “Tüm yurttaşlarımızı aşı olmaya davet ediyoruz” derken, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Özlem Zengin, “Aşı olmayanlar var olduğu müddetçe bu hastalığı tamamen yenme imkanına sahip değiliz” ifadelerini kullandı. Yani birinin ak dediğine diğeri kara diyen iktidar ile ana muhalefet bile aynı görüşte birleşti ve vatandaşları aşı olmaya çağırdı ama geldiğimiz nokta itibarıyla hala kitlesel bağışıklıktan çok uzağız. Hem de dünya genelinde aşı sıkıntısı yaşanırken, Türkiye’nin vatandaşlarına aşı tedariki konusunda başarılı birkaç ülke arasında yer almasına ve ülkenin hemen her köşesine her yaş grubuna aşı olanağı sunulmasına rağmen. Çünkü bir yanda da hala süren aşı seçenekleri ve olası etkilerindeki kafa karışıklığı hem de zaten belli oranda hep var olan şimdilerde ise pik yapan aşı karşıtlığı nedeniyle ciddi anlamda sıkıntı söz konusu. Sırası gelip randevu aldığı halde aşı olmaya gitmeyenler, tatil nedeniyle erteleyenler ya da hepten karşı çıkanlarla aşı olmayanların oranı yüzde 25’lerde. Bir başka deyişle, dört kişiden biri inatla aşıdan kaçıyor. Hem de bunun toplum sağlığı açısından risk oluşturduğu gerçeğini bile bile. Dolayısıyla bir başka tartışmada evet her ne kadar aşı kararı insan hakkı denilse de böyle bir salgın tehdidi nedeniyle bu artık insanlık görevidir gerekçesiyle aşının zorunlu olup olamayacağı üzerine devam ediyor. Hatta nasıl olması gerektiğine dair öngörüler de var. Örneğin; ünlü hukukçu Prof. Dr. Ersan Şen, daha geçenlerde katıldığı bir televizyon programında toplum sağlığının genel bir tehdit altında olduğunu, ekonomik yönden de birçok sıkıntının çekildiğini savunarak, zorunlu aşı uygulaması başlatılmasını, gerekirse de hapis cezası verilmesini önerdi. Ve bu nedenle de destek ya da karşı çıkanlar anlamında ciddi tartışmalar yaşandı. Yine aşı olmayanlara dönük bir başka yaptırım seçeneği de maç, tiyatro, sinema ve AVM’lerin yanında kalabalık ve kapalı ortamlarda yapılan toplantı, düğün, kına, konser, kongre, dernek toplantısı gibi etkinliklere aşı olmayanların alınmama önerisi. Ki bu birçok ülkede uygulanıyor, bizde de ciddi olarak düşünülüyor da...

Özetle dememiz o ki; Koronavirüse karşı en etkin yöntem aşı ve bizim ülkemizde yeterince var. Her yetkili de olun diyor.  Ancak hala önemli bir çoğunluk kitlesel bağışıklığın ısrarla herkesin hastalanması ya da toplumun kırılmasını istiyor havasında. Çünkü aşı olmayı reddeden ya da aşı olmaktan kaçan, korkan herkes hastalanıp bu virüsü diğerlerine taşıma, bulaştırma ve toplum- ülke sağlığını tehlikeye sokma açısından potansiyel risk unsuru. Ve biliyoruz ki bu aşı ancak ve ancak tüm topluma yapılırsa işe yarıyor. Yarısı olmuş, yarısı olmamış, yarım yamalak olmaz bu iş. Tek doz yapılırsa dahi yetmiyor, herkesin kesinlikle çift doz aşı olması gerekiyor. Hem de öngörülen süreler içerisinde. Yani virüse karşı savaşta aşı olmak ya da olmamak bütün mesele bu. O nedenle de adı yasak ya da yaptırım veya kısıtlama ne şekilde olursa olsun bir an önce karar verilip uygulanması şart. Yoksa Delta varyantı kıskacında tırmanışa geçen veriler malum. Yani yeni dalgalar yolda. Dolayısıyla normalleşiyoruz havasındayken yaz bitiminde yine hepten kapanma, kısıtlamalara dönebiliriz...

 

Yazının devamı...