Yılın en iyi 12 filmi ve gastronomi (1)

En büyük zevklerimden biri önce iyi bir film izlemek, arkasından yemek yerken film üzerine konuşmak. İşte kanımca 2014 yılının en iyi 12 filminin ilk altısı ve onlarla uyum gösteren öğünler ve içecekler...

İzlerken burnunuza deniz ve yosun kokuları geliyor

1- BIcyclIng wIth MolIere:Fabrice Luchini müthiş bir aktör, Lambert Wilson ise ondan aşağı kalmıyor. Phillippe Le Guay’in, Fransa’nın Atlantik kıyısındaki adası Ile de Re’de geçen filminde, ikinci sınıf bir TV dizisinde başarıyı yakalamış yakışıklı Gauthier, aşk ve profesyonel hayatında hayal kırıklığına uğradıktan sonra yaşama küserek adada inzivaya çekilmiş arkadaşı büyük aktör Serge’yi (Fabrice Luchini), Moliere’in “Le Misantrophe / İnsanlardan Kaçan”ında kendisiyle birlikte oynaması için ikna etmeye çalışıyor. Araya neden adada olduğu pek belli olmayan çekici bir hatun da giriyor. Yaşam ve karşı cinsin dayanılmaz cazibesi karşısında biz erkeklerin sergilediği farklı tutum ve stratejileri büyük hiciv ustası Moliere’e layık şekilde irdeleyen bir film.

Vallahi bu filmi seyrettikten sonra Ile de Re’nin hiç dinmeyen yağmuru içinize işlerken burnunuza yosun ve deniz kokuları geliyor. En iyisi adalılar gibi yapın. Çiğ istiridye ve bir kadeh mineralitesi zengin, sek Muscadet.

Bir duble rakı, roka ve yanında da lüfer

2- Karabasan / Babadook:Avustralyalı yazar ve yönetmen Jennifer Kent’in, kocası trafik kazasında ölmüş genç bir anne ile ilkokul öğrencisi oğlu arasındaki karmaşık ilişkiyi farklı boyutlarıyla incelediği bu film korku türünün tüm klasik öğelerini akıllıca kullanıyor: Karanlık mekanlar, sessizlik, siyah-beyaz çizgi roman canavarları... Ama seyrettikten sonra yatağın altına değil, aynaya bakmaktan korkacağınız cinsten bir film. Korkuyorsunuz çünkü görselleri müthiş olan film adeta Freud-Jung sentezi ve ebeveynlerle çocuklar arasındaki ilişkinin, halının altına itelenen tozlar gibi bilinçaltının derinliklerine atılmış ama her an şiddete dönüşebilecek tortularını hiç taviz vermeden yüzeye çıkarıyor.

Böyle bir filmin etkisinden kurtulmak kolay değil. Bunalan ruhumu ancak bir duble rakı, roka ve yanında lüfer açar.

Votka ve havyarla bir selam çakalım

3- CItIzenfour:Laura Poitras son derece cesur bir belgesel film yönetmeni. Irak ve Guantanamo’da Amerikan politikasının çirkin ve halktan gizlenen yüzünü ortaya çıkardıktan sonra bu sefer de şu anda Rusya’da olan Edgar Snowden ile ilgili bir belgesel yapmış. Snowden’ın günahı Amerikan derin devletinin elindeki en büyük ve gizli tutulan silahı ifşa etmek. Hayır, hidrojen bombası değil, her istediğini her an dinleme kapasitesine erişmiş bir telekulak. Sadece kendi halkına karşı değil, Angela Merkel gibi yandaşları dinlemek için de mobilize ediliyor. Gerekçe teröre karşı ama bu silahın hem Amerika’nın hoşuna gitmeyen kurum ve yabancı liderlere hem de Amerikan kökenli büyük şirketlerin rakiplerine karşı kullanıldığını ve kullanılacağını söylemek için komplo teorilerine inanmak gerekmez. Bu filmi izlemek bir yurttaşlık görevi.

Snowden Rusya’da olduğuna göre biz de kuzey komşumuza selam çakalım. Votka ve havyarla. Siyah havyar çok pahalı olduğu için neden somon balığının havyarı olmasın?

Boza da artık sessizce tarihe mi karıştı?

4- Ida:Pawel Pawlikowski’nin bu siyah-beyaz filmi Polonya sinemasının eski günlerini anımsattı. 16 yaşındaki Katolik rahibe adayı Ida’nın tek yaşayan akrabası, hayata küsmüş bir komünist savcı olan halası Wanda ile ailesinin gerçek kökünü araştırmak için yaptığı araştırmalar ve yolculuk basit bir “Onları kim öldürdü?” tipi şüphe filmi değil. Aynı zamanda toplumsal vicdan azabı, pişmanlık ve suçluluk duygusu gibi temalar kişisel dramların mikro süzgecinden geçirilip evrensel boyutlara ulaşıyor. Genç Ida’yı oynayan Agata Trzebuchowska ile teyze Wanda Agata Kulesza’nın performansları belleğinize kazınıyor. Seyrettiğim en derin Holocaust filmlerinden biri.

Bu filmden sonra kendi çocukluğumu düşündüm ve
o zamanki büyük zevklerimden birini çekti canım. Boza. Acaba gerçek boza kaldı mı yoksa o da sessizce tarihe mi karıştı?

Bol malzemeli, yaratıcı bir öğün yakışır

5- Kayıp Kız /Gone GIrl:David Fincher’ın filminde birden ortalıktan yok olan güzel Amy’yi canlandıran Rosamund Pike özellikle başarılı. Geride kalan ipuçları koca Nick Dunne’in (Ben Affleck) önde gelen şüpheli olduğunu gösteriyor. Sıradan ve iyi niyetli görünen bir Amerikalı olan Nick, New York’lu sofistike eşini tutmuş Mississippi Carthage gibi taşra cehenneminin tam kalbine transfer etmiş ve eşinin ailesinden son kalan 100 bin dolarıyla bir bar açmış. Amy’nin çocuk psikoloğu ebeveynleri geçmişte “Harikulade Amy” çocuk roman dizisiyle kızlarına, nasıl olmasını istedikleri konusunda çok da gizli olmayan mesajlar vermiş, ticari açıdan çok da başarılı
olmuşlar. Bütün bunlar mazide kalmış ama ortaya inanılmaz bir yaratık çıkmış: Amy.

Film karmaşık olduğu için canım çok fazla malzemenin bir araya geldiği yaratıcı ve sosu zengin bir öğün çekti. Örneğin Paris’teki Yam’Tcha lokantasının XO soslu bir ıstakozu ve yanında Chenin Blanc sepajından bir şarap.

Bir kadeh şampanya kaldırmak istedim

6- Çocukluk /Boyhood:Richard Linklater genç bir çocuğun yaşamını ilkokuldan üniversite yıllarına kadar izlemiş ve sonunda ortaya bu başyapıt çıkmış. Filmde beni en çok etkileyen sadece minik Mason’ın ailevi sorunlardan dolayı içine kapalı ve biraz marjinal bir çocukluktan sonra özgüveni gelişmiş ve ne istediğini bilen bir delikanlıya dönüşmesi değil. 12 sene boyunca üç kez evlenip boşanan Mason’ın güzel annesi Patricia Arquette’in ilişkilerinde yıpranan bir genç kadından, entelektüel kapasitesini geliştirmek için yalnız yaşamayı göze alan cesur ve bağımsız bir kadına dönüşmesini gözleyince onu takdir ediyorsunuz.

Bu filmi seyrettikten sonra bir kadeh şampanyayı anne Patricia Arquette için kaldırmak istedim. Neyle mi? Yanında yemek yemek geçmedi içimden ama kızartılmış çavdar ekmeği üzerine azıcık tereyağı ve kefal balığı yumurtası neden olmasın?

Haftaya altı filmimiz daha var...