Pazar

31.08.2014 - 02:30 | Son Güncelleme: 31.08.2014-2:30

Yoksa biz ırkçı mıyız?

Bir yandan Suriyeli sığınmacılara karşı artan saldırılar, bir yandan ülkemize turist olarak gelen Araplarla ilgili, aleni veya değil, hoşnutsuzluk... “Bizden” olmayana karşı düşmanlığımız bitmedi, bitmiyor. Yoksa biz “biraz” ırkçı mıyız?

Sitene Ekle

Aydil Durgun - aydil.durgun@milliyet.com.tr

"Türkiye’de ırkçılık yok” denir hep. Ama “Arap kızı camdan bakıyor”lu çocuk şarkısı da bizim, “Affedersiniz Ermeni dediler bana” diyen başbakan da... Son günlerde ise Türkiye’de ırkçılık kendini Suriyeli sığınmacılara yapılan saldırılar ve Arap turistlere karşı hoşnutsuzlukla göstermeye başladı. Suriyeli sığınmacılarla ilgili giderek tırmanan gerginlikte birilerinin ciddi şekilde zarar görmesi an meselesi. Arap turistlerde ise durum fiziksel şiddete başvurmaya kadar varmadıysa da tehlike çanları çalıyor. Ünlü isimlerin attığı tweet’ler bir yana pek çoğunuz dost meclislerindeki sohbetlerde “Öf her yerde Arap turistler var!” minvalinde konuşmalara şahit olmuşsunuzdur. Mesela ben Taksim’de oturuyorum, Arap turistlerin cenneti... Bakkalımız veryansın ediyor: “20 milyon Arap turist geliyormuş, gelmesin. İki saat soruyorlar ‘how much, how much’...
Bir şey aldıkları da yok”... Oysa ben kefilim, bakkalımız harika bir abimizdir.
Neden canını kurtarmak için ülkemize sığınan Suriyelilere karşı bu denli saldırgan ve öfkeliyiz?
“Cennet vatanımız”ı, dünyaya tanıtmak için çırpındığımız ülkemizi tercih eden Arap turistlerden ne istiyoruz peki? Ermeni, Suriyeli, Arap... “Bizden olmayan”, yabancı herkese karşı saldırgan olmamızın temel sebebi ne olabilir? Kabul etmesek de
ırkçı mıyız yoksa?
“Türk”ün ırkçılıkla imtihanını “Türkiye’nin Linç Rejimi”, “Milliyetçiliğin Kara Baharı” kitaplarının da yazarı araştırmacı yazar Tanıl Bora’ya, milliyetçilik ve ırkçılık alanlarında çalışan İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Arus Yumul’a ve   siyaset sosyolojisi ve vatandaşlık konularında çalışmaları olan Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi  Yrd. Doç. Dr. Bülent Küçük’e sorduk.

Kayseri’deki olaylara polis müdahale etti.


Gün gün tırmanan Suriyeli sığınmacılar gerginliği

* Adana’nın Seyhan ilçesinde Suriyelilerin işlettiği işyerlerine maskeli kişiler saldırarak, cam ve pencerelerini kırdı. (14 Temmuz)
* Kayseri’de Danişmentgazi mahallesi sakinleri, sayıları giderek artan ve rahatsızlık yaşattıklarını öne sürdükleri Suriyeli sığınmacılara tepki amacıyla toplandı. Bazı kişilerin elinde sopa görüldü. (30 Temmuz)
* Şanlıurfa’da, ekmek almaya giden iki çocuğu Suriyelilerin dövmesi üzerine mahalle sakinleri ayaklandı. Toplanan mahalleliler Suriyelilerin oturduğu bir evi taş yağmuruna tuttu. Kalabalığın Suriyelilerin kaldığı evi yakmasını polis önledi. (31 Temmuz)
* Şanlıurfa’da sebze halinde çalışan hamallar daha düşük ücrete çalışarak işsiz kalmalarına neden olduğunu iddia ettikleri Suriyeli hamalları sopalarla kovaladı. (9 Ağustos)
* Gaziantep’te Suriyeli kiracının ev sahibini öldürmesini protesto eden vatandaşlar, küçük gruplar halinde gece saatlerinde eylem yaptı. Eli sopalı ve bazıları bıçaklı olan protestocular Suriyelilere saldırdı. 10’u aşkın Suriyeli yaralandı. (12 Ağustos)
* Gaziantep’teki olaylar yeniden alevlendi. Suriyelileri istemediğini söyleyen bazı kişiler, sokakta iki Suriyeliyi dövdü, sığınmacılara ait işyerlerini tahrip etmeye kalkıştı. Olaylar sırasında 13 Suriyeli yaralandı. (13 Ağustos)
* İzmir’de Suriyeli işçiler yüzünden iş bulamadıklarını söyleyen yaklaşık 200 kişilik grup gösteri yaptı. (14 Ağustos)
* Hatay’da 15 yaşında bir Suriyeli sığınmacının, 8 yaşındaki bir Türk çocuğuna tecavüz ettiği iddiası üzerine Suriyeli sığınmacılara ait dükkanların önünde toplanıldı. Kalabalığın kendilerine zarar vermesinden korkan Suriyeliler ise dükkanları kapatarak bölgeyi terk etti. Hatay valiliğinden yapılan açıklamada, herhangi bir cinsel istismar olayının gerçekleşmediği bildirildi. (19 Ağustos)
* Şanlıurfa’da Suriyeliler ile Türk vatandaşlar arasında fırında erken ekmek alma tartışmasıyla başlayan kavgada 3 kişi yaralandı. İlçede gerginliğe neden olan kavgaya karışan Suriyelilerin yaşadığı evin önünde toplanılarak taş atıldı. (25 Ağustos)
* İstanbul Küçükçekmece’de
bir grup sığınmacının bir Türk çocuğunu tartakladığını savunan Mehmet Akif mahallesi sakinleri, ellerinde sopalarla sokağa çıkarak Suriyelilere ait ev, dükkan ve araçları tahrip etti. Saldırılar nedeniyle evlerinden çıkamayan Suriyeliler Arapça “Akşam 20.00’den sonra sokağa çıkmayın” bildirileri dağıttı. Olaylarda 5 kişi yaralandı. (25 Ağustos)
(14 Temmuz-25 Ağustos tarihleri arasında DHA’da yer alan haberlerden derleme)

Ve son dönemdeki diğer ırkçılıklarımız...

* Cumhurbaşkanımız, o günün başbakanı Recep Tayyip Erdoğan “Benim için neler söylediler (...)  ‘Gürcüdür’ diyen oldu. Çıktı bir tanesi affedersin çok daha çirkin şeylerle, Ermeni diyen oldu. Ben dedemden, babamdan öğrendiğim Türk’üm” dedi.
* Erdoğan 2011’de de bir televizyon programında yöneltilen bir soru üzerine, kendisi ve Abdullah
Gül ile ilgili çok sayıda kitap bulunduğunu da
ifade ederek, “Bu kitaplar içerisinde ne Yahudiliğimiz, ne Ermeniliğimiz ne affedersiniz Rumluğumuz, hiçbir şeyimiz kalmadı” demişti.
* Oyuncu Cem Davran “İstanbul’da artık saç ektirmiş Arap turist görmek istemiyorum desem” tweet’i attı. Müzisyen Leman Sam “Ben saç ektirmeyenini de görmek istemiyorum” diye cevap verdi.

 

“Irkçılık lekesini taşımamak için her türlü mazereti üretiyoruz”

Prof. Dr. Arus Yumul
* Türkiye’de ırkçılık yoktur, hiç olmamıştır deyip bunu Amerika’daki siyahileri örnek göstererek ispatlamaya çalışmak kendimizi bilerek ve isteyerek kandırmak değilse en iyi ihtimalle bir yanılsamadır. Klasik tanımında ırkçılık ırklar arasındaki biyolojik farklılıklar dolayısıyla bir ırkın diğerinden üstün olduğunu iddia etmesidir. Irkçılığın bu dar ve biyolojik tanımı terimin ilk tanımıdır. Oysa bugünkü anlayışta ırkçılığın sadece bir ırkı değil etnik, dini, milli vs. grupları da hedeflediği kabul ediliyor. Batı ırkçılığında biyolojik üstünlük fikri yerini büyük ölçüde farklılık, gelenek, kültür ve yaşam biçimlerinin uyuşmazlığına bırakmıştır.
* Suriyeli sığınmacılara yönelik saldırılar popüler ırkçılıktaki artışa işaret ediyor.
Bu saldırılara antisemitizmde dikkate değer artış eşlik ediyor. Yahudilerin maruz kaldığı sembolik tehdidin haddi hesabı yok. Arap turist görmek istemeyenleri de buna ekleyin. Sonra bütün bunların ırkçılık olmadığını iddia edip ekonomik, kültürel açıklamalarla meşrulaştırmaya çalışın. Şu anda bu durumdayız. Irkçılık lekesini taşımamak için her türlü mazereti üretiyoruz. Siyahi futbolcuya muz sallayan kişinin mide rahatsızlığından dolayı muz taşıdığını söylemesinden tutun, bu hakaretin ırkçılık olmadığını ispat etmek için öbür siyahi futbolculara  yapılmadığını söyleyenlere kadar hep bahane üretmekle meşgulüz.

“En hafif deyimiyle bir vicdan körelmesi”

* Göç alan diğer ülkelerin yaşadığı sorunları “ırkçılık” olarak tanımlıyor, sonra
o ayıpladığımız tepkileri aynı durumda biz veriyoruz. Sosyal medyada Suriyeliler için üretilen söyleme bakmak yeterli bunu görmek için. “Kendimizi doyuramazken onları besliyoruz”, “Biz iş bulamazken onlar işimizi elimizden alıyor” gibi söylemler, Suriyeli sığınmacıların yaşadığı insanlık dramını görmek yerine “ne zaman gidecekler” diye sormak, onların ülkedeki varlıklarını sorgulamaya açmak en hafif deyimiyle bir vicdan körelmesi, bir empati yoksunluğundan başka bir şey değildir.

“Göç karşıtı söylemle oy toplamaya çalışılacak”

* Gelecekte sığınmacıların hepsinin ülkelerine döneceklerini varsaymak safdillik olur. Ezidiler gibi başka sığınmacılar da ülkeye giriş yapabilir. Göçmenlik konuları siyasi ve toplumsal tartışmaların merkezine oturacak. Göç karşıtı söylemler siyasi partiler tarafından oya tahvil edilmeye çalışılacak, ülkeyi yabancı unsurlardan temizlemeyi amaçlayan hareketler güç kazanacak. Ve onlar daha fazla sefalete düşecek, yaşamak için her türlü yolu deneyecek, 90’larda zorunlu göçle şehirlere gönderilenler gibi toplumun gözünde
her türlü sorunun kaynağı olarak görülecek.

“Kültürel farklılık üzerine inşa edilmiş yeni bir tür ırkçılık”

Yrd. Doç. Dr. Bülent Küçük
* Türkiye’de ırkçılık meselesi bir tür kafatasçılık, biyolojik bir farklılık / üstünlük olarak veya göçmenlere, azınlıklara karşı önyargılardan ibaret sayılır. Irkçılık bu topraklarda sistematik ve toplumsal alanda yaygın anlamda yoktur çünkü “bizim kolonyal bir geçmişimiz yoktur, Avrupalıların vardır” denir. Oysa ırkçılık meselesi nahif önyargılardan müteşekkil bir söylemden ibaret değil. Tarihsel ve mekansal farklılıkları bir kenara bırakırsak, ırkçılığın sosyal ve kültürel eşitsizliğin iç içe geçtiği, mekansal ve sosyal mesafe üzerinden işleyen yapısal bir söylem olduğunu söylebiliriz.  Çünkü dışlanma, kriminalize etme ve değersizleştirme ile yoksulluk, işsizlik ve düşük ücret arasında yapısal bir bağ vardır. Avrupa’da göçmenler gibi, Türkiye’de Kürtlerin ve son dönemlerde Türkiye’ye sığınmış olan Suriyeli göçmenlerin değersizleştirilmeleri, kriminalize edilip sokak ortasında linç edilmeleri ile piyasada aldıkları düşük ücret arasındaki ilişki görülmeden ırkçılık anlaşılamaz.

“Kendisini ülkenin asıl sahibi gören ayrıcalıklı sınıfın huzuru kaçıyor”

* Kürt meselesi bağlamında örneğin Türkiye’deki kurumsal ırkçılık Kürtler sessiz ve siyasetsiz kaldıkları sürece ötekini kültürel olarak görünmez kılmak üzerinden işlemektedir. Bu kurumsal ideoloji ötekinin eksikliğine, kültürel ve iktisadi olarak geri kalmışlığına vurgu yaparak, ötekinden kültürel olarak da daha medeni olduğunu varsayarak konuşur; Kürtlerin kendine benzemesi için onları özendirir. Terbiye etmek için kaynakları harekete geçirir; “gel bizim gibi ol”, “bizim gibi sev bu vatanı” der. Bu koşullu “bizim gibi ol” tavrı, gayrimüslimler ve Yahudiler söz konusu olduğunda farklılaşır, zira onların “bizden” olması zaten imkansız varsayıldığından onlara karşı tavır, mesafe ve dışlama üzerinden işler.
* Burada altı çizilmesi gereken bir nokta, biyolojik / genetik ırkçılık biçiminin kültürel farklılık üzerine inşa edilmiş yeni bir tür ırkçılık ile ikame edilmiş olması meselesidir: Bu ırkçılık “ötekinin kültürü benim kültürümü bozar, soysuzlaştırır” der. Bu yüzden ötekini uzakta, hem mekansal hem de sınıfsal olarak mesafede tutmak ister. “Sen farklı kal ve yerini bil ki benim üstünlüğüm görünür olsun” der. Türkiye’nin batısına göç et(tiril)miş Kürtlerin, daha önce uzakta bir yerde olan “geri kalmış doğunun”, büyük şehirde görünür olmasının yanı sıra eşitlik ve özgürlük talep etmesi ve bunu icra etmeye kalkışması, kendisini memleketin asıl sahibi olarak gören ayrıcalıklı (orta
sınıf Müslüman Türk kimliğin) “huzurunu” kaçırmaktadır.

“Misafirseler de misafirliklerini bilsinler demelerine şaşırmamak lazım”

* Bu durumu, Suriyeli mültecilerin durakta, parkta, evinin önünde, yani tüm yaşam alanlarında sadece Suriyeli oldukları için linç edilmelerini bir “gerginlik” olarak temsil eden ana akım medya ve onları ucuz emek olarak çalıştıran piyasanın tutumundan ayrı düşünemeyiz. Bunlara mültecilere uluslararası standartlarda muamele etmeye yanaşmayarak, onları korunaksız bir “misafir” konumunda tutan hükümetin “yüce gönüllü” tutumunu da eklemek gerekir. Onlar “misafir” olarak statüsüz bırakıldıkça, kendisini buranın asıl sahibi olarak gören statü
ve itibar sahibi “konuksever” kesimlerin “Bu Suriyeliler çoğaldıkça şımardılar. Misafirse misafirliklerini bilsinler” demelerine şaşırmamak lazım. 

“Türkiye’nin bir linç rejimi var!”

Tanıl Bora
* “Bizim” ya da herhangi bir ulusun, herhangi bir topluluğun fıtraten ırkçı olduğunu söylemek, bizzat ırkçılık olur! Irkçılık bu toplumun genetiğinde falan yok elbette ama deyim yerindeyse terbiyesinde, maarifinde var. Ne kadar tekrarlasak az: Türkiye’de milli eğitim ideolojisi, ırkçı, ayrımcı zihniyeti sürekli yeniden üretiyor. Sadece müfredatın içeriğiyle ilgili bir sorun değil bu, zihniyet kalıplarıyla ilgili. “Biz” ve “yabancılar”, “düşmanlar”, “dış güçler” arasında çocuksu bir kötücüllükle çizilen iyi adam-kötü adam ayrımı eğitimle de sınırlı değil; politik ve popüler kültürde de, futbol ortamında da hükmünü sürüyor.
Bu husumet kültürüyle ilgili yani, husumetleri tasavvur ve idare etme tarzımızla ilgili... Sorunu sadece ideolojik biçimlenmeyle açıklamak eksik ve yanlış olur ama onu da küçümsememeliyiz.

“Orta sınıf konformizmi: Aman canları sıkılmasın”

* Suriyeli göçü ve onun yönetilme biçiminin iktisadi cephesi de önemli. Yoksul düşmüş, her şeye razı kılınmış Suriyeliler, ucuzun ucuzu bir işgücü potansiyeli oluşturuyor, bu da “yerli” işsiz, geçici işçi ve yoksul kitlenin onları tehdit olarak algılamasına yol açıyor. İşi bozulan ya da bozulmasından endişe eden orta sınıfların da belki daha büyük bir asabiyetle körükledikleri
bir tehdit algısı bu... Basit, alakasız olaylar, kolaylıkla bu tehdit
algısının alev almasına ve insanların saldırganlaşmasına yol açabiliyor.
* Orta sınıflarla ilgili, sınıfsal bir korunma içgüdüsünden de söz edebiliriz. İstikrarı, düzeni koruma kaygısı olarak kendini gösteren, kendi hayatları ve ayrıcalıklarıyla ilgili bir tetiklik, bir evham. Konformizm. Dünya batsın, yeter ki onların tekerine taş değmesin, çirkin şeyler görüp de canları sıkılmasın... Suriyelilerin bütün “farklılıklarını”, hayatı bozan, kültürümüzü yozlaştıran çirkinlikler olarak ajite eden, esasen orta sınıfın dilidir.
* Suriyeli sığınmacılar meselesinin önlem alınmadığı takdirde çok daha ciddi boyutlara ulaşabileceğinden korkmak için sebeplerimiz var. Çünkü, aynı adlı küçük kitabımda anlatmaya çalıştığım üzere, Türkiye’nin
bir “linç rejimi” var! Linç
saldırılarını bir “milli tepki” olarak, “vatandaşlarımızın hassasiyetleri” diyerek hoşgören, hatta bazı durumlarda toplumsal krizleri idare etmenin bir yöntemi olarak buna yol veren bir “devlet geleneği” tavrı var. Bence sosyo-ekonomik önlemlerin yanı sıra alınması gereken temel önlem linçin bir insanlık suçu olduğunun hukuki ve ahlaki idrakini sağlamak olmalı.

Kemalist ideoloji ‘Arap’ı iptidailik olarak kodladı”

* Arap turistlere karşı düşmanlığı, sözünü ettiğimiz orta sınıf konformizmiyle ve kibriyle bağlantılı düşünmek lazım. Ayrıca hususen Arap düşmanlığıyla da beraber ele almalı. Özellikle şehirli, laik, tahsilli orta sınıfların, “Beyaz Türklerin” bakışında “Arap” başlı başına bir gerilik timsalidir. Kemalist ideoloji “Arap”ı başından beri bizzat iptidailik olarak kodladı. Arap kimliğine hürmetkar olduğunu varsaydığımız muhafazakar bakışta da Türkiye’yi İslam dünyasının merkezi saymaktan gelen kibir, pekala Arapları küçük görmeye varabiliyor. n

 

 

 


©Copyright 2014 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.