SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

İngiltere’deki Anadolu Aslanı

Datça Belediyesi’nin, benim de takipçisi olduğum çok başarılı bir sosyal medya birimi var. İlçenin yerleşik nüfusu 22 bin civarında ama Belediye’nin twitter hesabını yaklaşık 70 bin kişi takip ediyor. Oradan yapılan paylaşımla öğrendim ki, Datça’dan alınıp 1858 yılında İngiltere’ye götürülen ve günümüzde British Museum’da sergilenen Knidos Aslanı’nın geri alınması için imza kampanyası başlatılmış.

Bildiğim kadarıyla hukuki yollar kapalı. Ülkeler arası iyi niyet ilişkileri çerçevesinde bir şeyler yapılabilirse, belki... Knidos Aslanı, evine nasıl getirilebilir bilemiyorum, ama nasıl götürüldüğünü kısaca anlatayım size.

Anadolu’nun güneybatı ucunda, Ege ve Akdeniz’in birleştiği noktada yer alan Knidos (günümüzde Datça), antik dönem boyunca önemli bir kültür, sanat ve ticaret merkezi konumundaydı. Deniz yönünden Knidos’a gelenleri karşılayan ilk görüntü, muhteşem kaidesinin üzerindeki Knidos Aslanı’ydı. Knidos kenti zaman içinde önemini yitirip terk edildikten sonra depremler ya da diğer etkenlerle yıkılmış Knidos Aslanı da kaidesinin üzerinden düşerek, yıllar içinde neredeyse yarısına kadar toprağa gömülmüştü. 1858 yılında onu ilk fark eden, İngiliz Charles Thomas Newton oldu. Yekpare mermerden yapılmış ve 11 ton ağırlığında olan bu heykeli topraktan çıkarıp İngiltere’ye götürebilirse, bu kendisi açısından büyük başarı olacak ve İngiltere’de büyük sükse yapacaktı.

Bir yerden başlamalı

Newton, yaptığı keşfi İngiltere’ye bildirdi ve Kraliçe Victoria’nın girişimiyle dönemin padişahı Abdülmecit’ten gerekli izinler alındı. Artık yapılacak her şey yasaldı. İlk olarak denizden aslanın bulunduğu yere kadar ulaşımı sağlayan yol inşa edildi ve İngiliz ekip tarafından heykelin bulunduğu yerden çıkarılıp taşınabilmesi için gerekli olan vinç yerine yerleştirildi. İngiliz ekip ve çevre köylerden toplanan 100 kadar işçinin 11 tonluk Knidos Aslanı’yla birlikte bölgeden çıkardığı yüzlerce irili ufaklı tarihi eser de tahta sandıklara doldurulup üç günde kıyıya taşındı. Ancak Knidos Aslanı’nın açıkta bekleyen İngiliz savaş gemisine taşınması gerekiyordu. Bu nedenle büyük bir sal inşa edildi. Bir ay süren salın inşası ve heykelin sala aktarılıp savaş gemisine yüklenmesi sürecinden sonra İngiltere’ye doğru hareket edildi.

Heykelin 1858 yılında İngiltere’ye taşınmasının ardından Charles Thomas Newton’a bu ‘büyük’ marifetinden ötürü ‘sir’ unvanı verildi.

Newton’un, Osmanlı’nın izniyle Knidos’ta yaptığı kazıları ve antik zamanların muhteşem eseri Knidos Aslanı’nı İngiltere’ye nasıl götürdüğünü gururla anlattığı, 1863 yılında basılmış bir de kitabı var. Ballandıra ballandıra anlatmış marifetlerini.

Datça Belediyesi’nin Knidos Aslanı’nın anavatanına getirilmesi için başlattığı imza kampanyası, bence amaç doğrultusunda atılmış isabetli bir adımdır.

“Hukuk yolları kapalı” diyerek hiçbir şey yapmamak yanlış olur. Elbette İngiltere “Bak, imza kampanyası başlatmışlar. Hadi, Knidos Aslanı’nı geri verelim” demeyecektir. Ama bir yerden de başlamak gerekiyor.

Yazının devamı...

Kokluca’daki küçük dev adam

Muhtemelen hangi tarihte doğduğunu bilmiyordu. O yüzden 1 Ocak yazılmıştı doğum günü Ali Şamil’in. Boyu sadece 110 santimdi. Dünyaya geldiği 1895’ten ergenlik çağlarına kadar Ahlat’ta yaşadı.
Sultan Vahdettin’in kızı Naciye Sultan’la evli olan Enver Paşa’nın teftiş amacıyla Erzurum civarında olduğu günlerden birinde, babası Yasin Efendi tarafından Enver Paşa’ya hediye edildi Ali Şamil.
Ali Şamil, Naciye Sultan ve Enver Paşa’nın yaşadığı Kuruçeşme’deki Naciye Sultan Sarayı’nın soytarısıydı artık.
Zeki ve nüktedan biriydi. Rengârenk soytarı kıyafetlerini giyiyor, Naciye Sultan ve Enver Paşa’yı eğlendiriyordu.
Ancak savaş zamanlarıydı (1. Dünya Savaşı) ve işler ters gidiyordu. Enver Paşa, aniden İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalmıştı. Efendisiz kalan Ali Şamil, bu kez Padişah Vahdettin’in diğer kızı Ulviye Sultan’ın sarayına alındı. Ali Şamil, burada da soytarılık yapmaya devam etti ama Ulviye Sultan’ın kocası İsmail Hakkı Bey’le de iyi anlaşmaktaydı, hatta onun sırdaşı gibiydi.
İsmail Hakkı Bey, Milli Mücadele Hareketi’ne katılmak amacıyla Anadolu’ya geçmek istiyordu. Eşi Ulviye Sultan’a bile söylemediği bu sırrını Ali Şamil’e söyledi. Ali Şamil’in “Ya beni de götürürsün, ya da niyetini Sultan’a anlatır, senin gidişini de engellerim!” şeklindeki tehdidi, İsmail Hakkı Bey’i şaşırtmıştı, ama başka çaresi de yoktu. Saray soytarısı Ali Şamil artık Milli Mücadele Hareketi’nin gönüllü kahramanlarından biri olmuştu.

Bir kitabe ne güzel olur

Ali Şamil, Anadolu’ya geçtiği ilk günlerde Gazi Mustafa Kemal Paşa’yla da tanıştı. O’nun masasına konuk oldu ve O’nunla sohbet etti. Bu Ali Şamil’in hayatının en güzel günüydü.
Kendi küçük ama kalbi dağlar kadar büyük olan Ali Şamil, bir asker kıyafetini küçültüp kendine uydurduğu üniformasıyla 9 Eylül 1922 günü Türk ordusuyla birlikte İzmir’e girdi ve bir daha kentten hiç ayrılmadı. Soyadı kanunuyla ‘Güler’ soyadını aldı ve emekli oluncaya kadar Basmane Garı’nda memur olarak çalıştı. 18 Nisan 1974’teki vefatına kadar göğsünden İstiklal Madalyası’nı hiç çıkarmadı.
Cenazesi, Kokluca Mezarlığı’na defnedildi.
Gittik, Ali Şamil Güler’in kabrini bulduk ve dualarımızı ettik. Nurlarda uyusun.
Bu arada, Ali Şamil Güler’le birlikte Anadolu’ya giden İsmail Hakkı Bey, Anadolu’ya gitmeden kısa bir süre önce Sultan Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’dan ayrıldı ve kurtuluşun ardından Ferhunde Hanım’la evlendi. Ferhunde Hanım, Bülent Ecevit’in büyük teyzesiydi. Bülent Ecevit’e ilk daktilosunu İsmail Hakkı Bey hediye etmişti.
Belki bildiğiniz bir hikâyeydi bu ama bazı hikâyeler zaman zaman yeniden hatırlatılacak kadar değerlidir. Ali Şamil Güler’in bu hikâyesinin unutulmaması adına Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tunç Soyer’in talimatıyla Ali Şamil’in Kokluca Kabristanı’ndaki mezarına bir kitabe konulsa ne güzel olur, değil mi?

Yazının devamı...

Dana Bayramı

Afrika kökenli Türklerin kadim geleneği Dana Bayramı, İzmir’de yaşatılmaya devam ediyor. Geçtiğimiz cumartesi ve pazar günü 13’üncüsü düzenlenen Dana Bayramı kutlamalarında Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde düzenlenen Dana Korteji görülmeye değerdi. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde toplanan İzmirli Afro-Türkler Afrika kültürüne ait kıyafetler ve maskelerle cadde boyunca dans ederek yürüdü. Kortej öncesinde açılan fotoğraf sergisi, slayt gösterisi ve panel de büyük ilgi gördü. Panelin katılımcılarından biri de İzmir kent tarihine önemli katkılar koyan değerli dostum Mustafa Üzel’di. Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, Konak Belediye Başkanı Abdül Batur ve çok sayıda İzmirli’nin de katıldığı kortej yürüyüşü, Afro-Türk ritm ve dans grubunun coşkulu ezgileri ve danslarıyla sona erdi.
Dana Bayramı kökleri Afrika’ya kadar dayanan yüzlerce hatta belki de binlerce yıllık bir gelenek. 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geçen süreçte Türkiye’ye köle, işçi ya da asker olarak getirilen Afrika kökenlilerin bu topraklara taşıdığı bir kültür. En çok da İzmir ve çevresine yerleşmişler Afrika kökenli Türkler. Dana Bayramı onları geçmişleriyle bağlayan elde kalan tek gelenekleri.
Osmanlı döneminde de Dana Bayramı kutlamaları varmış. Godya adlı parçalanmış aileleri birleştiren, kimsesiz çocuklara sahip çıkan, yoksullara yardımcı olan ve ayrıca şifacı özelliklere de sahip olan topluluk lideri durumundaki bilge kadınlar Dana Bayramlarının da önderliğini yaparlarmış. Afrika kıtasının farklı bölgelerinden Osmanlı’ya köle olarak getirilen Afrikalılarla birlikte Dana Bayramı da kent kültürünün bir parçası haline gelmiş.
Özgürlüklerine kavuştuktan sonra İzmir ve çevresinde yaşamlarını sürdüren Afrika asıllı Türkler Afrika’daki atalarının yağmur mevsimi öncesinde düzenledikleri bereket şenliklerini, İzmir’de ‘Dana Bayramı’ adıyla kutlamaya başlamışlar. Kadim Afrika halklarının (Nijer-Yoruba) en eski kültürel miraslarından biri olan Dana Bayramı, bugün artık İzmir ve çevresinde yaşayan Afrika kökenli Türklere ait bir kültür değeri durumunda. Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yıllarına kadar sürdürülen bu etkinlikler tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanuna dayanılarak yasaklanmış ama özellikle Torbalı çevresindeki köylerde 1950’lere kadar gizlice devam etmiş. Dana Bayramı 2006 yılında Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneği’nin kurulmasıyla birlikte ‘Bahar Şenliği Etkinlikleri’ olarak 2007 yılında yeniden canlandırılmaya başlanmış. Dana Bayramı günümüzde uluslararası olarak düzenleniyor.
Tuhaf ama çok güzel değil mi? Binlerce kilometre ötedeki Afrika’nın kadim bir geleneğine İzmir sahip çıkmış ve İzmir’de yaşatılmaya devam ediyor.
Havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez ama İzmir böyledir işte…
Siz bir adım gelin yeter. İzmir size koşar. Sıcacık sarar sarmalar sizi.
Son bir not: Mustafa Üzel’in Afrika kökenli Türkleri konu alan “Arapsaçı” adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Yazının devamı...

Eski ramazanlar eski bayramlar

20’li yaşlarımdı... Biri ne zaman “Nerede o eski bayramlar” diye söze başlasa, “Eyvah yine aynı muhabbet” diye düşünüp biraz burun kıvırırdım. Ama öyle değilmiş. 50’li yaşların ortalarına gelince anladım. Yaşlar ilerleyince anılar kıymetleni-yormuş.

‘Yoğurtçu Sebo’nun Kahvesi’ diye bilinir, ama biz aramızda ‘Sebahattin Ülkü Kültür Merkezi’ deriz. Küçücük ama dopdolu bir mekândır. Neredeyse çocukluğundan beri hiç ayrılmamış, Bornova’nın 60’lık, 70’lik delikanlıları orada bir araya geldiklerinde sohbetin tadına doyum olmaz.

Arife Günü’nde de öyle sohbetlerden biri vardı.

Ramazan anıları canlandı herkesin.

Teravih namazından sonra Büyük Çarşı’daki kahvehanelerde bir yandan nargileler fokurdatılırken diğer yandan sahur vaktine kadar süren muhabbetler bir başka olurmuş eski ramazanlarda...

İftar saati yaklaşırken elinde yoğurt tepsisi ve mis gibi kokan peynir kalıplarıyla mandıracı Ali Ülkü görünürmüş sokak başında. Ramazan pideleri Fırıncı Hakkı Usta’dan, domates ve salatalık da Üçortaklar Manavı’ndan getirilir ve Büyük Cami bahçesindeki musalla taşının üzerine sıralanırmış, akşam namazından çıkanlar oracıkta iftarını yapsın, gariban vatandaş da bir güzel karnını doyursun diye...

Kimsecikler üzülmesin

Ramazan davulcuları bugün de kapı kapı gezip bahşiş toplarlar, ama o zamanlarda semtin delikanlıları gece boyunca davulcuyla birlikte dolaşıp “Davulumun içi boştur / altından geçmesi hoştur / karaçocu yavaş koştur / bizim beyler oruçludur” gibi mâniler okurlarmış.

Büyükpark’ın içinde iftar sonrası eğlenceleri düzenlenirmiş. Kuklacı Necdet, gösterileriyle Bornovalıları kahkahaya boğar, Cambaz Arap ramazanda ip gösterileriyle seyircileri heyecandan heyecana sürüklermiş.

30 gün ramazan bittiğinde de bayram başka türlü yaşanırmış Bornova’da. Havuzbaşı’ndaki eğlenceler sadece Bornova’da değil, tüm İzmir’de meşhurmuş. İzmirliler, trenle akın akın Bornova’ya gelirler ve Havuzbaşı’ndaki eğlencelere katılırlarmış. Kolla çevrilen dönme dolap ve sekolinin etrafı sıra bekleyen çocuklarla dolarmış. Cambaz Ali’nin gösterileri izlenirmiş.

Bayram parasının tamamını dondurmaya yatırıp kalan bayram günlerini yatakta nasıl geçirdiğinden tutun da, bayram topunun nasıl patladığını görmek uğruna geç kalınan iftar yüzünden yenilen azarlara kadar bir sürü anı canlandı Arife Günü Yoğurtçu Sebo’nun kahvehanesinde. Güldük geçtik ama güzel şeylerin yanı sıra hüzünlü anılar da canlandı hafızalarımızda.

Bayram namazının ardından en yaşlıdan en gence doğru sıralanan bayramlaşma çemberi ve çemberin orta sıralarındaki dedemin yıllar içinde ilk sıraya gelişi, oradan da yok olup gidişi gibi mesela... Neyse, bayramdayız... Kimsecikler üzülmesin. Hiçbir sevdiğiniz, yanınızdan eksilmesin. Onlarla birlikte çok bayramlar görün inşallah.

Yazının devamı...

Zeus Sunağı’nı kaçıran adam

Atina’da Sintagma Meydanı’ndan Omonia’ya doğru ilerlerken Schliemann’ın evinin önünden geçersiniz. Schliemann Truva’dan kaçırdığı Priamos’un hazinelerini bu eve getirmiş. Hatta Padişah Abdülhamit, bu hazineleri bulmak için iki tane hafiye gönderip evi bile aratmış ama ne yazık ki bulunamamış.
Geçtiğimiz hafta CNN Türk’de Ömer Erbil ve İlber Ortaylı’nın katıldığı Gündem Özel programında Ömer Erbil anlattı bunları. Uluslararası mahkemelere bile başvurulmuş ama Schliemann malı götürmüş bir kere.
Truva’nın Schliemann’ı gibi Bergama’nın da Carl Humann’ı var.
Carl Humann, henüz 22 yaşındayken yakalandığı verem hastalığı yüzünden ve doktor tavsiyesiyle önce Sisam’a, sonra İzmir’e ve ardından İstanbul’a geldi. Osmanlı himayesinde yol inşaatlarında teknik eleman olarak çalışmaya başladı. 1865 yılında Bergama çevresinde yaptığı yol çalışması sırasında karşılaştığı tarihi kalıntılar Humann’ın ilgisini çekti. Carl Humann hiçbir izni olmaksızın kazılar yapmaya başlamıştı. Dönemin uzman arkeologlarıyla yazışmalar yapıyor hatta bulduğu eserlerden bazı örnekleri onlara gönderiyordu. Amacı Osmanlı’dan gerekli kazı izinlerini almaktı.
İzmir’de bir ev kiralayan Humann, Bergama’da topladığı bütün eserleri bu evde depoluyordu. Osmanlı 1878 yılında gerekli kazı iznini vermişti ama Humann izin alıncaya kadar geçen süreç içinde Zeus Sunağı’na ait pek çok parçayı Almanya’ya kaçırmıştı bile.
Bugün Zeus Sunağı’nı geri alabilmek için büyük mücadeleler veriliyor. Ancak karşımıza çıkan şey ne yazık ki 1878 yılında verilen o izin belgesi. Oysa Carl Humann Berlin Müzesi Heykel Bölümü Müdürü Alexander Conze’ye yazdığı mektupla suçunu itiraf etmişti.
İşte o mektuptan bir bölüm:
“... Şimdi size şöyle bir teklifim var. Bu işin kokusu çıkmadan rölyefleri tepeden aşağı indirteyim. Sağlam sandıklara koyayım ve Dikili’ye taşıtayım. Orada kimse sandıkları İzmir istikametli bir gemiye yükletmemi engellemez. İzmir’de Diran Efendi’yi hemen yoklayıp beni İzmir Limanı’na kontrolsüz sokmalarını sağlarım. Sonra da sandıkları İzmir’de Hollanda veya İngiliz bandıralı bir şilebe yükleyip yollarım. Böylece sandıkları kimse bulamaz. Biz de bunların size 6 yıl önce ve geçen sene gönderdiğim rölyeflerden olduğunu söyleriz.”
Nitekim öyle de oldu. Önceden taşınan tarihi eserler izinler alındıktan sonra taşınmış gibi gösterildi.
Carl Humann 1896’da İzmir’de hayatını kaybetti ve Gürçeşme’deki Katolik Mezarlığı’na gömüldü.
Bu mezarlık 1950’li yıllarda kaldırılınca Carl Humann’ın kemikleri o yıllarda Arkeoloji Müzesi’nin deposu olarak kullanılan Agios Voukolos Kilisesi’ne kaldırıldı. Dönemin Alman Başbakanı Konrad Adenauer, 1954’de Ankara’yı ziyaret ettiğinde Başbakan Adnan Menderes’ten Humann’ın kemiklerinin, Bergama Sunağı’nın yanına gömülmesini rica etti. Adenauer’in ricası yerine getirildi. Carl Humann bugün, kaçırdığı Zeus Sunağı’nın asıl olması gereken yerinde yatıyor.

Yazının devamı...

İlk Atatürk Anıtı hangisi?

19 Mayıs 1919’un 100. yılını coşkuyla kutladık. Kutlamaların merkezi doğal olarak Samsun’du. Tam yüz yıl önce 19 Mayıs’ta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve erat da dahil olmak üzere beraberindeki 48 kişinin, Bandırma Vapuru’ndan inip kurtuluşa doğru ilk adımlarını attığı yer Samsun Tütün İskelesi’dir.
İskelenin çok yakınındaki Atatürk Parkı’nın içinde, şaha kalkmış atın üzerinde tasvir edilmiş muhteşem bir Atatürk heykeli vardır. Heykelin hemen önündeki caddeye de heykeli yapan sanatçının ismi verilmiştir.
Heinrich Krippel...
Mustafa Kemal Atatürk’ü “Atatürk öyle bir insandır ki, hayali değildir. İstediğini bilir, bildiğini yapar, yapamayacağı bir şeyi de istemez” sözleriyle anlatan Heinrich Krippel, ‘Onur Anıtı’ adıyla bilinen Samsun’daki Atatürk heykelinin 15 Ocak 1932 tarihindeki açılışında yaptığı konuşmada da eserini, “...gururlu bir şekilde Batı’ya ve çok uzaklara dikilen bakışları azim dolu gözleriyle, şahlanan atın üzerinde Atatürk dimdik bir şekilde oturuyor. Bu oturuşta korkusuzluk, kolun kılıca uzanışında ise Türklüğün gücü vardır” sözleriyle yorumlamış.

Krippel’in eserleri

Samsun’daki Atatürk heykeli, Krippel’in Türkiye’de bulunan çok sayıdaki eserinden sadece biridir. Birkaçını sıralayalım...
Sarayburnu Atatürk Anıtı (3 Ekim 1926): İstanbul Belediyesi tarafından diktirilmiştir. Anıtın açılışını o dönemin belediye başkanı, Şehremini Muhittin Bey (Üstündağ) muhteşem bir törenle yapmıştır.
Konya Atatürk Anıtı (29 Ekim 1926): Belediye Reisi Kazım Bey’in önderliğinde Atatürk’ten izin alınarak yaptırılmıştır.
Ankara Zafer Anıtı (24 Kasım 1927): O günkü adıyla Hâkimiyet-i Milliye olan Ulus Meydanı’nda Yeni Gün gazetesinin sahibi Yunus Nadi Bey’in önderliğinde ve halkın maddi katkılarıyla, Hazine’den hiç para almadan yaptırılmıştır.
Büyük Utku Anıtı (24 Mart 1936): Afyonkarahisar’ın simgesi durumundaki bu heykel 1922 Başkumandanlık Savaşı anısına yapılmıştır.
Yukarıda sıraladıklarımızın dışında Heinrich Krippel’e ait, irili ufaklı başka Atatürk anıtları da vardır. Bunlardan biri de İzmir Bornova’da Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Fakültesi Bahçesi’nde bulunan Atatürk Anıtı’dır.

Bornova’daki kitabe

Bu bilgilerin üzerine şimdi asıl meramımızı anlatalım...
Hemen hemen bütün kayıtlarda 3 Ekim 1926 tarihinde açılışı yapılan, Sarayburnu’ndaki Atatürk Anıtı’nın Türkiye’deki ilk Atatürk anıtı olduğu söyleniyor.
Bornova’daki Atatürk Anıtı’nın üzerinde bulunan kitabe ise aynen şöyle: “Türkiye’nin büyük dâhi ve halaskârı, Türk çiftçisinin ulu rehberi, Cumhurreisimiz büyük Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin İzmir Ziraat Mektebi’ni teşrifleri hatıra-i şükranıdır. Haziran 1926.”
Tarihler belli. Sizce Türkiye’de açılışı yapılan ilk Atatürk anıtı hangisidir?

Yazının devamı...

Yüz yıl önce bugün İzmir’in zor günleri

Tam yüz yıl önce bugün, yani 15 Mayıs 1919’da İzmir, tarihinin en sancılı gününü yaşadı.
Kentin, Yunan kuvvetleri tarafından işgal edileceği söylentisini duymayan kalmamıştı. İzmir Körfezi ve çevresindeki İtilaf Devletleri savaş gemileri de bu söylentiyi doğrularcasına iyice kalabalıklaşmıştı.
İzmir Vali Vekili Nurettin Paşa’nın, durumu Harbiye Nezareti’ne bildirmesine ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın (Çakmak) bir Yunan çıkarmasının kuvvetli ihtimal olduğu şeklindeki uyarısına rağmen hükümetten gelen cevap, çıkan söylentilerin aslının olmadığı yönündeydi.
Ancak söylentilerin boş olmadığı, 14 Mayıs 1919 günü müttefik kuvvetler adına Amiral Calthorpe tarafından gönderilen ve üzerinde “Ekselansları İzmir Valisi’ne” yazılı zarfın içindeki bir notayla ortaya çıktı. Orijinali Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri’nde bulunan ve değerli dostum Mustafa Üzel’in kişisel bloğunda yayımladığı nota aynen şöyle:

3 yıl 3 ay sürdü

14.Mayıs.1919
Ekselansları
1. Türkiye ile yapılan mütarekenin 7. maddesine dayanarak, müttefik hükümetlerce İzmir’in Yunan askeri tarafından işgaline karar verildiği hususunda sizi bilgilendirmek zorundayım.
2. Yukarıdaki karar, Osmanlı Hükümeti’ne bildirilmiştir.
3. Bu güçleri taşıyacak olan vasıtaların da yarın, 15 Mayıs’ta yerel saatle sabah 08.00’de İzmir’e varacakları tahmin edilmektedir ve karaya çıkma işlemi derhal başlayacaktır. Yunan bahriye müfrezeleri, birliklerin yapacağı çıkarmaya hazırlık olmak üzere iskeleleri ve çevrelerini işgal etmek maksadıyla sabah saat 07.00’de karaya çıkacaklardır.
4. Muhtemel talihsiz hadiselerin vuku ihtimalinden sakınmak amacıyla Yunan askeri makamlarının Türk birlikleriyle ilgili kararlarını bildirmelerine kadar bu birliklerin yarın sabah kışlalarında kalmalarını talep ediyorum.
Gümrük ve Punta çevresindeki Türk birliklerinin sabah saat 07.00’den önce çekilmeleri ve merkezi kışlada toplanmaları gerekmektedir.
5. Bu şekildeki bir hadisenin, heyecanı artıracağını ve İzmir ile etrafındaki bölgelerde telaşa ve huzursuzluğa sebep olabileceğini ekselansları da şüphesiz gayet iyi bilmektedir.
Bu sebeple sükûnetin sağlanması maksadıyla emrinizdeki her türlü vasıtayı kullanmanızın şart olduğuna ciddi bir şekilde dikkatinizi çekerim.
Telgraf ofisi, hiç kimsenin iç kesimlere telaş yaratacak haberler gönderememesi amacıyla yarın sabah erken saatte bir İngiliz deniz müfrezesi tarafından işgal edilecektir. Bu uygulama, resmi Türk telgraflarının sansürden geçirilmeleri şartıyla gönderilmelerini engellemeyecektir.
6. Şu anda limanda bulunan güçlü müttefik filosunun mevcudiyetinin, caydırıcı etkiyi yerine getireceğine inanıyorum.
Amiral Calthorpe
İngiliz Başkomutanı
İtilaf Devletleri’nin notasını içeren bu mektupla başlayan İzmir’in zor günleri, 9 Eylül 1922’ye kadar tam 3 yıl 3 ay 3 hafta ve 3 gün sürdü.
Allah, bir daha böyle zor günler yaşatmasın.

Yazının devamı...

Bozkır çocuklarının umutları

1942 ile 1950 yılları arasında kullanımda olan 10 liranın arka yüzünde bulunan üç Yörük kadını gravürünün ilginç bir hikâyesi vardır. Tıp doktoru Prof. Albert Eckstein, Nazi Almanya’sının zulmüne uğrayan, Yahudi asıllı bilim adamlarından biridir. 1935 yılında ‘Adolf Hitler’ imzalı bir mektupla görevinden azledilen Eckstein, başka ülkelerden de davet almasına rağmen Türkiye’ye geldi ve Ankara Numune Hastanesi’nde çalışmaya başladı. Göreve başladığının birinci gününde dönemin sağlık bakanı Refik Saydam’la tanıştı. Saydam, Eckstein’dan Türkiye’yi köy köy dolaşarak çocuk sağlığı ve hastalıkları konusunda bir rapor hazırlamasını istedi.

Albert Eckstein, eşi Erna Hanım ve genç bir doktor olan asistanı Selahattin Bey’le birlikte 1937 ve 1938 yıllarında Orta, Güney ve Batı Anadolu’da 25 il ve sayısız köyde tetkiklerde bulundu. Eckstein, bu tetkikleri yaparken fotoğraf çekmeyi de unutmadı. Büyük bir arşiv oluşturdu. Onun çektiği fotoğraflardan biri, yazımızın başında söz ettiğimiz, 1942 yılında tedavüle giren 10 liraların üzerine basıldı.
Asistanı Selahattin Bey, o günlere dair anılarında Eckstein’ı “Eckstein, köylere yaptığımız bu ziyaretler sırasında, bugün İstanbul’daki Alman Arkeoloji Enstitüsü’nde görülebilecek yüzlerce fotoğraf çekti. Bu resimlerden Kuzeybatı Anadolu’da yer alan Bolu vilayetine bağlı Bürmük köyünde çekilen bir tanesi, 1942’de tedavüle giren 10 Türk lirası banknotuna basıldı. Bu aynı zamanda bir Türk lirasının üzerinde yer alan ilk kadın resmi olması açısından da önemliydi” sözleriyle anlatır.

Akar’ın değerli kitabı

Albert Eckstein’ın Anadolu köylerinde çocuk sağlığı üzerinde yaptığı bu tetkikler sırasında Selahattin Bey’den başka iki asistanı daha olur. Biri dönemin Manisa Valisi Dr. Lütfi Kırdar’ın, henüz birkaç aylık doktor olan yeğeni İhsan Bey, diğeri de yine gencecik bir doktor olan Sabiha Hanım’dır.
Eckstein’ın önderliğinde bu ekibin yaptığı çalışmalar, yıllar boyunca Türkiye’nin çocuk sağlığı politikalarına yön vermiştir.

Albert Eckstein, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, 1949 yılında yaptığı çalışmalarla, büyük izler bırakarak Türkiye’den ayrıldı. Asistanı Dr. Selahattin Bey, Eckstein’dan edindiği tecrübelerle, kuruluşundan emekli olduğu güne kadar Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi’nde, emekli olduktan sonra da özel muayenehanesinde İzmirlilere şifa dağıtan Dr. Selahattin Tekand’dı. İzmir’in efsane doktoru, benim, eşimin ve on binlerce İzmirlinin ‘doktor dedesi’ Selahattin Tekand, 1999 yılında vefat etti. İzmirliler, doktor dedelerini hiç unutmadı.
Eckstein’ın Manisa’da tanıştığı diğer asistanı İhsan Bey de, kendisinin ardından Ankara’da Hacettepe Çocuk Hastanesi’ni ve daha sonraki yıllarda da Bilkent Üniversitesi’ni kuran İhsan Doğramacı’ydı. Asistan Sabiha Hanım da, mesleğinin ilerleyen yıllarında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ana Bilim Dalı’nı kurdu ve İzmir’in unutulmaz Sabiha Cura Özer Hoca’sı oldu. Nurlarda uyusunlar.
Prof. Dr. Nejat Akar’ın ‘Bozkır Çocuklarına Bir Umut’ kitabı, Albert Eckstein’ın Türkiye günlerini anlatır. Okumalısınız...

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.