SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Demokrasinin neresindeyiz?

Seçilmiş başbakan, bakan ve milletvekillerimize reva gördüğümüz muamelenin, dünya demokrasi tarihinde başka bir örneği yoktur. Sözde bir mahkeme sonucunda da Başbakanımızla birlikte iki bakanımızı asmış, onlarca bakan ve milletvekillerini de çeşitli cezalara çarptırmayı maharet bilmiştik.

Bu kepazelikle yetinmemiş; ayrıca, bu uğursuz (meşum) günü bayram ilan etmiştik.

Halbuki elimize hiçbir şey geçmemişti ama çok şeyler kaybetmiştik. Çeyrek asır sonra kendilerine iade-i itibarda bulunabildik; naaşlarını, atılmış oldukları çukurlardan çıkartıp, kendilerine anıtmezarlar yaptık.

Şehit Adnan Menderes ve arkadaşlarının ruhları aramızda ve belli ki birilerini ebediyete kadar rahat bırakmayacak.

Tabiatıyla, kaybeden ülkemiz, ülkemiz insanı ve ülkemizin sahip olmaya çalıştığı demokrasi oluyor. Bugün hâlâ sağlıklı ve kâmil manada bir demokrasiye sahip değilsek, bunun sebebi işte o darağaçlarıdır.

Zira o darağaçları yalnızca merhum Menderes ve arkadaşları için dikilmemişti; bütün bir ülkenin geleceği için dikilmişti. İpte sallananlar, başbakan ve bakanların yanı sıra, ülkemizin demokrasisiydi. Milli iradenin ta kendisiydi.

Nitekim o darağaçları, sonra gelen her başbakanın kâbusu olmuştur.

Ve yine belli ki hiç ibret alınmıyor ve tarih mütemadiyen tekerrür ediyor. Bizde, Mısır’da ve dünyanın muhtelif yerlerinde.

İpin ucu p..tun elinde olunca, hem bizde ve hem de dünyanın muhtelif yerlerinde daha çok demokrasicilik oyunu oynanır.

Vaktiyle bizdeki darbeyi de ABD yapmıştı, daha sonraları Mısır’dakini de. Bizde, demokrasiyi katlederek adına ‘Hürriyet ve Demokrasi Bayramı’ dedi; Mısır’da da, halkın seçtiğini alaşağı edip, yerine zorla getirdiği zorba yönetime ‘meşru’ dedi.

Evet, dünyanın jandarmalığını yapan ABD’ye göre Mısır’daki darbe yönetimi meşrudur. Daha açık ifadesiyle, dünyanın neresinde olursa olsun ve rejim olarak hangi adı taşırlarsa taşısın, ABD’ye uşaklık eden her sistem meşrudur.

Dikkat ediniz, darbecilerin zihniyetleri hep aynıdır. Son derece korkaktırlar, en çok da ölümüne sebep olduklarının ruhlarından korkarlar.

Nitekim ne Menderes ve arkadaşlarının ve ne de Mursi’nin cenazelerini ailelerine teslim etmediler, edemediler.

Mısır da tıpkı bizim gibi, bir gün demokrasiye geçtiğinde, Mursi’nin kıymetini anlayacak ve ondan af dileyecektir ama...

Şairin dediği gibi; “Hiç ibret alınsaydı, tarih tekerrür mü ederdi!”

İbret alınmıyor ki darbe heveslileri her an tekerrür
için aportta beklemekte!

Yazının devamı...

Demokrasinin kıymetini bilelim!

Bakınız; Mısır’ın seçimle iş başına gelmiş yegâne lideri Muhammed Mursi, topu topu 11 ay iktidarda kalabildi ve en yakını General Sisi tarafından alaşağı edilip zindana atıldı.

Ve o zindan hayatında yargılanırken, mahkeme salonunda kafes içinde kalp krizi geçirdi. Kimseye müdahale ettirmediler ve herkesin gözleri önünde can çekişerek şehit oldu.

Aynı badireleri bizim demokrasimiz çok acı bedeller ödeyerek atlattı. Üstelik her on yılda bir demokrasimiz kesintiye uğratıldı ve tabir caizse siyaset ve siyasiler pırasa gibi doğrandı.

60 İhtilali’nde bizim de Yassıada zindanlarımız siyasilerle dolup taştı. Adına ‘yüksek’ denilen, gerçekte çukur olan uyduruk bir mahkemenin özeti, tarihe kara bir leke olarak geçen şu cümle idi: “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!”

Ne denebilir ki? Dün olduğu gibi, bugün de ve hatta yarınlarda da: “Zalimler için yaşasın cehennem!”

Dikkat edilirse, tüm darbelerde cezalandırılanlar siyasilerden ziyade millettir. Zira o siyasileri mevcut makamlara taşıyan milletin ta kendisidir. Öyle ya, hiçbir siyasi kendiliğinden vekil, bakan ya da başbakan, başkan olmaz, olamaz. Millet tarafından sandıktan seçilerek gelirler.

Şu halde; gerçekte cezalandırılan, zindanlarda çürütülen ve hatta darağaçlarında sallandırılan millettir. Milletin iradesidir. Yani tek kelime ile demokrasidir. Çünkü millet hizmetten mahrum edilmiştir.

Demokrasilerde iktidarlar sandıkla gelir, sandıkla giderler. Demokrasinin diğer rejimlerden farkı ve en güzel yanı da budur: Seçimle gelip, seçimle gidebilmek ve seçimle gidenin tekrar seçimle gelebilmesidir.

Neticede İstanbul için bir belediye başkanı seçtik; atla deve değil! Nitekim daha önce de her biri Anadolu illerinden daha büyük olan İstanbul’un 39 ilçesinin belediye başkanlarını seçmiştik.

İşleri abartmakta ve bağlamından koparmakta üzerimize yok. Sanki İstanbul’a belediye başkanı değil de, ölüm-kalım savaşı veriyorduk!

Son 25 senedir İstanbul’u AK Partili belediye başkanları yönetti, ondan önce de onlarca sene başka partililer yönetti. İyi yönettiler veya kötü yönettiler; mühim olan milletin hakemliğine başvurmak, milletin verdiği karneyle sınıfı geçmek veya sınıfta kalmaktır.

Mahkeme kadıya mülk değildir; 25 senedir İstanbul’u AK Partili belediye başkanları yönetiyordu. Dile kolay, çeyrek asır; insan her gün bal yerse bıkar. Nitekim İstanbul halkı da bıktığını gösterdi ve CHP’li aday Ekrem İmamoğlu’nu tercih etti.

Böylece CHP için iktidar olabilmenin yolu da açılmış oldu. Çünkü AK Parti’yi merkezi yönetime taşıyıp iktidar yapan, öncelikle İstanbul belediyelerinde sergiledikleri olağanüstü hizmet anlayışıdır.

Aynı performansı gösterme sırası CHP’de; bize düşen tebrik etmek ve başarı dileklerimizi sunmak.

AK Parti niçin kaybettiğinin muhasebesini yapıp, kendine çekidüzen vermeli; CHP de elde ettiği bu şansı iyi değerlendirmeli ve bu tarihi fırsatı kaçırmamalıdır.

Sonuçta; sandıkla her şey güzel, gelmek de güzel, gitmek de. Yeter ki her iki taraf da gerekli dersleri çıkarsın ve millete hizmet yolunda yarışsın.

Yazının devamı...

Seçim ve İstanbul

CHP, oyların yeniden sayılmasına mani oldu ve bunun sonucu olarak biz İstanbullular yeniden sandığa gidiyoruz.

İstanbul her bakımdan Türkiye’nin özetidir. İstanbul’un 39 ilçesinin 25’inde AK Partili ve MHP’li belediye başkanları görev başındadır. 14 ilçenin belediye başkanı CHP’lidir.

310 kişilik İstanbul Büyükşehir Meclisi’nde AK Parti 180 sandalyeye, CHP ise 123 sandalyeye sahip. Böylesine bir meclis aritmetiğine sahip İstanbul’da, şayet seçimi CHP’li aday Ekrem İmamoğlu kazanırsa, yönetimde ‘topal ördek’ olacak, yani gerekli önemli kararları belediye meclisinden geçiremeyecek. Zira temsil ettiği partinin üye sayısı buna imkân vermiyor.

Ayrıca İstanbul gibi bir metropolün devasa projelerinin birçoğu merkezi yönetimle (Ankara-Hükümet) ilintilidir. Tüm alt ve üst yapı bakanlıklarının ışık vermediği bir İstanbul karanlıkta kalmaya mahkûmdur.

Tayyip Erdoğan İstanbul’da belediye başkanıyken, merkezi yönetimde rakip partilerin koalisyon hükümeti vardı. Erdoğan İstanbul’a gerekli yolları, Karayolları Genel Müdürlüğü’ne yaptıramadı. Merkezi hükümetin yapması gereken tüm projelerine mani olundu.

Faturanın ona veya buna çıkarılması mühim değil; sonuçta İstanbul ve İstanbullu kaybetti.

Mesela, merkezi hükümette AK Parti olmasaydı, İstanbul’a Marmaray, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli, Kuzey Marmara Otoyolu ve İstanbul Havalimanı yapılabilir miydi?

Hangi siyasi partide olursa olsun, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu denli devasa projelerden bir tekini bile yapamazdı.

Yapamayınca da İstanbul kilit olurdu, yalnızca trafik yönünden yaşanmaz hale gelirdi.

İstanbul’un başta gelen sorunları trafik, kentsel dönüşüm, dikey mimari ve inşaat, çevre (park ve yeşil alan), işsizlik, güvenlik, vb.

Şimdi sorarım size: Bu sorunlardan hangi birisini, belediye meclisinde çoğunluğu olmayan ve merkezi hükümette partisi bulunmayan (iktidar olmayan) bir belediye başkanı tek başına çözebilir?

Görüldüğü üzere, tüm sorunlar, hep birlikte el ele verilerek çözülebilecek boyuttadır ve tabir caizse tek başına kalan belediye başkanlarının boyunu aşar.

İstanbul’a ve İstanbulluya hizmet edebilme açısından bakıldığında, adaylar arasından Binali Yıldırım’ın öne çıktığı görülür. Binali Yıldırım’da hem onca devlet umuru görmüşlüğü var ve hem de başta İstanbul olmak üzere, Türkiye’nin dört bir yanındaki eserlerde onun alın teri ve imzası var.

Sürat çağında İstanbul’un daha fazla vakit kaybetmek lüksü yoktur.

Binali Yıldırım’ı ta İDO genel müdürlüğünden beri tanıyoruz. Denize sırtını dönmüş İstanbul’u aldı ve oradaki deniz ulaşımını dünyanın en iyileri arasına soktu.

Ulaştırma Bakanlığı ve Başbakanlığındaki hizmetleri malum; her biri tarihe geçen, Türkiye’nin yüz akı projeleri.

Bu denli engin bir tecrübe ve hizmet aşkı göz ardı edilmemeli.

Karar İstanbulluların!

Yazının devamı...

Dağ fare doğurdu

Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu’nun bir araya gelip, soruları cevaplamaya çalıştıkları TV programını dikkatle izledim.

2.5 saate yaklaşan programın çoğu 31 Mart seçimlerinin şaibeli olduğu tartışması üzerine geçti.

Yıldırım, “Oylar yeniden sayılsaydı yeni bir seçime gerek kalmazdı; buna CHP mani oldu” dedi.

İmamoğlu ise oturumun, bu can alıcı sorusunu “Oyların tekrar sayılmasını istedik ama CHP istemedi yorumu tamamıyla yanlış yorum” diye yanıtladı.

Belli ki birinin ak dediğine diğeri kara diyordu.

İlk soruya verilen bu cevaptan anlaşılacağı üzere, tartışma samimiyetten uzak inkâr ve algı üzerine bina edilecekti. Nitekim öyle de oldu.

Ayol! Oyların tekraren sayımını CHP de istemiş olsaydı il seçim kurulu o ‘hukuksuz karar’ı verip başlayan sayımları neden durdursundu? CHP’nin talebi üzerine böyle bir cevap verildi.

AK Parti de bundan dolayı YSK’ya ‘olağanüstü itiraz’da bulundu.

“Oyların tamamı sayılsaydı ne mi olacaktı?” sorusuna Yıldırım şu cevabı verdi: “Tamamı sayılsaydı ne olacaktı? Sonuç değişecekti. Biz bunu Maltepe’de gördük. Maltepe’de tamamı sayıldı Ekrem Bey’in kazandığı oylar bizim kazandığımız oylar arasındaki fark 808 oy. Bin seksen sandıkta. Bunu 39 ilçeye yayın sonuç ortaya çıkıyor açık ara seçim bizim lehimizde olacaktı. Velev ki Ekrem Bey’in lehine olsun. Bizim istediğimiz ortadaki şüpheler, şaibeler, yolsuzluklar, özensizlikler kalksın ve bir daha bu seçim tekrarlanmasın, biz bunu istedik. İstanbul halkını düşünerek bunu istedik. Maalesef bu konuda beklediğimiz anlayışı göremedik.”

Moderatörün, “Nasıl olur da aynı zarfın içinden çıkan 4 pusuladan 3’ü geçerli 1’i geçersiz sayılır?” sorusuna İmamoğlu, Zati Sungur’u aratmayan bir gözbağcılıkla yanıt vermeye çalıştı. Cebinden 20 TL çıkardı ve “Nasıl olur da bu 20 liranın 15 lirası sağlam, 5 lirası geçersiz olur?” dedi.

Yıldırım ise, “Bu tamamen bir aldatmacadır. Dört ayrı pusula var ama itiraz edilen büyükşehir belediye başkanlığı oyu. İlçeler içinde itiraz var mı? Var. Maltepe için MHP, Büyükçekmece için AK Parti, Sancaktepe için CHP. Yani CHP niye Sancaktepe için itiraz etti, neden tamamını saydırdı? Demek orada bir şüphesi var. İTİRAZ OLAN OY PUSULASI SAYILIR. Bu, bu kadar basit bir iştir. 4 pusulanın 3’ü temiz, 1’i neden çalındı gibi bir çarpıtmanın anlamı yok.”

Ekrem İmamoğlu “Valiye hakaret ettiniz mi?” sorusuna da “Hakaret etmedim, basitleşmiştir demek hakaretse, hakaret. Ama hakaret etmedim. Bu süreç çok nettir…”

Oysa TV kanalları olayın görüntülerinin ham bantlarını (montaj ihtimali olmayan) sürekli yayınlıyor ve orada devletin valisine ‘İt’ dediği aşikâr.

Binali Yıldırım da “Ekrem Bey yalan kelimesine kızıyor onun yerine doğru söylememeyi alışkanlık haline getirdi diyorum. İnkâr etmekle millete de yalan söylenmiştir. Sadece validen değil milletten de özür dilemelidir” dedi.

Sonuç olarak, yayından beklenen performans çıkmadı. Her iki aday da eski söylediklerini tekrarlamakla yetindi. Zira programın formatı yanlış kurgulanmıştı. Sunucu, bu işin acemisiydi ve heyecanlıydı. Cevabı 3 dakikayla sınırlandırmak konuların irdelenmesine imkân vermedi.

Ekrem İmamoğlu her zamanki gibi hayali vaatlerini sıralarken, Binali Yıldırım yapacaklarına yaptıklarını referans gösterdi.

Programın en iyi tarafı kişilerin yıllar sonra bir araya gelip, medeni şekilde tartışmasıydı.

Yazının devamı...

Oyların yeniden sayılmaması

Yıllardır bir seçimden diğer bir seçime yuvarlanıyoruz.

Ekonominin durumu ortada. Piyasalar, ‘Seçimler hele bir bitsin!’ bekleyişinde.

Seksen vilayetin oyunu bir günde sayıp, belediye başkanlarını, belediye meclis üyelerini ilan ettik. 81. İl olan İstanbul’da takılıp kaldık. Daha doğrusu İstanbul’da kullanılan 10 milyon dolayındaki oyu yüzümüze gözümüze bulaştırdık.

Belli ki birileri katakulli yaptı, diğerleri, ya bön bön baktı ya da seyretti. Her halükarda milletin verdiği oylar iç edildi. (Ben iç diyorum, siz diğerini anlayabilirsiniz)

Oysaki AK Parti, İstanbul’daki tüm oyların yeniden sayılması için, gerekli müracaatı yapmıştı. Bu başvuru CHP’yi ayaklandırdı. Genel Başkan Yardımcıları (Seyit Torun, Oğuz Kaan Salıcı) ve İl Başkanının (Canan Kaftancıoğlu) bulunduğu, CHP heyeti süratle adliyeye geldi.

Mesai saati bitmiş olmasına rağmen, İl Seçim Kurulu Başkanı ve iki hâkim üye (Müberra Gürdal, Fatma Nigar, Nihal Koç) saat 20:10’da adliyeye geri döndü.

CHP’li heyet il seçim bürosuna giderek, oyların yeniden sayımının durdurulmasına yönelik itiraz dilekçelerini verdiler. Gürdal ve iki hâkim üye, dilekçeyi işleme aldı ve aynı gece yasalara aykırı olarak; yedi ilçede başlamış olan sayımı durdurdu. (298 Sayılı Seçim Kanunun 100. Maddesi: ‘… oyların sayımı ve dökümüne derhal başlanır, açık ve aralıksız yapılır. Yapılacak şikâyet ve itirazlar işi durdurmaz.’)

Bu açık hükme rağmen, Türkiye seçim tarihinde bir ilk gerçekleşti; gece vakti adliyeye gelen hâkimler başlamış olan oy sayımını durdurdular.

Binali Yıldırım’ın ifade ettiği gibi: ‘Oylar yeniden sayılırken, CHP il başkanı gitti, gece yarısı il seçim hâkimleri ile bir araya geldi ve beş dakikada karar çıkardı. Bizim arkadaşlarımız kapılardan içeri giremediler.’

Binali Yıldırım’ın bu ifadesi; AK Partinin iktidar olmasına karşın muktedir olmamasının itirafı değil de nedir?

Malum, bu kararı imzalayan il seçim kurulu başkanı istifasını verip görevinden ayrıldı.

CHP yok diyor ama CHP ile İstanbul il seçim kurulu arasında bir iş birliği olmuşsa mutlaka araştırılmalı ve ilgililer yargıda hesap vermelidir.

Sayımın yapıldığı gecede, CHP’nin acullüğü nedendir?

Oyların yeniden sayılmasını neden istememiştir?

Şayet bir katakulli yoksa ve seçimi analarının ak sütü gibi kazanmışlarsa, oylar bir değil bin defa da yeniden sayılsa sonuç değişmeyecek ve CHP’nin lehine olacaktı.

Neden itiraz edip yeniden sayıma imkân vermediler; anlamak mümkün değil.

Hem oyların yeniden sayımına mani olacaksın hem de seçimin mağduru benim diye ortaya atılacaksın.

Kel başa şimşir tarak!

Bakınız; oylar yeniden sayılabilseydi AK Partinin Yüksek Seçim Kuruluna ‘Olağanüstü itiraz’da bulunmasına gerek kalmayacak ve seçimler yenilenmeyecekti.

İl Seçim Kurulunun ‘saydırmama’ kararından sonra mecburen YSK’ya başvuruldu o da bunca yanlışlığı görüp seçimi yenileme kararı aldı.

Bunca emeğe zaman israfına, mali külfete değer miydi?

Bu millete yazık günah değil mi?

Delinin teki kuyuya taş atıyor, kırk akıllı o taşı çıkarmak için çaba harcıyor.

Bir gecelik iş, çığırından çıkarılıp koskoca memleket durma noktasına getiriliyor.

Ört ki ölem!

Yazının devamı...

Seçim Anadolu’ya taşındı!

İstanbul seçiminin İstanbul seçimi olmaktan çıkacağı belliydi. Çünkü İstanbul, Türkiye’nin maketidir. Zira 81 vilayet bu şehre göç vermiş ve vermeye devam etmektedir. Ordu, Sivas, Kastamonu, Trabzon, Rize gibi öyle şehirler var ki kendi nüfuslarından fazlası İstanbul’da yaşamaktadır.

Adaylar ve onların temsil ettikleri siyasi partiler de ister istemez Anadolu’yu mesken tuttular. Kanaat önderi, hısım-akraba ve hemşehri markajı İstanbul seçimine damga vurdu.

Sürekli yalnız ve mağdur olduğu ileri sürülen muhalefet adayı (E. İmamoğlu) üzerinden büyük oyunlar oynanıyor. İçeride ve dışarıda yalan üzerine bina edilen kara propagandanın ve algının daniskası yapılıyor. Belli ki E. İmamoğlu belediye başkanı adayı olmaktan çıkarılıp, Tayyip Erdoğan’ın karşısına rakip başkan adayı olarak dikilmek isteniyor.

Yalnız olarak lanse edilen İmamoğlu’nun arkasında gerçekte bütün bir dünya var. Daha açık ifadesiyle söyleyelim: Tayyip Erdoğan’ın devrilmesini kimler istiyorsa, bunların hepsi (yerli ve yabancı) İmamoğlu’nun yanındadır.

Burada gerçekten bir yalnızlık söz konusu olacaksa, gerçek yalnız Binali Yıldırım’dır. Tek başına hem içerideki tüm muhalefete ve hem de dışarıdaki tüm dünyaya karşı mücadele etmektedir.

Ayrıca ortada bir mağduriyet varsa ve bunun sonucunda biri mağdur olmuşsa, bu, oyların yalnızca yüzde onu sayıldığında 15 bin oyunun çalındığı anlaşılan kişi değil midir?

Dedik ya, burası Türkiye’dir ve buradaki piramitler terstir ve bu terslik kimilerinin işine geldiğinden normal addedilmek-tedir!

Ya 120 bin oy alıp da aradaki farkı 15 bin gören- seçimi AK Parti’ye kaybettiren, biz Saadet Partisi’yiz diyenlere ne demeli? Dava olarak iddia ettikleriyle yaptıkları taban tabana zıt bir oluşumu iftihar ederek anlatabiliyorlar.

CHP kazansın ama yeter ki AK Parti kazanmasın anlayışı Saadet Partisi’ne ve Saadet Partililere ve iddia ettikleri davalarına ne kazandırır?

Vaktiyle 1973 seçimlerinden sonra kurulan CHP-MSP (Ecevit-Erbakan) koalisyonunu duayen gazeteci Rauf Tamer karpuza benzetmişti; dışı yeşil, içi kırmızı!

Demek ki aradan 46 sene geçmesine rağmen mahut karpuz, tazeliğinden hiçbir şey kaybetmeden aynen duruyor!

Ve yine kendilerinin iddia ettikleri gibi, ‘anahtar’ rolü oynayabiliyorlar. Ama nedense bu uğursuz anahtar açmaya değil de hep kapatmaya memur!

Kurt siyasetçi Süleyman Demirel’e kurmayları seçim öncesinde değerlendirme yaparken, rakip partilerin durumu ve onlardan nasıl oy devşirilebileceği anlatıldığında, Demirel, “O hesapları bırakın, herkesin oyu kendinindir. Biz kendi oyumuza sahip çıkalım, kendi seçmenimizi sandığa taşıyalım, yeter!” derdi.

AK Parti’nin ‘kendi seçmeni’, sandığa gitmeyen ‘küskünler’dir.

Şu halde, AK Parti’nin birinci önceliği kendi evinin içini ve önünü temizlemesidir; ‘küskünler’i yeniden kazanmasıdır.

İşin tuhafına bakın ki küskünlere verilecek ayar da yine Anadolu’dan yapılmak zorundadır.

Yazının devamı...

Kendini bitirdi!

CHP’nin İstanbul Büyükşehir adayı Ekrem İmamoğlu’nu düne kadar kimse tanımıyordu. İstanbul’un Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’na hasbelkader getirilmişti. Hasbelkader dememizin sebebi, İmamoğlu önce başka partilerin kapısını çaldı, yüz bulamayınca CHP’de karar kıldı.

Beylikdüzü ilçesinde gayet başarısız bir belediyecilik sergiledi. Zira bizzat kendisi de müteahhitti ve diğer müteahhitlerle el ele vererek, bu güzide beldeyi de betonlaştırarak çığırından çıkardı.

Beylikdüzü’nde ikamet eden birisi olarak söylüyorum: İstanbul’daki belediyecilik tamamen inşaat rantına dayalıdır ve bu ranttan en büyük nasibini alan ilçelerin başında Beylikdüzü gelmektedir.

Zaten E-5’ten geçen herkes, yolun iki tarafındaki ilçelerin (Beylikdüzü-Esenyurt) nasıl betonlaştırıldığını, doğru dürüst yolu ve altyapısı bulunmayan beldenin dikey mimariyle nasıl yaşanılmaz hale geldiğini görüyor ve sebep olanlara lanet ve beddua etmeden yapamıyor.

Hangi akla hizmettir bilinmez; Beylikdüzü’nü perişan eden bu kişi mükâfatlandırılarak İstanbul Büyükşehir’e aday yapıldı.

Meğerse aranan kanmış. Tıpkı Ekmeleddin İhsanoğlu ve Abdullah Gül gibi, sağdan bulunup Erdoğan’a karşı kullanılmak üzere kurgulanan kişiymiş.

İç ve dış çevreler derhal algı operasyonlarına girişti, malum kişi parlatıldıkça parlatıldı. Bunca algıya, belli ki kendi de dayanamadı ve “Ben neymişim!” diyerek havalara girdi.

Kuzu postuna bürünerek üstlendiği rolünü fazla sürdüremedi; zira şöhreti her bünye kaldıramazdı.

Nitekim kaldıramadı da... Çekirge bir sıçradı, iki sıçradı sonunda yakayı ele verdi.

Bir yandan musakka olgusu oluştururken, diğer yandan özel uçaklarla seyahat edip, hakkı olmayan VIP’i kullanmayı zorlaması ve buna mani olmak isteyen devletin valisine ‘it’ demesi tılsımı bozdu.

Eden kendine eder ve her kaptan içindeki sızar. İmamoğlu’nun kabından da içindeki sızıyor.

Hem de bizzat kendini helak edercesine!

Daha sonra basın toplantısı yaparak söylediği, “Vali bize tuzak kurdu, bizden özür dilemelidir!” sözü ise, pişkinliğine tüy dikmiştir. Küfreden kendisi, özür dilemeyi bekleyen de!

Halbuki sen, halka, halkın oyuna talipsin; hakkın olmayan VIP’i zorlamanın manası var mı? Hem VIP’te halk ne arasın?

Pontus ifadesini kullanan Yunan gazetecinin üzerine gideceğine, bu ifadeye neden cevap vermiyorsun diyenleri, “Bana ve hatta daha ileri giderek Trabzonlulara Pontus dediler!” diye algı oluşturmaya yeltendin. Pişkinliğin bu kadarına pes doğrusu!

Bu konuda madem bu kadar hassastın; CHP Tekirdağ milletvekili Özcan Aygün Trabzonlulara resmen ve alenen ve üstelik televizyon ekranlarında ve tüm dünyanın gözleri önünde Pontus derken neden sustun?

Halkı aptal sanmayın, halk her şeyin farkında. Adayları adım adım izliyor, değerlendiriyor ve tüm hareketlerini not ediyor!

Onca kamuflaja rağmen, kısa sürede takke düşmüş ve kel görünmüştür. Bundan böyle İmamoğlu ağzıyla kuş tutsa halka yaranamaz.

Ne diyelim; kendi düşen ağlamaz!

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.