Ressam Günseli Kato, “Diyet yaparken sağlığım yerine geliyor. Benim, çalışmadığım zaman sporumu yapıp, diyeti önce alışkanlık sonra da yaşam tarzı haline getirmem lazım” diyor

ÇALIŞIRKEN KURALLAR  SiNiRiMi BOZUYOR

Günseli Kato’nun evinde her yer rengarenk kumaş parçaları, zencefil, kayısı ve takılarla dolu.



Ressam Günseli Kato, “Diyet yaparken sağlığım yerine geliyor. Benim, çalışmadığım zaman sporumu yapıp, diyeti önce alışkanlık sonra da yaşam tarzı haline getirmem lazım” diyor


Bu haftaki konuğum Japonların Osmanlı gelini, mavi saçlı kadın, kıyafetlerinden yaşam şekline kadar sıra dışı bir sanatçı, sınıf kullanmadan ders veren bir üniversite hocası, Topkapı Sarayı Sevenler Derneği Başkanı, birçok sivil toplum örgütünün gönüllüsü ve Aycan’ın biricik annesi sevgili Günseli Kato.
Nişantaşı’nda bir apartmanda girişin iki kat altına iniyorsunuz ve kapı açıldığında başka bir dünyada buluyorsunuz kendinizi. Burası bir atölye, ama aynı zamanda mutfak, aynı zamanda bahçe, aynı zamanda oturma salonu, her yer rengarenk kumaş parçaları, tuvaller, televizyon, avokado, zencefil, kayısı ve cevizler, bir sürü takılarla dolu. Keyifle okuyacağınızı düşündüğüm bu sohbeti işte bu ortamda yaptık.

Günseli, ne güzel bir yer burası.
Teşekkür ederim. Evet, burası Nişantaşı’nın en nadide evlerinden biri. Aynı zamanda kapıları kapattığın zaman dünyayla alakanı kesebilir, kendi hayallerinle baş başa kalabileceğin bir apartman dairesi. Yerin altında olması çok güzel. Ve fare tıkırtıları harika bir şey...

Günseli, bizim seninle bazı denemelerimiz oldu. Bir kısmı kilo kaybı ile sonuçlandı, bazısı sonuçsuz kaldı ve genelde verilen kilolar hep geri geldi. Özetle bu süreçte senin kilolar azalmadı, ama dostluğumuz arttı. Ben sende hep şunu hissettim; sen sınır koymayı, bir programa dahil olmayı istemiyorsun. Öyle mi gerçekten?
Esasında, diyet yaparken sağlığım yerine geliyor. Sabah daha dinç kalkıyorum, ama çalışırken bir şeylerin kuralları olması sinirlerimi bozuyor. Benim, çalışmadığım zaman içinde, sporumu yapıp, diyetimi yapıp, onu bir alışkanlık haline, sonra da yaşam tarzı haline getirmem lazım.
Eğer sabahın beşine kadar resim ya da araştırma yaptıysam, o gün sabahın dokuzunda şehrin bir yerinde, bir toplantım veya üniversitede dersim ya da Topkapı Sarayı’nda toplantım varsa, ben bu tempoya egzersizi ekleyemiyorum. Yeme düzenimi de aynı götüremiyorum. Kurallı yaşamım yok. Ben, 24 saat üreten biriyim ve hakikaten çok yoruluyorum. Vücudum yoruluyor, aslında beynim çok dinç, ama çöküyorum.

“Yorgunum, perişanım” dediğinde. Sana ilk aklına gelen yiyecek ne?
Yiyecek değil, ama içecek var. Limon, zencefil, karanfil, tarçın. Bunları sıcak suyun içinde bardak bardak içmek benim en büyük mutluluğum. Vücut onu istiyor zaten. Mesela, 40’lı yaşlardan sonra çay ve kahve istemiyor vücut. Ben 50’li yaşlardayım. Kafeine ihtiyacım yok. Sigaraya da. Nadiren içmeye başladım. Hiç içmediğim günler oluyor. Toksin istememeye başladı vücudum.

Zencefili çok sevdiğini biliyorum, başka ne var?
Zencefil bana mutluluk veriyor. Bir de Amasya elması. Onu kıtır kıtır yemek büyük keyif. Bir galetayla peynir ve Amasya elması yemek, bana çok büyük bir mutluluk veriyor. Zaman zaman, avokadoya ihtiyacım oluyor. “Ben avokado yemeliyim” diyorum. Vücudumun sesini dinliyorum. Bu kıvırtmak değil. Uydurmak da değil. Bedenin sesini dinleyip, “Sabah ne yemeliyim?” diye sormak lazım.

Sabah uyanıncay, gözlerini kapatıp, kahvaltıyı mı düşünüyorsun? Sen bunu sabah yatakta mı düşünüyorsun?
Evet yatakta. Kalkmadan önce “Ne yemeliyim?” diye düşünüyorum. “Bir su içeyim. Sonra soya sütü. Biraz da yulaf yiyeyim.” Mesela yulafla soya sütü birbirine çok yakışıyor.

Şu anda üniversitede neler yapıyorsun?
Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde ders veriyorum. Çocuklar çok seviyor. O çocuklarla biz müze, sergi geziyoruz. Bir sanatçının yaşamı, sanat nedir? Onu gösteriyorum.

Mutluyken mi çok yersin üzülünce mi?
Ben genelde mutlu olunca yiyorum, ama asıl tatlıya hayır demiyorum. Ekmek alışkanlığım yok. Tatlı alışkanlığım var. Babam, hayatı boyunca, hekim olmasına rağmen tatlıyla beslendi. Son 10 sene içinde cepleri şeker doluydu. Devamlı karamelli şeker yerdi. Baklavaya, tahin helvasına hayrandı. Adamcağızın şekeri bile çıkmadı. Ben ona çekmişim, tatlı seviyorum. Annem senin gibi, inceciktir. 80 yaşında. Dün akşam buradaydı. Üç öğünü dolu dolu yer. Fazla kilosu yok.

Genetik olarak çok şanslısın ne güzel. Kardeşlerin var mı?
İki kız kardeşim var. İkisi de yemeği seven tipler. Kız kardeşim modacı. Ablam diş hekimi. Onun eşi de, oğlu da diş hekimi. Babamla birlikte üç nesil diş hekimi. Onlar karı-koca sağlıklarına çok düşkünler. Bir de bana çok komik gelen oldukça programlı bir hayatları var. Çay içilecek, kahvaltı edilecek saatler, yürüyüş saatleri, bisiklete binme saatleri. İkisi de 60 yaş civarında. Düşünebiliyor musun? Sana anlatamam titizliği.

Ben de böyleyim, çok iyi anlıyorum.
Ama bana komik geliyor. Nasıl dalga geçiyorum... Benim için mümkün değil böyle olması. Mesela, “Cumartesi buluşalım” diyorum. “Ama şekerim, biz o gün Belgrat Ormanı’na gideceğiz” diyorlar. “Gitmeyin o gün” dediğimde, “Olur mu Günseli? Bizim bir programımız var” diyorlar. Eşinin pazar günü bisiklete binme saati var.

Her yerde kuru kayısı, ceviz, zencefil ve avakado var, bunlar vazgeçilmezlerin mi?
Evet ama bir de yoğurt ve soya sütü var. Yemesem bile dolapta yoğurt yoksa, rahatsız oluyorum.


JAPONYA’DA HERKESİN EVİ BALIK KOKAR
Japonya’da ne kadar kaldın?
17 sene.

Peki ya suşi? Japon mutfağının neresinde?
Suşi, yenmiyor ki tahmin edildiği gibi. Sulu tencere yemeği yeniyor. Bizdeki et, tavuk bulyonları gibi, balık bulyonu var. Bilmediğimiz sebzeleri var. Onları kaynatıyorsun. İçinde hem tavuk, hem balık parçaları var.

Balık ve tavuk aynı anda mı pişiyor?
Evet aynı yemeğin içinde bulunabilir, ancak kırmızı et çok pahalı olduğu için daha az yeniyor, bir de domuz eti yiyorlar. Her öğünde turşu var. Bu da bir ritüel. Bir de pirinç.

Meyve yiyorlar mı?
Tabii yiyorlar. Ama, pahalı olduğu için, dört kişilik bir aile bir elmayı dörde bölüp, paylaşıyor.

Japonya’dayken meyveyi özlemiş olmalısın.
Bana kasayla geliyordu. Onlar gibi taneyle almıyordum. Bazen hediye getiriyorlardı. Mesela, bir sergi açılışında. Bir kutu geliyor. Çikolata sanıp, açıyorsun. Bir de bakıyorsun içinde et! Beş parça et. Bir de kuru balık meselesi var.

O nedir?
Sabah kahvaltısında kurutulmuş balık yeniyor. Izgarada onu hafif yumuşatıyorsun. Ondan sonra, ‘çimdik, çimdik’ chopstick’le yiyorsun.

Japon yemeklerini yapmayı öğrendin mi?
Balık kurusunu dışarıdan alıyorsun evde yapmıyorsun. Ancak, balığı ne kadar seversen sev, sabah o kuru balık kokusu dayanılmaz. Bütün evi sarıyor. Pencereleri falan açıyorsun. Zaten, Japonya’da herkesin evi balık kokar. Kızım Aycan da, o balık kokusunu biraz duysun, aşerir gibi “Anne, balık kokuyor, anne balık kokuyor. Canım çok istiyor” derdi.

Kaç yaşına kadar oradaydı, şimdi nerede?
Altı yaşına kadar. Şimdi Hollanda’da. Lahey’de okuyor.


BEDENİM SANATIMIN PARÇASI
Kıyafetlerini nasıl seçiyorsun?
Kıyafetlerim, çok özeldir. Kız kardeşim ünlü bir tasarımcı. Onun kreasyonlarını giyiyorum. Ayrıca, Japon tasarımcılardan giyiniyorum. Ben giyinmeyi seviyorum. Kendime gör ebir tarzım var. Modaya hiçbir zaman uymuyorum. Giyinmek de bir ritüel benim için. Giyinmek de sanatımın bir parçası. Bednimi de sanatın bir parçası olarak kabul ediyorum. Saçım, başım, makyajım. Masanın üzerinde bir ayna var. Ben o aynaya bakarak, yemek yerim.