Son bir haftada düşündüklerim

19 Eylül 2010

Başbakan yuhalamak
Her şeyden önce şu var: Yuhlamak mı, yuhalamak mı? Yuhalayın yeşil ışığı! Bence yuhlamak. Öyle devam edelim. Tarih, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası kapanış seremonisinde başbakanın yuhlandığını kaydetti. Sonra öğrendik ki bu kişiler tek tek tespit edilip hak ettikleri cezaya çarptırılacaktır. Yetmez ama evet! Süper ama ürkek! Kendi adıma bu işin tek bir spor salonuyla sınırlanmasına dayanamam. Şu anda jurnalin zırt dediği yerdeyiz! Herkes şahsen ve münferiden şikayette bulunmalı, bu sürece katılmalıdır! Sayın Başbakan’ım sayacağım kişiler, isminiz geçtiğinde yüzünü buruştururcasına kaşlarını çatan ya da “Boşver ya” diyerek sizinle ilgilenmediğine şahit olduğum kimselerdir. Herkes eşini dostunu benim gibi şikayet etse ülkemiz dünyanın akıl almaz mükemmelikteki yerlerinin bir numarası olur. İsimleri sayıyorum: Kübra Cüceloğlu, Aytuğ Ulupek, Yeliz Gürboy, Aysevil Balıbey ve Kıvanç Tatlıtuğ (isim benzerliği).

Sevilme HakkıHukuk nedir? İnsanın doğuştan getirdiğine inanılan haklarını güvence altına alan kurallar silsilesi değil mi? Yaşama, barınma, çoğalma, korunma vs. Peki sevilme hakkı niçin anayasayla düzenlenmiyor? Buna ihtiyacı olmayan tek bir tanıdığınız var mı? Ya siz? Kendinizi bomb.k hissettiğiniz günlerde D.S.İ.S.M.K.K.M’ye (Devlet Sosyal İşler Sevgiye Muhtaç Kimseleri Koruma Müdürlüğü) başvurup sevilebilmek, motive edilebilmek istemez miydiniz? Sevgisizliğin şikayete bağlı bir suç olduğunu düşleyin. Bu haktan yoksun kalınca mahkemeye gidebildiğinizi hayal edin. Eğer İskandinavlar bunu 10 yıla kadar yapmazlarsa ben de bir şey bilmiyorum demektir.

Lady Gaga
Sanatçı, bildiğiniz gibi MTV Video Müzik Ödülleri törenine çiğ etten yapılma bir kostümle katıldı. Peki niçin Hande Yener’i kuşbaşlı pideden bir tuvaletle, Nihat Doğan’ı erik pestilinden bir sarıkla ya da Kenan Doğulu’yu mücverden yapılma bir frakla sahnelerde görmeyelim? Altına imzamı atacağım nefis bir fikir (Ben sekiz yaşıma kadar altıma imzamı atmışım)!

Annenizin Kızlık Soyadı

Yazının devamı...

DIZZY?

12 Eylül 2010

Türkiye’nin en büyük sorunu öyle ya da böyle, bugün çözülüyor. Bence hepimiz rahatlamalıyız. Çünkü çok şükür başka hiçbir problemimiz kalmadı. Ha bir tane kaldı, onu da ben aşağıda hallediyorum zaten, herkes sakin olsun


İrlandalı bir arkadaşım, yıllar önce misafir olduğu başka bir Türk evinde, bütün ailenin huşu içinde televizyona baktığını görünce merakla ne izlendiğini sormuş. Arkadaşı da ağzını hafifçe büzerek ‘dizzy’ demiş. Ahaha buradaki alegorik mesajı başlığıma taşımasam ölürdüm (Lütfen siz de sözlüğe bakınız)! Bugün referandumu çözüyoruz; şimdi sırada ülkenin ikinci en büyük sorunu var. Behlül Ezel’e transfer oldu mu, Küçük Sırlar’daki etek boyu ne olacak? Daha da önemlisi bu sezon hangi diziye yapışacaksınız? Yapımcılarımız için Türk ve dünya edebiyatından “Beni dizi yap” diye yalvaran bazı eserler seçtim. Sinopsisleriyle birlikte sunuyorum. Trilyoner olmaya hiç bu kadar yaklaşmamıştınız sevgili küçük ve orta ölçekli yapımcılar...

Tutunamayanlar (Oğuz Atay)
Turgut Özben, Selim Işık ve Olric Gündoğan çok yakın üç arkadaştır. Dizi; Selim’in ekonomik sıkıntılar ve bir kız meselesinden ötürü çok bunalıp intihar etmeye yeltenmesi ve Turgut’un son anda onu kurtarmasıyla başlar. Bir kuaför salonu (Ol-Se-Tur Saç Dizayn Sarayı) açan bu üç arkadaşın başında birbirinden komik olaylar geçer. Didaktik olduğu kadar Türk orta sınıfına da dokundurmalarda bulunan her izleyici kendisini sorgulamasa da börek yapmak bile kişinin en derinlerinde bir yerde Afrika’ya hiç gitmemişti ve iyi orta gol getirecekti sevgili Günseli.

Kum ve Köpük ve Avare (Halil Cibran)

Yazının devamı...

FIRTINANIN GÖZÜNDE: AĞUSTOS

29 Ağustos 2010

Simonlar, polemikler, skandallar ve daha niceleri... Geçen ay da tıpkı önceki aylar gibi bir delinin kabuslarından fırlamış gibiydi

Selamlar sevgili okurlarım. Yine çok tatlısınız. Ben kendi adıma en çok dürüstlüğe önem veririm. Siz? Bence artık buluşmalıyız. Bu akşam durumunuz nasıl? Her neyse. İşimi ve özel hayatımı birbirine karıştırmaktan nefret ederim. Ağustos’un bu son Pazar günü, her zamanki gibi geride bıraktığımız ayın kimi olaylarını analiz edeceğiz. Satır başlarında nefes alıyor, zor satırlarda nefes veriyoruz. Tıpkı Ebru Şallı’yla pilates yapar gibi...

- 2010 Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda organize bir sahtekarlık yapıldığı iddia edildi.
Çünkü 2009 KPSS birincisi dahi 120 soruda ful çekememişti. Oysa bu yıl 500’den fazla aday 120’de 120 yaptı. Bu kimselerin bir kısmının akraba, hatta karı-koca olduğu söylendi. ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan bu yönde bir kanaatleri olmadığını açıkladı.
İşte böyle şeyler bir daha yaşanmasın diye sınavın Popstar Alaturka gibi sözlü şeklinde ve canlı yayında yapılmasını öneriyorum. KPSStar Türkiye. “Evet Mevlüt, niçin kamu personeli olmak istiyorsun?” “Küçükken de elime tarak alır, aynanın karşına geçer kamu personeli taklidi yapardım”
- James Cameron Titanic filmini 3 boyutlu olarak tekrar piyasaya süreceğini duyurdu. Ayrıca Avatar’ın da ek sahnelerle yeniden vizyona gireceği belirtildi.

Yazının devamı...

FiNLANDiYA BiR YER!

22 Ağustos 2010

Ahahaha. Tek kelimeyle akırğil. Akıl alır gibi değilin kısaltması. Ben böyle bir aldatmaca görmedim! Newsweek’i bu provokasyon dolu haberinden ötürü kınıyorum. Gittim gördüm, Finlandiya’yla Türkiye’yi mukayese ettim. Öyle ahım şahım bir fark yok. Yine de artısıyla eksisiyle komple bir analiz yapmak zorundayım (Ayrıca Newsweek’in bir diğer çarpıcı bulgusuna göre her Türk çocuğu 12 yaşına kadar Finlandiya’ya Fillandiya diyor).

* Birincisi biz bu adamlarla kesin olarak akrabayız. Uçaktan iner inmez her gördüğüm insana Türklere özgü o el hareketini yaptım. Fransa’da falan buna gülümseyerek karşılık verirler. Helsinki’de üç harfliyi gören herkesten “Ooo”, “Şeym on yu” ya da “Bulşit!!” gibi tepkiler aldım. Akrabamız olmayan hiç kimse genetik olarak bu hareketin manasını bilemez.
* Adamlarda dış mihrak yok. Komşulara bak; sağında Rusya, solunda İsveç, gerisi Baltık Denizi... Bunlar mihrak mı Allah aşkına ya? Oysa tam 66 ülkenin Türkiye üzerinde emelleri olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek. Sınırdan İsveç’e doğru bağırdım, “Sizin emeliniz var mı bunlar üzerinde?” dedim, “Yok abi, somon hakkı için” dediler. Eh, öyle anaokulu gibi ülkede dedem de mutlu olur.
* Finleri provoke etmek için bütün ülkeyi baştan başa bir devenin üstünde ve kafamda da fesle gezdim. Bir kişi laf atsın da cevabımı yapıştırayım diye bekledim. Ama hayır! Uygar uygar gülümsemeler, el sallamalar bilmem ne. Türkiye’de buna denk bir terbiyesizlik yapanı sille tokat döverler. Doğrusu da budur, anlamadığını döveceksin! Muhallebi çocukları, hanım evlatları diye haykırdım. Polis, üzerime panzerden tazyikli su sıkana kadar da devam ettim. Deve sersemleyince ara sokaklara doğru kaçıp izimi kaybettirdim.
* Finlandiya’da mi, -ki, -de, -da gibi ekler bitişik yazılıyor. Dolayısıyla baktığınız her yerde cinnet geçirmek zorunda kalmıyorsunuz! Mesela: “Ollipekka”, “Ne kadarda güzelsiniz, sevişelimmi” demek.
* Nokia diye uluslararası marka yapmışsın. Aferin. Peki yoğurt yapabilmiş misin? Fin lokumu? Susma, söyle! Fin hamamı? H.. Tamam onu yapmışsın! Ama kimden kopya çekmişsin? Buna tanıklık yapabilecek bir milyon insan bulabilirim.
* Finlandiya’da bütün tabelalar inanılmayacak derecede yabancı dilde. Bir tane bile Türkçe tabela yok. İşte dilini korumazsan bütün tabelalar böyle Fince olur. Papatya gibisin dostum, beyaz ve Fince.

Yazının devamı...