Ankara gazeteciliği

Arkadaşımız Namık Durukan’ın, İmralı’da BDP milletvekiliyle Abdullah Öcalan’ın yaptığı görüşmeyle ilgili haberi Milliyet’te manşet olduğu gün bana yöneltilen soru, “Kim sızdırdı” sorusuydu.
Ben, haberin, normal bir gazetecilik faaliyeti sonucu alındığı yanıtını verdim. Meslektaşlarımız tatmin olmayıp, “Yine de kim sızdırdı?” diye ısrar edince de özetle şu yanıtı vermiştim:
“Namık Durukan, 25 yıldır bu alanı izleyen deneyimli bir muhabirimizdir. Selefi niteliğindeki önceki partileri olduğu gibi yıllardır BDP’yi de izler. Namık’ın 25 yıldır izlediği bir alandan haber alması kadar doğal bir şey yoktur.”
Buna rağmen köşe yazarları, yorumcular öyle senaryolar ürettiler ki, hayret etmemek mümkün değildi. Nedense meslektaşlarımızın aklına bu haberin, her muhabirin yapması gereken normal bir gazetecilik faaliyeti sonucu alınmış olabileceği gelmedi.
Sızdırma yoluyla da elbette haber gelir ama bu istisna bir haldir. Yaygın olan, muhabirlerin izledikleri alandan kendi çabalarıyla haber almalarıdır. Namık Durukan’ın yaptığı da budur. Ancak, gazetecilik faaliyeti unutulmuş olmalı ki, her habere, “sızdırılmış”, “verilmiş”, “eline tutuşturulmuş” gözüyle bakılıyor ve hayal ürünü, “sızdırma” senaryoları yazılıyor.
Gerçek ortaya çıkınca da bu senaryolar bir anda çöküyor, senaryo yazarları da açığa düşüyorlar. Tıpkı Namık Durukan’ın muhabirlik çabasıyla aldığı haber üzerine, “sızdırma senaryoları”, “komplo teoriler” yazanlar gibi.
Senaryoları çökenler, sadece Namık Durukan’ın haberinin arkasında, “derin güçler”, “uluslararası organizasyonlar”, “Oslo sabotajları”, “ABD, İsrail, İran, Suriye” arayarak olaya “karanlık güçlerin komplosu” havası verenler olmadı. Aksine, “çaycı teorisi” geliştirenlerin de yanıldıkları anlaşıldı.

Muhabirlik emek ister
Gazetecilik emek ister. Bir muhabir, alanına ne kadar hakimse, o alanda ne kadar geniş bir çevreye sahipse, meslek etiği bakımından ne kadar güvenilir bir ilişki kurabilmişse o kadar çok haber alabilir. Bu nedenle bir muhabir, alanına, ancak yıllarca emek vererek hakim olabilir. Namık Durukan’ın bu habere ulaşması da bu alanda yıllarca titizlikle verdiği emeğin bir ürünüdür.

Sabah toplantıları
Gazete bürolarında her sabah haber toplantıları yapılır. Bu toplantılarda gündemdeki konular ele alınır. Her muhabire elinde haber olup olmadığı, üzerinde çalıştığı bir konu bulunup bulunmadığı sorulur. Muhabirler, varsa ellerindeki haberi veya üzerinde çalıştıkları, haber çıkarabilecekleri konuları masaya getirirler. Bunlar tartışılır. Yeni fikirler ortaya atılır. Kamuoyunun neleri merak ettiği, nelerin haber olabileceği ele alınır.
Sonuçta toplantı o günlerin gündemine göre muhabirlere görevlerin dağıtılmasıyla sonuçlanır.
BDP milletvekillerinin Öcalan’la görüşmelerinden sonra yapılan haber toplantılarında Milliyet’te olduğu gibi diğer gazetelerde de televizyon bürolarında da bu konunun izlenmesi konuşulmuş olmalı.
Acaba Öcalan milletvekillerine ne dedi, milletvekilleri Öcalan’a ne dedi? Bu sorunun, o günün haberi olduğunu meslektaşlarımız herhalde kabul ederler. Milliyet’te de öyle oldu. Bu haberin peşine düşme görevi de o alanı 25 yıldır izleyen biri olarak Namık Durukan’a verildi. Namık Durukan da o alanı izleyen her muhabirin yapması gerekeni yaptı ve sorumlu olduğu alandan bu haberi çıkardı.

Büyük haberler
Milliyet’in iz bırakan büyük haberleri hep bu toplantılardan çıkmıştır. Rahmetli Mehmet Ali Birand’ın Abdullah Öcalan’la Bekaa’da yaptığı ilk röportaj örneklerden biridir. Sadece Türkiye’de değil yabancı basında da büyük ilgi uyandıran Saddam Hüseyin röportajı da öyledir. Bir sabah toplantısında Dış Haberler Şefi Cihan Akerson’un, “neden Saddam Hüseyin’le röportaj denemiyoruz” sorusu üzerine o dönem Ankara Büro İstihbarat Şefi olan Derya Sazak, başına gazeteci şapkasını geçiren Bülent Ecevit’le Bağdat’a gitmiş ve bütün dünyanın merakla izlediği Saddam Hüseyin röportajını gerçekleştirmişti. Kenan Evren’in anılarını yayımlamak da Milliyet’in iz bırakan başarılarından bir diğeriydi.
Keza, ABD’nin Irak’ı işgali öncesinde TBMM tarafından geri çevrilen ünlü 1 Mart tezkeresinin ekini oluşturan Türkiye ile ABD’nin çetin müzakereler sonucunda vardıkları mutabakat metinlerine (Memorandum of Understanding) ulaşmamız da bu haber toplantılarında ortaya atılan bir fikrin ürünüdür. Bu muhabirlik görevini aldıktan sonra ısrarla bu konuyu takip etmiş ve ancak 6 ay sonra belgelere ulaşmıştım. Milliyet’in manşetlerinde yer alan mutabakat belgeleri 1 Mart tezkeresi olayının perde arkasını gözler önüne sermişti.
ABD Başkanı Barack Obama’nın Milliyet’in Washington Temsilcisi Pınar Ersoy’un sorularını yanıtlaması, Namık Durukan’ın Uludere köylüleriyle kaçağa gitmesi, Tolga Şardan’ın Usame bin Ladin’in damadı Süleyman Ebu Geyt’in Ankara’da nasıl yakalandığını anlatan haberi gibi Cilvegözü saldırısını gerçekleştirenlerin fotoğrafı ve Suriye istihbaratı ile bağlantısına ilişkin haberimiz, ABD Büyükelçiliği’ne saldırı düzenleyen intihar bombacısı Ecevit Şanlı’nın elçiliğin camını tıklarken tespit edilmiş fotoğrafı, Önder Yılmaz’ın MHP lideri Devlet Bahçeli’nin MİT’e, “Ben MİT ajanı mıyım?” diye yaptığı başvuru haberi de Milliyet ekolünde yetişmenin ürünleriydi.
Milliyet’in ısrarlı muhabirlik çalışmalarıyla aldığı ve meslek kuruluşları tarafından ödüllendirilen bu haberleriyle ilgili örneklerin tamamı bu köşeye sığmaz.

Çifte kontrol
Bir haberi en az iki kaynaktan kontrol etmek Milliyet’in temel gazetecilik ilkelerinden biridir. Bu ilke Abdi İpekçi’den beri Milliyet’te titizlikle uygulanır. Basında Milliyet’in bir ekol olarak kabul edilmesinin ve “basında güven” sloganıyla anılmasının temel nedeni de budur. Muhabirler stajyerlik dönemlerinden itibaren bu ilkeler ışığında yetiştirilir.
Namık Durukan da bu ekolden yetişmiş bir gazetecidir. Bu nedenle görüşme tutanaklarını alır almaz hemen büroya koşup haberleştirmemiş, önce çifte kontrol ilkesini uygulamıştır. Aldığı tutanakları ikinci bir kaynaktan da doğrulatmış ve ondan sonra haberleştirmiştir.
Olan biten normal bir gazetecilik faaliyetinden ibarettir.

Öymen’den aldığım ders
Meslekteki ilk hocalarım, Mehmet Ali Kışlalı ve Altan Öymen’di. Doğru habere, haber değeri taşıyan belgeye ulaşmanın, önemli röportaj alabilmenin ne denli titiz bir çalışma, çevre, güven ilişkisi ve bilgi birikimi gerektirdiğini onlardan öğrendim. Her iki meslek büyüğümüz de genç gazetecilere ders niteliği taşıyan deneyimlerini aktarırlardı.
Altan Öymen’in atlatma haber konusunda verdiği şu dersi hiç unutmam ve yeri geldiğinde de genç meslektaşlarıma aktarırım:
1- Atladığın habere sakın küsme,
2- Atladığın haberi yalanlatmaya kalkma,
3- Atladığın haberi küçültmeye çalışma,
4- Atladığın haberin peşini bırakma daha büyük habere ulaşabilirsin.