Milliyet’e veda

26 Mayıs 2010

Köşe yazarlığına 1989 yılında yerel bir gazetede başladım. Bu serüven daha sonra Yeni Yüzyıl ile ulusal bir gazeteye taşındı. 10 yıl önce de Milliyet’e geldim. Çocukluğumdan beri her sabah evime Milliyet girer. Annem hâlâ sadece Milliyet okur. Bu nedenle Milliyet’te yazmak benim için muazzam bir mutluluk olmuştur. Böylece annem Ankara’da oturmasına rağmen haftanın en az 3 günü benim resmimi görüp yazımı okurdu. Şimdi buna elveda demek zorundayım.
Çünkü Doğan Yayın Holding’in Yayın İlkeleri var ve ikinci maddesi şöyle diyor; “Gazeteci, mesleki çalışmalarını her türlü çıkar ve nüfuz ilişkisinin dışında tutar, herhangi bir siyasi partide aktif görev almaz.” CHP’nin geçen hafta gerçekleşen 33. Olağan Kurultayı’nda Parti Meclisi’ne seçilmem aktif görev sayıldığından ayrılmam gerekiyor. Bazı gazeteci arkadaşlar benim gazeteci olmadığımı, sadece ekonomist bir bilim adamı olmam nedeniyle köşe yazarlığı yaptığımı belirtse de, kimileri de (herhalde her gün yazdığımı düşünerek) “ayrılmalı” diye yazdılar. Kuşkusuz ben de ayrılmayı daha doğru buluyorum. Siyasetçi mesajını gazete köşesinden vermez.
1991 yılında milletvekili adayı olduğumda üniversitede odamda ağlamıştım. Seçilemedim, döndüm. Sevindim desem yeri olur. Çünkü akademik hayattan ayrılmak beni çok yaralamıştı. Şimdi benzer duygular yaşıyorum. Siyasetçi bir ailede büyüdüm. Hep siyaset yapmak istedim. Üniversitede siyaset bilimi okumaya başladım. Ekonomist olup çıksam da siyaset benim damarlarımda hep dolaştı.
18’imi bitirmeden parti üyesi oldum. İlçe delegeliği ile kurultay delegeliğinden milletvekili önseçimlerine kadar her türlü mücadeleyi yaptım. Benim gibi profesör olup da böylesi taban siyaseti yapana da pek rastlamadım. Ama yukarıya çıkmam hep bir nedenle engellendi. Belki de soyadım ağır geldi. Birçok defa yıldım tövbe ettim. Ama siyasetçinin tövbesi tutmazmış ya, her seferinde de yeminimi bozdum. Mikrop mutlaka bir başka zaman nüksediyor.
Öte yandan köşe yazarlığı da bana hep müthiş bir keyif verdi. Özgürce her gün köşemde yüz binlerce kişiye seslendim. Liderler hariç, siyasetçilerin böylesi bir olanağı olmadığını biliyoruz. Ve her yazımı bitirdiğimde tarif edilemez keyif aldım. Ertesi sabah erkenden, gazeteyi açar açmaz doğrudan yazımı bulup tekrarla okuduğumda bu keyif katmerleşti.
Açık yüreklilikle ifade edeyim ki, Doğan Yayın Holding’in bu ilkesi yerine YÖK’ün böyle bir kuralı olsaydı daha az sarsılırdım. Ama veda zamanı geldi. Beni bundan sonra Milliyet’te okuma fırsatınız olmayacak. Benim de Milliyet aracılığıyla sizlere ulaşma ve fikirlerimi aktarma olanağım olmayacak. Hem Milliyet’i, hem de sizleri gerçekten çok özleyeceğim.
Milliyet tabii her gün evime girmeye devam edecek. Ama artık annem her sabah benim resmimi görüp, yazımı okuyamayacak.

Yazının devamı...

Kılıçdaroğlu’yla CHP’nin iktidar koşusu

24 Mayıs 2010

33. Olağan Kurultay çok özel bir kurultay oldu. Karizmatik Genel Başkan Deniz Baykal çekildi. Yerine sade bir insan olan Kılıçdaroğlu geldi. Delegeler ilk defa kamuoyuna direnemedi ve yeni bir lider büyük bir coşku ile seçildi. Bu arada partinin güçlü ismi olan Genel Sekreter Sav’ın hamlesi tabii anahtar rolü oynadı. Ancak eğer Baykal çekilmeseydi yahut da Sav destek vermeseydi, liderlik değişimi asla olamazdı. Bu son derece önemli bir gerçektir. Sav, parti içinde önemli bir yörüngedir.
Neden? Çünkü parti içi demokrasi yoktu. CHP’de delegelerin büyük kısmının genel merkezden beklentisi olduğundan kamuoyuna duyarlı davranamıyordu. Milletvekili seçim sıralamasından tutun da, belediye başkanlığı adaylığının belirlenmesine dek her şey Ankara’nın elindeydi. Önceki günkü kurultay konuşmasında Genel Başkan Kılıçdaroğlu artık parti içinde demokrasi sağlanacağı müjdesini verdi. Bu CHP’de bir devrim demek oluyor.

Söylem değişimi
Kılıçdaroğlu önceki günkü kurultay konuşmasını yoksulluk ve işsizlik üzerine dayadı. Bu da çok önemliydi. Öteden beri bunu kendisiyle paylaşıyordum. CHP artık rejimden çok, geçimle ilgilenecek. Bunu 70’li yılların CHP’sine yahut Ecevit’e öykünme olarak eleştirenler olabilir. Ancak sol bir parti başka neye öykünebilir ki?
Bunu kuru popülizm olarak da eleştirenler olacaktır. Oysa her sosyal politika öneren solcu lidere bu yafta yapıştırılırsa, sosyal demokrasinin özüne haksızlık edilmiş olur. Batı’da sosyal demokrat liderlerin tümü popülist hale gelir.
Fakat CHP’de sorunlar sadece söylem, lider ve parti içi demokrasiden ibaret olmamıştır. Uzun yıllardır ekip çalışmasından uzaklaşılmıştır. Baykal Ortanın Solu hareketi içinden sivrilmişti, ama o dönemden bu yana ekip çalışması değil, lider odaklanması süregelmiştir. Sol partilerde, özellikle dönüşümü yahut değişimi amaçlayan partilerde ekip yahut mutfak çalışması son derece önemlidir.

Yazının devamı...

CHP, orta sınıflar ve sol

19 Mayıs 2010

Geçen hafta Taha Akyol CHP’nin duruşunu sorgulayan bir yazı yayımladı. Eleştirileri iki noktaya dayanıyordu. Birincisi, CHP’nin Türkiye’deki toplumsal değişimi iyi okuyamaması. Diğeri de CHP’nin kendini cumhuriyetin kuruluşuna odaklayarak bir türlü çağdaş bir sosyal demokrat partiye dönüşememesi. Acaba bu Kılıçdaroğlu ile başarılabilir mi?
Kabul etmek gerekir ki, Türkiye’de ciddi bir işçi hareketi oluşmamıştır. Buna bağlı olarak ciddi bir işçi partisi de gelişememiştir. CHP ise böylesi bir yapıdan değil, yeni ulus devletin siyasal örgütü olmaktan gelmiştir. Birçok yeni ulus devlette de bu tür partiler vardır. İşte bu özellik CHP’yi batıdaki sol partilerden farklılaştırmakta, eleştiriler de bundan kaynaklanmaktadır.
Aslına bakarsanız Fransa’daki Sosyalist Parti de orta sınıfların ve aydınların sahiplendiği bir siyasal örgüttür. CHP’nin böylesi bir yapıdan uzaklaştığı tek dönem ise 1970’li yıllardaki dünyada sol rüzgârların egemen olduğu zamandır. Bir daha da o döneme dönülememiştir.

Orta sınıftan dar gelirlilere
Aslına bakılırsa zaman zaman CHP’de bu orta sınıfın dışına sarkabilme çabaları olmuştur. Ancak bunlar göstermelik düzeyde kalmış ve gerçek bir siyasal dönüşüm bir türlü başarılamamıştır. Asıl sorun da budur; toplumda geçim sıkıntısı çeken kesimlere mevcut politikaların verdiği sıkıntı karşısında CHP umut verememektedir.
Bununla beraber, kırılması zor bir diyalektik bulunmaktadır. Orta kesimlerin yoğun olarak desteklediği bu parti siyasal tabanı göreli olarak daha az geçim sıkıntısı çekmekte, asıl duyarlılığını Batılı kültür ve çağdaş yaşam tarzına odaklamaktadır. Bu da CHP’yi bağlamakta ve iş-aş eksenine dayalı bir parti olmaktan alıkoymaktadır.

Yazının devamı...

Hangi liberalizm?

17 Mayıs 2010

Dostum Taha Akyol geçen hafta doğrudan beni ilgilendiren iki yazı yazdı. Biri Yunanistan’da gelişen olaylarla ilgili, diğeri de CHP’yle. Her ikisini de değerlendireceğim. Birincisinden başlayayım.
Yunanistan’da halk ayaklandı desek yeri var. Ortaya çıkan büyük kamu borcu ile dış borcun azaltılması için halkın daha az tüketmesi (yahut zorla devletin daha fazla tasarruf yapması) gerekiyor. Halk da daha düşük bir refah düzeyine razı olmayıp direniyor. Alışmış kudurmuştan beterdir ya. İsyan ediyor.
Böylesi bir durumda muzdarip olan toplumsal kesimlerin tepki gösterememesi demokratik sayılamaz. Aksi halde özgürlükler kısıtlanmış olur. O nedenle bu gelişmeleri doğal bulmak gerekir. Tek sıkıntı işin boyutunun anarşizme kaymasıdır.

Çıkar çatışması gereği
Kapitalist sistemde demokratik rejim çeşitli sosyal sınıfların farklı ekonomik çıkar çatışmalarının siyasete yansımasına elverir. Eğer bu olmaz, sadece sermaye kesimini tatmin eden bir rejim getirilirse (veya böylesi bir anlayış egemen kılınırsa) Türkiye’de olduğu gibi gelir dağılımı çok bozulur. İşte bu nedenle Yunanistan’da gelişen tepkileri takdir ettik.
Ama ne yazık ki, bizde (ve kimi başka ülkelerde de) liberaller kişisel özgürlükleri savunurken, emek kesiminin demokratik tepkilerine anlayış göstermez. Özgürlük sadece girişim ve inanç özgürlüğü olarak algılanır. Ekonomik refah artışının siyasal mücadelesi ya gözardı edilir ya da sadece bir yanılsamanın peşindeki nümayişçiler olarak algılanır. Bu yanılsama da olmayan bir kaynak yahut ekonomik dengeleri sarsacak bir ekonomik talep olarak açıklanır. Hiç acaba denmez.

Yazının devamı...

İlk 3 ay için büyüme tahmini

14 Mayıs 2010

Bu hafta başında bir televizyon kanalında eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez ile programda sanayi üretim verileri üzerinden ilk 3 ayın büyüme oranını tahmin etmeye çalıştık. Ben yüzde 10-12 arası beklediğimi, o da yüzde 15’e yakın bir düzey beklediğini açıkladı. Eğilmez bu tahminini baz etkisine dayıyor. Geçen yıl ilk 3 ayda sanayi verileri yüzde 21 kadar daralmış, milli gelir de buna dayalı olarak yüzde 14’e yakın bir düzeyde küçülme göstermişti. Gelin tartışalım.
Mart ayında toplam sanayi üretim endeksi bir önceki yıla göre yüzde 21.1 artmış. Bu ocakta yüzde 12.1, şubatta ise yüzde 18’di. Demek ki, ortalama yüzde 17 kadar bir artış var. Yani ilk 3 ayda geçen yıl kaybettiğimiz üretim düzeyini yakalamış olamayacağız ve artış yükselişten düşük oranda olacak.

Telafi bile olmuyor
Açalım. Bu artış temel olarak dayanıklı tüketim malı imalatından değil, dayanıksız tüketim malı imalatı ya da ağırlıklı olarak ara malı imalatındaki artıştan kaynaklanıyor. Sermaye malı imalatında da artış hızı yüksek görünüyor. Nitekim ocak-mart döneminde sermaye malı ithalatı yüzde 23.9 artmış. (Fakat hatırlatalım; 2009 Mart’ında aynı kalem bir önceki yıla göre yüzde 40 daralmıştı!)
Gıda kesiminde geçen yıla göre yüzde 10 düzeyinde bir artış var. Bu da baz etkisinden kaynaklanıyor ve geçmiş üretim düzeyini bile yakalamıyor. Tekstil ve giyimdeki artış ise tekstil biraz daha yüksek olmak üzere, pozitif... Ana metal sanayiinde mart ayında ilk defa pozitif bir artış var. Elektrikli ev aletleri ile otomotivde ise olağanüstü üretim artışları gözleniyor.
İlk 3 ayda tarımın önemi yok. Zaten hasat mevsimi değil. İnşaat için de öyle. Ticaret ise sanayiye göre geride. Çünkü imalat sanayiinde üretimin bir kısmı eriyen stoklar için yapılıyor. Demek ki, sanayi üretim verisi için çıkan sonuç milli gelirden daha yüksek olması gerekiyor. Yüzde 15’i de o nedenle biraz abartılı bulduk.

Yazının devamı...

Krizde Yunanlıların bizden farkı

12 Mayıs 2010

Geçen haftanın en önemli ekonomik olayı kuşkusuz Yunanistan’daki sosyal gerilimdi. Yunanistan’ın uygulamak istediği mali disiplin ve tasarruf önlemleri çok ciddi bir toplumsal dirençle karşılaştı. Olaylar çıktı. Çok sayıda kişi yaralandı, 3 kişi de öldü.
Benzer önlemleri Türkiye de birkaç defa krizle karşılaşınca almıştı. Oysa Türkiye’de benzer önlemler böylesi olayları neden olmamıştı. Bu konu gerçekten düşünmeye, tartışmaya değer.
Acaba alınan önlemler mi çok sert? Bundan dolayı mı dirençler gözleniyor? Buna bir ölçüde “evet” diyebiliriz. Önlemlerden bir tanesi, KDV oranının yüzde 21’den 23’e yükseltilmesi. Bu yoksul kesimler için hayatı daha da pahalı hale gelecektir.

Lale devri bitti
Kamuda çalışan, 3 bin euro’dan daha düşük maaş alanların Noel ve Paskalya için 13’üncü ve 14’üncü maaşlarının kaldırılarak yerine 1000 euro konması, aylık 2500 euro maaşı geçmeyen emeklilerin de Paskalya ve Noel ödeneklerinin 200 ve 400 euro’ya indirilmesi Yunan memurlarının lale devrinin bittiğini gösteriyor. Ayrıca şimdilik maaşlar donduruldu. Bütün bunlara toplu olarak bakıldığında kamu çalışanlarının refah düzeyinde yüzde 25-30 düzeyinde bir kaybın olacağını görülüyor. Kısacası, krizin yükü büyük ölçüde kamu çalışanlarına biniyor. Hem de sol bir iktidarda.
Acaba Yunan ekonomisinin durumu 2000 yılındaki Türkiye ekonomisinden daha mı kötü? Bunun yanıtı da “hayır”. Örneğin 2001 yılında Türkiye’de bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 16.5’ti. Oysa Yunanistan’da bu oran yüzde 13 bile değil. Fakat iç borçlara baktığımızda durum çok farklı. Türkiye’de 2001 yılında kamunun (AB tanımlı) toplam borçlarının milli gelire oranı yüzde 78’di. Oysa bugün aynı oran Yunanistan’da yüzde 125! Yunanistan 407 milyar dolarla tam bir borç batağında. Borç yiyen kesesinden yer. Ama şimdi hangi keseyle ödenecek? Kese boş.

Yazının devamı...

Çöküş senaryoları

10 Mayıs 2010

Bir süredir Güney Avrupa ülkelerinin borçları nedeniyle euro para biriminin çökeceği tartışılıyor. Biz buna katılmıyoruz. Açıklayalım:
Temel olarak konuşulan 3 ülke var. Portekiz, İspanya ve özellikle de Yunanistan. Geçtiğimiz yıl Portekiz milli gelirinin yüzde 9,3’ü, İspanya’nın yüzde 11,4’ü, Yunanistan’ın da yüzde 12,6’sı kadar bütçe açığı verdiği biliniyor. Bunlar yüksek bütçe açıkları ve tabii sorun oluşturuyor. Ancak İngiltere’nin 90 milyar sterlinlik bütçe açığı da milli gelirinin yüzde 12’si ediyor. Fransa’nın da 145 milyar euro’luk bütçe açığı milli gelirinin yüzde 7,5’i ediyor. Demek ki, aynı oranda bütçe açığı veren daha büyük Avrupa ekonomileri var. Ama onların sözü edilmiyor.
Portekiz’in kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 75, İspanya’nın yüzde 59, Yunanistan’ın da yüzde 125 (406 milyar euro). Yani diğerleri Yunanistan kadar sorunlu değil. Kısacası, piyasadaki bulaşma endişesi biraz abartılı.

Yunanistan euro’yu çökertmez
Gelelim ikinci konuya. Bu borçlar euro’yu sarsar mı? Portekiz, İspanya ve Yunanistan’ın borcu 1 trilyon 14 milyar dolar. Bu rakam ilk bakışta dehşete sürükleyebilir. Ama Japonya’nın da borcu 9,4 trilyon dolar (milli gelirinin yüzde 192’si). O borç Japon yeni’ni sarsmıyor. Yahut euro bölgesinden bir örnek verirsek İtalya’nın kamu borcu da 3 trilyon dolar; milli gelirinin yüzde 115’i. O da yıllardır euro’yu sarsmıyor. Almanya’nın 2,8 trilyon dolar, Fransa’nın 2,3 trilyon dolar. İngiltere’nin kamu borcu da 1,4 trilyon dolar. O da sterlin’i yıkmıyor. Demek ki, ortada bir abartılı endişe var: Yunanistan’ın borcu euro’yu sarsacak boyutta değil. Adı geçen 3 ülkenin toplam borcu diğer AB ülkelerinin toplam kamu borcunun onda biri etmiyor!
Sorun şurada: Yunan ekonomisinin içinde bulunduğu konumdan çıkması için yardım AB ülkelerinden çok geç geldi ve bu arada moraller bozuldu. Gerçi bu gergin bekleyiş sürecinde Yunanistan belli önlemler almaya mecbur kaldı. Hızlı hareket edilseydi, bu önlemler alınmayabilirdi.

Yazının devamı...

Sanat rekorları

7 Mayıs 2010

İspanyol ressam Pablo Picasso’nun 1932’de yaptığı “Çıplak Kadın, Yeşil Yapraklar ve Büst” adlı tablosu Christie’s Müzayede Evi’nin New York’ta düzenlediği açık artırmada 106 milyon dolara satılmış. Böylece Giacometti’nin Yürüyen Adam heykelinin rekoru da kırılmış oldu. 20. yüzyılın en büyük heykeltıraşlarından sayılan Alberto Giacometti iki ay önce Londra’da Sotheby’s mezadında “L’Homme qui Marche I” (Yürüyen Adam I) isimli yapıtı alıcı primiyle beraber 104 milyon doları aşmış ve 2004 yılında satılan Pablo Picasso’nun “Garçon à la Pipe” (Kavallı Oğlan) resmini geçmişti.
Bu fiyatın oluşmasında en büyük etmen arzdı. Çünkü Giacometti’nin piyasaya düşen eser sayısı az. Haliyle fiyatı da uçuyor. Picasso’nun da yeni bir resim yapması olanaksız. Çünkü hayatta değil. Bu nedenle kimi sanatçılar yaşarken eserlerinin fiyatlarının hızlı arttığını görünce, asistan yardımıyla üretimi hızlandırıyor. Bu da ilk aşamada olmasa da, daha sonra mutlaka fiyatı çökertiyor.
Bazı eserler de mezada girmiyor. Jackson Pollock’a o özel seri için doğrudan 140 milyon dolar verilmişti. Bu, Vincent Van Gogh’un 1990 yılında mezatta “Portrait du Docteur Gachet” isimli eserine bugünkü fiyatlarla (enflasyon payı da katılmasıyla) ödenen 135.5 milyon dolardan da fazlaydı. Dikkat edilirse, yukarıdaki tablodaki rekorların neredeyse hepsi 2000 yılı sonrası oluşmuş. Bu küresel likiditenin çok yüksek olduğu ve gelirlerden çok servetlerin hızla katlandığı bir döneme işaret ediyor.
2000 yılından bu yana dünyada modern sanat eserlerinin fiyatlarında ciddi bir artış gözleniyordu. 2008 yılına gelindiğinde küresel sanat fiyatı endeksi tam 3 kat artmıştı. Küresel krizle birlikte yüzde 50 oranında değer yetirildi. Ancak bu genel bir durum. Bazı sanatçıların resimlerindeki fiyat artışı sürdü. Öte yandan, sanat piyasasında fiyatlar tüm dünyada simetrik olarak artmadı. Küresel kriz öncesinde en büyük artışlar Londra ve New York piyasasında oluştu ve en büyük çöküşler de orada yaşandı. New York’ta 2005 öncesi fiyatlara gelindi, Londra’da da 2004 öncesine. Şimdi bu yıl yavaş bir toparlanma gözleniyor.

Sanat fiyatları (1991=100)
Son zamanlarda Türkiye’de de sanat fiyatlarının aşırı yükseldiği hakkında yaygın bir kanı var. Özellikle modern resimde bir balon oluşmuş görünüyor. Biz de aynı görüşteyiz. Çünkü çok az sayıda Türk sanatçısı uluslararası şöhrete sahip, fakat birçok eserin fiyatı oradaki şöhretli sanatçıların fiyatlarına yaklaşır oldu. Gerçi bu kısmi bir balon. Belli sanatçıların resimlerinin fiyatları aşırı şişse de zamanla oturacaktır.

Yazının devamı...