SİYASİ POLEMİK VE RUH HALİMİZ

SİYASİ POLEMİK VE RUH HALİMİZ'Bir bilgi, sizin bakış açınıza karşı olduğunda o bilgideki yanlışları görmek kolaydır. Ancak bilgi önceden kabul ettiğiniz görüşlerinizi destekliyorsa, bu bilgiye dair yalanları göstermek çok daha zordur.'

Madem “mazbata tartışması” bitti. O zaman rahatlıkla yazalım…

Türkiye’de siyasal ve toplumsal “kamplaşma” yeni bir şey değil. Hemen her dönemde vardı. Ve bu çatışmacı ortamdan beslenenler, daima kamuoyunun medyaya tepki göstermesinin de haksız sebeplerini yarattılar.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu seçimlerden hemen sonra böyle bir yanlışa imza attı ve geçirdiği “demokrat” kimliğine rağmen kendisine yer verilmediği gerekçesiyle bazı medya gruplarına karşı tehditkâr bir dil kullandı:

“İsim veriyorum; NTV’yi Şahenk ailesini, Habertürk’ü, Ciner ailesini, CNN Türk’ü, Demirören ailesini takip ediyorum… Ailelerine ve geçmişten bugüne iş dünyasına yaptıkları katkılardan dolayı kendilerini uyarmayı kendime hak gördüğüm için uyarıyorum. Gün gelir isimlerini anmaktan bile vazgeçerim…”

Demirören medya grubunda yer alan yayın organlarının seçim süresince bir toplumun değişim ve dönüşümde önemli rol oynayan yerel yönetim politikalarını bütün partilere eşit mesafede durarak sayfalarına taşıyıp taşımadığına elbette okurları/izleyicileri karar verecektir.

Milliyet için konuşursak, bir okurun haber “beklentisi”, olması gereken, son derece anlaşılır bir durum. Ancak bir meselenin tarafı haline gelen ya da kendi “alışkanlıklarına” ve “düşüncelerine” en uygun mecrayı seçen okurların; doğru olmadığı açıkça belli olan yalan ve çarpıtma söylemlerle doğrudan medyayı hedef almaya yönlendirilmesi kabul edilir gibi değil. Ne yazık ki Adorno’dan alıntı yaparsak, “Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi.”

Sadece medyayı değil, medyada okur- izleyici haber alışkanlıklarını, gerçek ve yalan habere yönelik tepkilerini ve ilişkisini ortaya koyan çok sayıda araştırma söz konusu.

Columbia Üniversitesi’nin iki yıl önce yaptığı bir araştırmaya bakalım. Ne diyor? Medyayı dijitalden takip eden okurlar, günde yaklaşık altı saatini dijital medyaya ayırıyor ama aslında okumuyor; tıklıyor, siliyor, yorum yapıyor ama yeterince bilgilenmiyor. Öyle ki; sosyal medya mesajlarının neredeyse yüzde 60’ı içeriğine dahi bakılmadan sadece paylaşılıyor.

Bir başka araştırma Pew Araştırma Merkezi’nden… Bu araştırmaya göre de her dört okurdan biri bilmeden çevrimiçi ortamda yalan haber paylaştıklarını kabul ediyor. Söz konusu araştırmaya katkı sağlayan editörlerden biri şöyle diyor: “Bir haber (bilgi) sizi öfkelendiriyorsa, muhtemelen bu amaçla tasarlanmıştır. Şu veya bu nedenle yönlendirildiğinize dair bir işarettir.” Medya araştırmalarıyla bilinen Sarah Murphy de benzer bir yaklaşıma sahip: “Bir bilgi, sizin bakış açınıza karşı olduğunda o bilgideki yanlışları görmek kolaydır. Ancak bilgi önceden kabul ettiğiniz görüşlerinizi destekliyorsa, bu bilgiye dair yalanları göstermek çok daha zordur.”

Sabancı Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre de; Türkiye’de toplumun yüzde 20’si her gün, yüzde 16’sı haftada 3-4 kere gazete okuyor. Yüzde 61’i her gün, yüzde 17’si haftada 3-4 kez televizyondan siyasi haber izliyor. Yüzde 22’si her gün, yüzde 12’si de haftada 3-4 kez veya daha fazla internetten siyasi haberleri takip ediyor.

Bu verilere rağmen kamuoyunun medya eleştirilerini, siyasi manipülasyonlara alet etmek oldukça düşündürücüdür. Çünkü medyayı suçlamak, medya patronlarını ve çalışanlarını hedef göstermek ve kamuoyunu medyaya karşı kışkırtmak siyasi ve toplumsal ahlak açısından özellikle demokrasilerde olmaması gereken bir duruma işaret eder.

Enformasyonun altın çağını yaşıyoruz. Polemik yaratarak toplumsal ayrışmalara zemin hazırlamak medyanın görevi değil.

Bizler okurlarımızın yanlış, eksik veya yetersiz bulduğu her haberimiz, üslubuna uygun her eleştiri için özür dilemeye hazırız. Ama aynı özrü biz de bekliyoruz. Yeter ki demokratik toplumlara yakışan bir bakış açısıyla sorunlara yaklaşabilelim…